ZEYD, ZEYNEB VE HZ MUHAMMED (S.A.V.)

Zeyd - Zeyneb - Hz. Muhammed ve Ahzâb 37.

Zeyd bin Hârise, Sahâbî, Hz. Muhammed’in azadlı kölesi ve evlatlığı ile arasındaki ilişkiyi sadece “köle-efendi” veya “evlatlık-baba” düzleminde okumak eksik olur. Burada çok daha derin bir dönüşüm vardır : Câhiliye toplumunun insan, soy, âidiyet ve şeref anlayışının yeniden kurulması.

Zeyd’in hikâyesi, aslında İslâm’ın “insanı yeniden tarif etme” hikâyesidir.

Zeyd, çocuk yaşta kaçırılıp satılıyor. Sonra Hatice bint Hüveylid, Hz. Muhammed’in eşi tarafından satın alınıp Hz. Muhammed’e hediye ediliyor. Fakat burada kritik nokta şudur : Hz. Muhammed onu yalnızca “iyi davranılan bir köle” olarak tutmuyor; özgürlüğünü teklif ediyor. Rivayetlerde babası ve amcası gelip onu geri almak istediklerinde, seçim Zeyd’e bırakılıyor. Zeyd ise özgürlüğü ve kabilesini değil, Hz. Muhammed’in yanında kalmayı tercih ediyor.

Bu tercih çok çarpıcıdır.

Çünkü mesele ekonomik değildir. Bir “ahlâk ve emniyet merkezi” bulma meselesidir. Zeyd, Hz. Muhammed’de câhiliye Arabının alışık olmadığı bir emniyet görüyor.

Bu yüzden Hz. Muhammed onu evlat ediniyor ve insanlar ona bir dönem “Zeyd bin Muhammed” diyorlar. Tam da burada İslâm’ın çok kritik müdahalesi geliyor : Ahzâb 37 ve devamındaki âyetler, sadece kişisel bir evlilik meselesi değildir; doğrudan toplumun soy, nesep ve hukuk anlayışını yeniden düzenler.

Kur’ân, evlatlığın öz oğul gibi kabul edilmesini kaldırıyor. Çünkü :

• Nesep hakikati korunmalı,

• Biyolojik bağ ile hukukî bağ karıştırılmamalı,

• Toplumsal roller hakikat zeminine oturmalı.

Bu yüzden Hz. Muhammed ile Zeyneb binti Cahş’ın, Zeyd bin Hârise’nin eski eşinin evliliği, bireysel bir arzunun değil; çok ağır bir toplumsal dönüşümün taşıyıcısı oluyor.

Kur’ân bunu açıkça söyler : “Zeyd o kadınla ilişiğini kesince, biz onu Sana nikâhladık ki evlatlıklarının eşleriyle ilgili mü'minlere bir güçlük olmasın…”

Buradaki merkez şahıs, Hz. Muhammed’dir; fakat merkezde Onun “kişisel hayatı” değil, risâlet yükü vardır.

Çünkü toplumun en ağır tabularından biri, bizzat Peygamber’in hayatı üzerinden kırılıyor. Başkası yapsa kabul edilmeyecek bir dönüşüm, vahyin kontrolünde doğrudan Peygamber’in hayatında uygulanıyor.

Bu yüzden Ahzâb sûresi serttir. Çünkü Peygamber’in “özel hayatı” üzerinden aslında yeni bir medeniyet hukuku kuruluyor.

Fakat tam burada çok önemli bir başka boyut daha vardır : Hz. Muhammed ile Zeyneb evliliği, daha o günlerde ciddi dedikoduların ve istismarların konusu olmuştur.

Çünkü toplum, meseleyi vahyin kurduğu yeni hukuk açısından değil; eski câhiliye refleksleriyle okuyordu.

Evlatlık, fiilen öz evlat gibi görüldüğü için, bu evlilik birçok insan (bazı sahâbîler de dahil) tarafından yadırgandı. Münafık çevreler ve İslâm’a mesafeli duran bazı kesimler de bunu Peygamber’i yıpratmak için kullanmaya çalıştılar.

