ADL-İ İLÂHÎ = İLÂHÎ ADÂLET

Adl-i İlâhî, İmkân ve Hesap

“İlâhî adâlet” meselesi, çoğu zaman insanlar arasındaki farklılıklar üzerinden sorgulanır :

• Kimi zengin, kimi fakir;

• Kimi sağlıklı, kimi hasta;

• Kimi güçlü, kimi zayıf;

• Kimi erkek, kimi kadın;

• Kimi güvenli bir toplumda, kimi savaşın içinde doğar.

İlk bakışta bu farklılıklar “eşitsizlik” ve hatta “adâletsizlik” gibi görünebilir. Özellikle dünya hayatı tek ve kapalı gerçeklik olarak okunursa, soru daha da büyür.

Neden herkes aynı şartlarda yaratılmadı?!.

Burada temel mesele, “eşitlik” ile “adâlet” arasındaki farkı doğru kurabilmektir.

İlâhî adâlet, herkese aynı şeyi vermek değildir. Çünkü insanlar ontolojik olarak zaten aynı yaratılmamıştır. Kabiliyetler, yükler, imkânlar, psikolojik yapı, çevre ve tarihsel şartlar farklıdır.

Bu yüzden İlâhî muhasebe :

• İnsanları birbirleriyle kıyaslayarak değil,

• Her insanı kendi imkânı, yükü ve niyeti içinde değerlendirerek işler.

Kur’an’daki temel ilke budur :

لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا

Yani sorumluluk, mutlak eşitliğe değil; “güç yetirebilme”ye, başka bir ifadeyle imkâna bağlıdır.

Dolayısıyla :

• İmkân farklılıkları,

• Otomatik olarak yaşam farklılıkları üretir.

Bu farklılıkların önemli bir tezahürü de cinsiyet farklılığıdır. Kadın-erkek ayrımı biyolojik ve toplumsal düzeyde farklı sorumluluk ve deneyim alanları üretir. Tarih boyunca bu farklar bazen “ataerkillik veya anaerkillik” biçiminde güç hiyerarşilerine dönüştürülmüş; bu da adâlet tartışmalarını sosyal düzleme taşımıştır. İlâhî adâlet perspektifinde ise cinsiyet, üstünlük veya aşağılık değil; farklı imkân ve sorumluluk alanlarının dağılımı olarak değerlendirilir.

Fakat bu farklılıklar, tek başına üstünlük veya aşağılık anlamına gelmez. Zenginlik mutlak değer olmadığı gibi, fakirlik de otomatik mazeret değildir. Güç, bilgi, sağlık, makam, zekâ veya tarihsel avantaj; hepsi imtihanın parçasıdır.

Asıl soru şudur : İnsan, kendisine verileni nerede ve nasıl kullandı?!.

Çünkü hesap :

• “Ne kadar şeye sahip olduğun” üzerinden değil,

• “Sana verilene nasıl karşılık verdiğin” üzerinden görülecektir.

Burada belirleyici olan şey, sadece sonuç değil; insanın sa’yi, yani yönelişi, gayreti ve çabasıdır :

وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَىٰ

“Ve insan, sa’yini görecek.”

İlâhî hesap, sadece neticeye değil; insanın taşıdığı yük içinde hakikate doğru nasıl yöneldiğine de bakar.

Bu bakış açısı, ilk/el insan ile modern insan arasındaki farkı da yeniden yorumlamayı sağlar.

İlk/el insan :

• Daha sınırlı bilgiye,

• Daha yalın bir yaşama,

• Daha dar bir çevreye sahipti.

Modern insan ise :

• Aşırı bilgi,

• Hız,

• Teknoloji,

• Dikkat parçalanması,

• Tüketim kültürü,

• Sürekli manipülasyon,

• Dijital kuşatma içinde yaşamaktadır.

İmtihanın biçimi değişmiştir; fakat özü değişmemiştir.

Her çağda insan :

• Hakikat karşısındaki tavrıyla,

• Niyetiyle,

• İradesini kullanış biçimiyle,

• Kibri veya teslimiyetiyle,

• Merhameti veya zulmüyle imtihan olur.

Bu yüzden İlâhî adâlet açısından belirleyici olan, insanın hangi çağda yaşadığı değil, kendi çağındaki hakikat imkânına nasıl cevap verdiğidir.

Burada önemli olan şey, tarihsel eşitlik değil; hakikat karşısındaki sahiciliktir.

Çağlar değişir. İmtihanın araçları değişir. İnsanın psikolojik ve toplumsal şartları değişir.

Fakat hakikat ile insan arasındaki temel ilişki tamamen ortadan kalkmaz.

İnsan, her çağda :

• Kendini yeterli görme,

• Unutma,

• Azma,

• Hakikati örtme,

• Hevâya tâbi olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Aynı şekilde :

• Yönelme,

• Tövbe,

• Merhamet,

• Sadakat,

• Emâneti taşıma imkânı da her zaman açıktır.

Bu nedenle İlâhî adâlet, mutlak eşitlik değil; her insanı kendi imkânı, yükü ve hakikat karşısındaki cevabı içinde değerlendiren aşkın bir muhasebedir.

Burada “hesap” kavramı merkezî hâle gelir. Çünkü adâlet, kaba bir eşitleme değil; son derece ince, kuşatıcı ve tam bir muhasebedir.

Kur’an’daki :

وَاللّٰهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ

ifadesi genelde, “Allah hesabı çabuk görür” diye çevrilir. Fakat mesele sadece hız değildir. “Hisâb” kelimesinin içinde :

• Ölçü,

• Sayım,

• Değerlendirme,

• Karşılık,

• Muhasebe anlamları da vardır.

Yani İlâhî adâlet :

• İnsanın şartlarını,

• Niyetini,

• Bilgisini,

• İmkânını,

• Psikolojik yükünü,

• Tarihsel bağlamını,

• Yaptığı işi,

• Yapamadığını,

• Niçin yaptığını,

• Niçin yapmadığını birlikte değerlendiren mutlak bir muhasebedir.

İnsan mahkemeleri bunu tam yapamaz. Çünkü insan :

• İç dünyayı bilemez,

• Bütün sebepleri göremez,

• Niyetleri tam okuyamaz,

• Geçmiş etkileri kuşatamaz.

Bu yüzden insan adâleti zorunlu olarak eksiktir.

Fakat İlâhî hisâb :

• Hiçbir şeyi kaçırmayan,

• Hiçbir şeyi karıştırmayan,

• Hiçbir emeği kaybetmeyen,

• Hiçbir zulmü unutmayan bir hesaptır.

Bu nedenle “adl-i İlâhî”, mekanik bir eşitlik değildir. Çok ince bir ölçüdür.

İnsan sadece yaptığı şeylerden değil; elindeki imkân, taşıdığı yük, bildiği hakikat ve niyeti içinde değerlendirilir.

Bu yüzden iki insanın aynı fiili işlemesi bile aynı anlama gelmeyebilir. Çünkü :

• Bilgi düzeyleri,

• İrade alanları,

• Baskıları,

• Niyetleri,

• Farkındalıkları aynı değildir.

İşte “serî’u’l-hisâb” fikri burada derinleşir : İlâhî hesap, sadece sonucu değil; insanı, sonucu doğuran bütün varoluş ağı içinde bilir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP