AREFE, ARAFAT VE VAKFE
Arefe, Arafat ve Vakfe
Aynı kökün içinden açılan iki eşik; kök : عرف . Bu kök, bilmenin soğuk mesafesinden ziyade, tanımanın sıcak temasına işaret eder. Çünkü علم , bir şeyi bilme; عرف , bir şeyi tanıma, onunla bir tür yakınlık kurma, hatta onun sende bıraktığı izi fark etmektir. Bu yüzden insan çok şeyi bilir ama az şeyi tanır; çünkü bilmek zihnin düzenidir, tanımak ise varlığın içine yerleşen sezginin yoğunluğudur.
Arefe/Arife bu yüzden yalnızca takvimde bir gün (9 Zilhicce) değildir; arefe/arife, bilinen şeyin tanınmaya zorlandığı bir eşiktir ve bu eşikte bilgi artık tek başına yeterli kalmaz. Çünkü bilgi, mesafe ürettir ve insanı kendine ve bilinene yabancı bırakabilir. İnsan bi şey hakkında çok şey bilebilir ama onu tanımamış olabilir. Meselâ ölüm hakkında konuşabilir ama faniliği yaşamamış olabilir, kendini tarif edebilir ama kendine temas etmemiş olabilir ve tam bu yüzden arefe, bilginin sınıra dayandığı yerdir.
Arafat ise bu eşik yoğunluğunun mekâna dönüşmüş hâli gibi açılır. Rasûlün “Hacc Arafat’tır” sözü, haccın özünü hareketten ziyade duruşa, ritüelden ziyade yüzleşmeye bağlar; çünkü Arafat’ta vakfe vardır ve vakfe durmaktır ama bu, sıradan bir durma değil, akışın kesilmesi, kimliklerin gevşemesi, fazlalıkların düşmesi ve insanın kendi varlığıyla baş başa kalmasıdır; orada unvan kalmaz, hız kalmaz, rol kalmaz, yalnızca insan kalır.
Vakfe bu yüzden düşünmenin basit bir formu değildir; çünkü düşünmek her zaman irfana açılmaz ve durmak her zaman idrake dönüşmez; insan hindinin durduğu gibi de durabilir, yani beden durur ama zihin dağınık kalır, sessizlik oluşur ama tanıma gerçekleşmez, hareket kesilir ama yön değişmez; bu yüzden her duruş vakfe değildir, her susuş idrak değildir, her tefekkür irfan değildir.
Arafat’taki duruş/vakfe insanı başka bir şeye zorlar; çünkü orada insan, kalabalığın içinde bireysizleşir, ihramla fazlalıklarından soyunur, bir kefen sadeliğine yaklaşır ve kendi faniliğiyle karşılaşır; bu karşılaşma sadece bir fikir üretmez, bir hâl üretir ve bu hâl insanı bilmekten tanımaya iter çünkü bilmek dışarıda kalabilir ama tanımak, insanı içeriden değiştirir.
Bu yüzden Arafat aynı zamanda mahşer provası gibi görünür; çünkü orada herkes aynı çağrıyla, aynı ânda toplanır, aynı yerde bekler, aynı güneşin altında durur; ve bu sahne insanda teorik bir bilgi değil, varoluşsal bir hissiyat bırakır; insan burada ilk kez “ben gerçekten neyin içindeyim?!” sorusuyla karşılaşır ve bu soru zihinsel bir soru olmaktan çıkar, varoluşsal bir sarsıntıya ve ürpertiye dönüşür.
Tavaf ise bu yapının başka bir yüzüdür; çünkü tavaf hareketi temsil eder ve insan Kâbe’nin etrafında dönerken merkez sorusu, bedenin içine yerleşir; insan kendi etrafında dönmekten çıkar ve bir merkezin etrafında varlığını disipline eder. Buradaki dönüş sadece fiziksel değil kozmiktir; çünkü varlıkta zaten bir deveran/dönüş vardır, atom döner, gezegen döner, zaman döner, insan da bu dönüşe katılır ve böylece merkezsizliğini öğrenir.
Ama dönüş tek başına yeterli değildir, çünkü insan bazen hareketin içinde kendinden kaçabilir ve hızın içinde hakikati kaybedebilir; bu yüzden Arafat hemen yardıma gelir ve dönüşü keser, ritmi durdurur, akışı askıya alır ve insanı kendi varlığıyla yüzleştirir; tavaf insana “merkez sen değilsin” derken, vakfe insana “sen kimsin?!” sorusunu geri verir.
Bu yüzden tavaf ile vakfe bir çelişki değil, aynı gerçeğin iki yüzü gibi çalışır; biri yön verir, diğeri yüzleştirir; biri merkezle bağ kurar, diğeri benliği çözer; biri hareketin tevhîdini, diğeri sükûtun tevhîdini açar.
Ve bütün bu yapıların içinde modern hız ve haz çağının durumu ayrıca belirir; çünkü çağ, insanı sürekli hareket ettirir, sürekli tüketir, sürekli uyarır ve sürekli görünür kılar; böylece insan hareket eder ama kendine varamaz, düşünür ama derinleşemez, bilir ama tanıyamaz ve bu yüzden durmak, bu çağda basit bir eylem değil bir kırılma hâline gelir.
İşte vakfe, bu kırılmadır; çünkü insan bazen hareket ederek değil, durarak iyileşir ve durmak burada boşluk değil, yoğunlaşmadır; ama bu yoğunlaşma da yanlış anlaşılabilir; çünkü her duruş vakfe değildir, her yavaşlık irfan değildir ve insan hindinin durduğu gibi de durabilir; bu yüzden Arafat’ın duruşu sadece fiziksel bir sükûn değil, tanımaya açılan bir bekleyiştir.
Bu bekleyişte ilim irfana dönüşebilir, dönüşmelidir; çünkü ilim sınır çizer, tanımayı mümkün kılar ama mesafeyi korur. İrfan ise tanıdığı şeyi insana iade eder ve insan artık bilgiyi taşımaz, bilgi insanı taşımaya başlar; bu dönüşümün adı Arafat’tır. Çünkü عرف kökü burada sadece bilmek değil, tanımak, aşinâ olmak, hakikatin izini seçebilme anlamına açılır.
Bu yüzden arefe, Arafat ve vakfe birlikte düşünüldüğünde tek bir hat oluşur; (bilgi varsa, bu) bilginin insanı tanımaya zorladığı, hareketin duruşla kesildiği, hızın sükûnetle kırıldığı ve insanın kendini ilk kez ciddiyetle tarttığı bir eşik zinciri. Çünkü çağın temel yanılgısı bilmekle yetinmek, oysa insanın derin ihtiyacı tanımaktır ve tanımak ancak duruşla, duruş ise ancak yüzleşmeyle mümkündür. Ve ma’rifetullaha açılan kapı da buradadır. Ma’rifetullah, ma’rifet ve Allah kelimelerinin terkibidir. Ma’rifetin kökü de عرف. Arafat’taki vakfe ve mahşerî duruş, hacıya ma’rifetullah kapısını açmalı; açmıyorsa, başka hiçbir mekân ona bu kapıyı açamaz.
Yorumlar
Yorum Gönder