KURBAN
Kurban : Takvâ Merkezli Pedagojik Bir Ritüel
Giriş
Kurban, çoğu zaman yalnızca “hayvan kesme” fiiline indirgenmektedir. Oysa Kur’ânî bağlamda kurbanın özü, kesmekten önce yaklaşmak, yakınlaşmaktır. Nitekim “kurban” kelimesinin kökü olan قرب = k-r-b, yakınlık anlamına gelir. Bu nedenle kurban, insanın Rabbine ne kadar yakın olduğunu gösteren ontolojik bir imtihan ve ibâdettir.
Kurbanın merkezinde et ve kan değil; teslimiyet, vazgeçiş ve takvâ vardır : “Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; O’na ulaşan yalnızca takvânızdır.” (Hac 22/37)
Bu âyet, kurbanın maddî değil, yöneliş/takvâ merkezli bir ibâdet olduğunu gösterir. Çünkü Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O hâlde kurban, Allah’ın ihtiyacını değil; insanın âidiyet ilişkisini veya takvâsını açığa çıkarır.
1. İlk Kurban : Hâbil ve Kâbil
İlk kurban, Âdem’in iki oğlu olan Hâbil ve Kâbil ile başladı. İkisi de kurban sundu; birinin kurbanı kabul edildi, diğerininki edilmedi. (Mâide 5/27)
Buradaki temel mesele, yalnızca “bir şey vermek” değildir; asıl mesele, nasıl ve hangi bilinçle verildiğidir.
Bakara 2/267’nin ruhu burada belirleyicidir : “Kendinizin göz yummadan almayacağı kötü şeyleri Allah’a vermeye kalkışmayın.”
Hâbil’in tavrı şuydu : “Bana verilen her şey zaten Rabbimindir.” Bu yüzden en güzelini veririm.
Kâbil’in tavrı ise şöyle okunabilir : “Mal benimdir. İyisi bana, kötüsü Rabbime.”
Böylece kurban, insanın Rabbini nasıl gördüğünü açığa çıkaran bir aynaya dönüştü.
Çünkü insan, Allah’a doğrudan bir şey veremez. Rabbin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Bu nedenle Allah’a verilen şey, muhtaca yönelir.
Dolayısıyla kurbanın ve infâkın temel ahlâkı şudur : Fakire, Rabbinize verir gibi verin; onu/fakiri aşağılayarak, ona üstten bakarak ve onda minnet üreterek değil. Çünkü muhtaca karşı kurulan ilişki, insanın Rabbiyle kurduğu ilişkinin bireysel/psikolojik ve toplumsal/sosyal tezahürüdür.
2. İnfâk : Sahiplik Vehminin Eğitimi
İnfâk, sadece ekonomik paylaşım değildir. O, insanın mülkiyet anlayışını dönüştüren bir eğitimdir.
İnsan başlangıçta, “bu benim malım.” der.
Vahiy ise, “bu sana emanet edildi.” der.
Bu yüzden infâk, mal eksiltmek değil; sahiplik vehmini azaltmaktır.
İnfâk ede ede insan :
• Cimriliğinin merkezini çözer,
• Benim iddiasını törpüler,
• Mal ile benlik arasındaki bağı gevşetir,
• Paylaşmayı ve âidiyeti öğrenir.
Dolayısıyla infâk, kurbanın hazırlık aşamasıdır.
İnsan doğrudan kurban şuuruna ulaşamaz. Önce vermeyi öğrenmesi gerekir.
Bu yüzden Kur’ân : “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe birre ulaşamazsınız.” (Âl-i İmrân 3/92) buyurur. Bakara 177 de birrden söz eder ve âyet, takvâ ile biter.
Mesele miktar meselesi değil, bağdır.
İnsan neyi veremiyorsa, çoğu zaman onun tarafından (tutuklu) tutuluyordur.
3. Kurban : İnfâkın Zirvesi
Kurban, infâkın dramatize edilmiş hâli değil; zirvesidir.
Çünkü kurban, sıradan bir verme eylemi değildir. O, insanın yıllar süren bir teslimiyet terbiyesi sonunda ulaştığı yoğun bir vazgeçiş mertebesidir.
İnfâk ile insanın eli açılır; kurban ile kalbi çözülür.
İnfâkta insan malından verir; kurbanda ise, gerektiğinde en kıymetlisinden vazgeçmeyi öğrenir.
Bu nedenle kurban, sadece ekonomik değil; ontolojik bir ibâdettir.
Modern insan, işaretlerin/sembollerin ve nesnelerin çılgınca çoğaldığı, buna mukabil Merkezin görünmez hâle geldiği bir kısırdöngü evreninde yaşamaktadır. Kâinat kitabını oluşturan her bir cümle (= her bir şey ve kişi), hem kendi maddesel sınırlarını (= kendinde şeyi) hem de kendi dışındaki mutlak hakikati (= şeylerin âyet boyutunu) gösterir. Modern bilim ve rasyonel akıl, parmağın anatomisine o kadar hayran kalmıştır ki, parmağın işaret ettiğini ıskalamaktadır. Kurban ise, insanın bu yatay körlükten kurtulup, Merkez’le arasındaki mesafeyi kapatma = yakın kılma (= kurbiyet) eylemidir.
Ancak bu yakınlaşma, anlık bir sıçrama değil; insanlık tarihiyle başlayan ve kulun kendi ömründe ilmek ilmek örülen dikey bir pedagojidir.
3.1. Ön Şart : İnfâk (Eksilterek Çoğalmak)
Kurbanın ilk tarihsel düğüm noktası Hâbil ve Kâbil’in ilk kurbanıdır, dedik. Hâbil en iyisini, en diri olanını seçip sunarken; Kâbil gözden çıkardığını, döküntüsünü/en kötüsünü vermiştir (Bakara 2/267). Bu ilk kırılma, kurbanın en hayatî yasasını va’zeder : İnfâk, kurbanın ön şartıdır.
İnfâk, insanın mülkiyet illüzyonunu parçalar, kendisinden, mülkünden ve konforundan eksiltebilme kabiliyetidir. Kendi hayatında paranın, konforun, gücün mülkiyetini kalbinde zerre kadar sarsmamış; sadece bedelini ödeyerek bir hayvan satın almış insanın yaptığı eylem “kurban olamaz.”!. Eksiltmeyen, acıtmayan, sarsmayan bir süreçten yakınlık doğmaz. İçeride hiçbir şeyi terk etmeyenin yaptığı, sadece et üreten ve dramatik bir can alma eyleminden ibaret olan sığ bir “boğazlama” eylemidir.
3.2. İbrâhimî Silsile : Çileyle Örülen Kurbiyet/Yakınlık
Sâffât Suresi’ndeki o bıçak, bir ânda ortaya çıkmamıştır. İbrâhim, ömrü boyunca Merkez adına dünyevî olan her şeyi kademe kademe terk etme ta’liminden geçmiştir :
• Ateşe atılırken canını fedâ etmeyi göze almış,
• Sürgüne ve hicrete zorlanırken vatanını ve âidiyetlerini terk etmiş,
• Evlat hasretiyle pişerken, babalık konforunu ıssız bir vadide fedâ etmiştir.
İbrâhim her bir imtihanda Merkez’e biraz daha yaklaşmış, kalbini dünyevî prangalardan temizleye temizleye o son sınıra, evlat imtihanına gelmiştir.
3.3 Sâffât’ın Diyalogları : Ortak Bilincin Teslimiyeti
Sâffât Suresi’ndeki diyaloglar (37/99-107) sindirilmeden, İbrâhim’in kurbanı anlaşılamaz. Çünkü oradaki sahnede sadece tek başına trajik bir yalnızlık yaşayan İbrâhim yoktur; o sahnede kulunu ilmek ilmek eğiten İbrâhîm’in Rabbi de vardır.
İbrâhim, oğluna buyurgan bir baba (otorite) olarak değil, onu dikey bilince ortak eden bir rehberdir : “Yavrucuğum! Rüyada Seni ‘boğazladığımı’ görüyorum. Ne düşünürsün?!.” Oğulun cevabı, korkunun ürettiği bir uysallık değil, aşkın yakınlığın ürettiği hür bir rızadır : “Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap!.”
Her ikisi de teslim olup, İbrâhim oğlunu şakağı üzerine yıkınca (37/103), o bıçağın soğukluğu ve canın çıkışındaki dramatik dehşet, uyuşmuş bilinci uyandıran ontolojik bir şoka dönüşür. Kul içeride o bağı (= evlat mülkiyetini) tamamen terk ettiği ân, dikey yakınlık tamamlanır ve insan hayatı bizzat Rabbi tarafından dokunulmaz kılınarak, ona “büyük bir kurbanlık fidye” (37/107) olarak verilir. Burada fedâ edilen can değil, insanı Merkez’den koparan o sahte mülkiyet bağıdır.
3.4. Zibh ve Nahr : İçsel Teslimiyetten Dışsal Dirence
Bu varoluşsal düzlemde, kesme ve duruş eyleminin iki farklı veçhesi olan zibh ve nahr kavramları arasında sarsıcı bir irade geometrisi kurulur :
• Zibh (İçsel Düğüm) : Kulun kendi iç dünyasında, yalnızlığında, şahdamarı hizasında yaşadığı o dramatik teslimiyet, içteki putları, korkuları ve bağımlılıkları bıçağın altına yatırıp terk edebilme iradesidir.
• Nahr (Dışsal Duruş) : Kevser Suresi’ndeki “Fe salli li Rabbike venhar” (108/2) emri, Müslümanların kurbanlık deve kesecek kadar zengin olmadığı, aksine “soyu kesik” denilerek psikolojik ve ekonomik olarak kuşatıldığı yoklukla ve darlıkla dolu Mekke döneminde inmiştir. Dolayısıyla buradaki nahr, kök anlamıyla “göğüs göğse gelmek, dik durmak, direnmek, yılmamak ve vazgeçmemektir.” Âyet, kuşatma altındaki insana şu ihtarı yapar : “Rabbine yönel, dikey eksenini (= namazını/salâtını) koru ve seni yutmaya çalışan o azgın dünyevî nizamın karşısında göğsünü dik tut; diren, yılma!.”
İşte zibh ile nahr arasındaki sarsılmaz bağ burada düğümlenir : İçeride kendi İsmail’ini (korkularını, konforunu, mülkiyet tutkusunu) zibh edemeyen, dışarıda sahte nizamların karşısında nahr edemez (= dik duramaz); hemen eğilir, uysallaşır ve sistemin içinde erir.
4. Hz. İbrahim’in Kurbanı
Hz. İbrâhim’in kurbanı, kurban ibâdetinin en yüksek örneklerinden biridir.
Buradaki mesele yalnızca bir evlat değildir. Mesele, insanın merkezine yerleşen en güçlü bağlılıktır.
Hz. İbrâhim :
• Yurdundan çıktı,
• Ateşe atıldı,
• Yalnızlaştırıldı,
• Uzun süre evlât bekledi,
• Sonunda evlâdı üzerinden imtihan edildi.
Dolayısıyla Onun kurbanı, bir anda ortaya çıkan bir olay değil; uzun bir kulluk tarihinin zirvesidir.
İşte bu yüzden kurban, “benim olan”ı değil, “beni tutan”ı bırakabilme imtihanıdır.
Kurbanın hakikati burada ortaya çıkar.
Allah bazen insandan malını değil; malı üzerinden kurduğu kimliğini, sevgisini, (sahte) merkezini, bağımlılığını terk etmesini ister.
Bu nedenle kurbanın özü :
• Sahte bağları kesmek,
• Sahiplik vehmini boğazlamak,
• Nefsi ASIL MERKEZ’E bağlamaktır.
5. Kurban Kesmek ve Kurban Olmak
Kurban ibâdetini şu tedrîc içinde okumak mümkündür : İnfâk → Kurban kesmek → Kurban olmak.
Bu sıralama, üç ayrı ibâdet eğil; aynı hakikatin derinleşen mertebeleridir.
a) İnfâk
İnsan burada vermeyi öğrenir. El çözülür. Mal ile kurulan katı ilişki gevşer.
b) Kurban Kesmek
Kurban kesen insan :
• Can taşıyan bir şeyi,
• Kıymet verdiği bir şeyi,
• Allah adına terk eder.
Buradaki kurban, sıradan bir yardım fiili değildir.
O :
• Ölümü,
• Faniliği,
• Hayatın Allah’a ait oluşunu,
• İnsanın mutlak sahip olmadığını hatırlatan pedagojik bir ritüeldir.
Kurban kesmek, insanı “kurban olmaya” hazırlayan somut bir eğitimdir.
c) Kurban Olmak
İnsan artık burada yalnızca kurban sunmaz; kendisi de bir sunuya dönüşür. Bu, öncelikle fiziksel ölüm anlamında değildir.
Asıl anlamı :
• Nefsin merkezin dışına alınması,
• İradenin hakikate teslim olması,
• “Ben” iddiasının çözülmesi,
• İnsanın kendisini Allah’a ait bilmesidir.
Bu aşamada insan, “malım Senindir” sözünden, “ben de Seninim” idrakine yaklaşır.
6. Takvâ ve Kurban
Kur’ân’ın kurbanı takvâ ile ilişkilendirmesi son derece dikkat çekicidir. Çünkü takvâ, yalnızca korku değildir.
Takvâ, âidiyet şuurudur.
İnsan, “ben kendimin değilim” hakikatini fark etmeye başladığında, kurbanın iç anlamı da açılır.
Bu yüzden kurban :
• Gösteri değil,
• Folklor değil,
• Toplumsal alışkanlık değil,
• Yalnızca et dağıtımı da değil; insanın Rabbiyle ilişkisini dönüştüren bir kulluk eğitimidir.
7. Takvâ ve Tesbih
Hacc 22/37’de denildiği gibi : “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır. (= Hizalanma bilincinizdir.)” Et ve kan (dramatik dehşet düzlemi), insanı sarsıp uyandırmak içindir; takvâ (terk etme ve direnç düzlemi) ise, o uyanışla Merkez’e yürümek ve varlığın kozmik uyumuna (tesbihe) katılmaktır.
Kurban; Hâbil’in samimiyetiyle başlayan, İbrahim’in çileli yürüyüşündeki infâkla beslenen, bıçak sırtındaki zibh tecrübesiyle bilinci uyandıran ve en nihâyetinde dünyaya karşı bir nahr (direniş) duruşuna dönüşen o büyük dikey köprüdür.
Sonuç
Kurbanın dışı kesmektir; içi vazgeçiştir. Dışı hayvandır; içi nefistir. Dışı bıçaktır; içi teslimiyettir.
Bu nedenle kurban, yalnızca bir ibâdet değil; insanın âidiyet krizine yapılan çook büyük ve çook önemli bir müdahaledir.
İnsan kurbanla şunu öğrenir : Sahip değilim. Emanetçiyim. Kendim bile bana ait değil.
İşte bu idrak başladığında, kurban artık yalnızca kesilen bir hayvan değil; Rabbe doğru gerçekleşen bir yakınlık hâline gelir.
..
Kurban bayramınız mübarek olsun.
Bu, bu blogdaki 3406. yazı. Bu blog, sizlerin gayreti ile “büyüyecek”. Lütfen buradaki yazıları eş-dost ve arkadaşlarınızla paylaşın.
Yorumlar
Yorum Gönder