Oysa Kur’ân’ın özellikle Ahzâb sûresinde gösterdiği şey şudur : Burada şahsî bir arzu değil; ağır bir risâlet yükü vardır.

Zaten âyetlerin tonu da bunu gösterir. Çünkü vahiy, yalnızca bir hüküm bildirmiyor; aynı zamanda oluşan toplumsal gerilimi de yönetiyor.

Bu yüzden Hz. Muhammed’in hayatı burada sıradan bir insanın özel hayatı gibi değildir. Risâlet, bazen en ağır toplumsal dönüşümleri doğrudan Peygamber’in hayatı üzerinden gerçekleştirir.

Dolayısıyla Ahzâb 37 etrafındaki tartışmalar, sadece tarihî bir evlilik tartışması değildir; nesep, hukuk, toplum ve vahiy ilişkisi etrafındaki büyük dönüşüm sancısının bir parçasıdır.

Zeyd’in büyüklüğü de burada ortaya çıkıyor.

Düşünün Zeyd :

• Kölelikten geliyor.

• Azad ediliyor.

• Evlat ediniliyor.

• Peygamber’in en yakın halkasına giriyor.

• İlk Müslümanlardan oluyor.

• Bedir, Uhud, Hendek’te savaşıyor.

• Tâif’te taşlanan Hz. Muhammed’in yanında bedenini siper ederek Onu koruyor.

• Ordu komutanlığı yapıyor.

• Ve Mûte’de sancak elinde şehîd düşüyor.

Üstelik Kur’ân’da adı açık geçen tek sahâbî oluyor.

Bu son derece dikkat çekicidir.

Çünkü Kur’ân genelde şahıs isimlerini azaltır; tipolojileri öne çıkarır. Ama Zeyd’in adı Kur’an’da doğrudan geçer. Bunun hikmetlerinden biri şu olabilir : Evlatlık meselesi soyut bırakılmıyor; somut tarih içinde çözülüyor.

Yani bu hüküm gerçek bir insanın, son Peygamber’in hayatında uygulanmıştır.

Ayrıca Zeyd ile Hz. Muhammed ilişkisi sadece hukukî değil, duygusal olarak da çok derindir.

Peygamber’in onu sevdiği çok açıktır. Hatta rivayetlerde “Habîbu Rasûlillah” (Allah Rasûlü’nün sevdiği kişi) diye anıldığı olur. Zeyd’in oğlu Üsâme bin Zeyd için de aynı sevgi devam eder.

Fakat bu ilişkinin en çarpıcı sahnelerinden biri Tâif’tir.

Tâif yolculuğu :

• Siyasî olarak başarısız,

• Toplumsal olarak aşağılayıcı,

• Fiziksel olarak yıkıcı,

• Duygusal olarak son derece ağır bir yolculuktur.

Üstelik hemen öncesinde Hz. Muhammed’in eşi Hatice binti Hüveylid vefat etmiş,

Ardından Hz. Muhammed’in amcası Ebu Talib kaybedilmiş,

Mekke’de Hz. Muhammed’i himaye edecek adam kalmamıştır.

Yani Peygamber, insanî planda en kırılgan dönemlerinden birindedir.

Ve o ânda yanında duran kişi :

• Ne büyük bir kabile reisi,

• Ne zengin bir tüccar,

• Ne de güçlü bir aristokrattır.

Bir zamanların kölesi olan Zeyd’dir.

Tâif çocuklarının attığı taşlar Peygamber’e gelirken Zeyd araya giriyor, bedenini siper ediyor, kendisi yaralanıyor. Buradaki “koruma”, sadece fiziksel değildir; sadakatin en çıplak biçimidir.

Çünkü Tâif’te ortada :

• Zafer yok,

• Güç yok,

• Ganimet yok,

• Görünür başarı yoktur.

Buna rağmen yanında kalan kişi Zeyd’dir.

Bu yüzden Hz. Muhammed-Zeyd ilişkisi sadece sevgi ilişkisi değil; “felâket ânında terk etmeyen insan” ilişkisidir.

...

Yine burada çok önemli bir kırılma daha vardır : İslâm, kan bağını mutlaklaştırmıyor; fakat tamamen de yok saymıyor.

Kan bağı korunuyor ama değer ölçüsü kana indirgenmiyor.

Zeyd’in hikâyesi tam da bunu gösteriyor : Bir köle, bir evlatlıktan daha yakın olabiliyor. Bir “yabancı”, hakikatte aile olabiliyor. Ama hukuk yine de hakikati esas alıyor.

Dolayısıyla Hz. Muhammed ile Zeyd ilişkisi :

• Merhamet ilişkisi,

• Terbiye ilişkisi,

• Sadâkat ilişkisi,

• Risâletin yükünü paylaşma ilişkisi,

• Ve aynı zamanda vahyin toplumsal dönüşüm için insan hayatını nasıl kullandığının somut örneğidir.

Zeyd, sadece “bir sahâbî” değildir. Peygamber’in yanında, câhiliye toplumundan İslâm toplumuna geçişin yaşayan eşiğidir.

Çünkü Hz. Muhammed ile Zeyd ilişkisi, yalnızca bireysel bir merhamet örneği değil; doğrudan asabiyet düzenine vurulan epistemik ve toplumsal bir darbedir.

Câhiliye toplumunda :

• İnsanın değeri, kabilesiydi,

• Şerefi, soyuydu,

• Koruması, nesebiydi,

• Âidiyeti, kandı.

Zeyd ise :

• Köle kökenli,

• Dışarıdan, yabancı, Yemen’li,

• Kabile/sel gücü olmayan,

• Aristokrat olmayan bir figürdü.

Buna rağmen :

• Peygamber’in en yakın halkasına girdi.

• Komutan oldu.

• Kur’ân’da adı geçti.

• Peygamber’in sevgilisi olarak anıldı; hatta bir dönem “Zeyd bin Muhammed” diye çağrıldı.

Bu, o toplum açısından gerçekten çığır açıcı bir hâdisedir.

Çünkü burada ilk kez insan, soyuyla değil; hakikatiyle değer kazanıyor.

Hz. Muhammed’in ümmet tasavvuru, asabiyeti çözmeye çalışan çok güçlü bir hamle içeriyor/du.

Bu yüzden :

• Bilâl-i Habeşî = Habeş’li ilk Müslüman.

• Selmân-ı Fârisî = Pers’li/İran’lı ilk Müslüman.

• Süheyb er-Rumî = Rum’lu/Bizanslı ilk Müslüman.

• Ebû Zerr = Cündeb bin Cünâbe = Gıfar’lı ilk Müslüman.

• Zeyd = Zeyd bin Hârise = Yemen’li ilk Müslüman.

• Üsâme bin Zeyd = Zeyd bin Hârise’nin oğlu gibi isimlerin merkezîleşmesi tesadüf değildir.

Özellikle Üsâme’nin, genç yaşta Efendimizin vefâtı esnâsında (632’de) büyük sahâbîlerin üzerine Suriye seferine giden orduya komutan tayin edilmesi de aynı damarın devamıdır. Çünkü orada da kabile hiyerarşisi kırılıyor.

Fakat Hz. Peygamber’in vefatından sonra, siyaset büyüdükçe asabiyetin farklı biçimlerde yeniden yükseldiği/nüksettiği görüldü.

• Kabile dengeleri,

• Arap üstünlüğü tartışmaları,

• Mevâlî problemi,

• Hanedanlaşma,

• Soy merkezli meşruiyet, giderek yeniden güç kazandı.

“İmamlar Kureyş’tendir.” rivayeti etrafındaki tarihsel tartışmalar da bu bağlamda önemlidir. Çünkü sonraki süreçte hilâfet ve siyasî meşrûiyet yeniden ciddi ölçüde soy ve kabile eksenine kaydı.

Bu yüzden erken İslâm tarihi, sadece vahyin iniş tarihi değil; aynı zamanda insan tabiatının eski çekim alanlarına geri dönüşün tarihidir.

Ve Zeyd "fenomeni"!, bütün bu tarih içinde şu soruyu sürekli canlı tutar : İslâm’ın kurucu hamlesi gerçekten asabiyeti aşabildi mi; yoksa insanlık tekrar tekrar eski çekim alanına mı döndü?!.

Sizce?!.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP