DİN BİLİNCİ

DİN BİLİNCİ

(Borç, Mülk, Kesb ve Âkıbet Ekseni)

Din bilinci, burada “ritüel bilgi” ya da sadece normatif bir sistem değil; varlığın temel ilişkisini fark etme biçimi olarak ele alınır. Bu ilişki, insanın kendisini “sahip” değil, “tasarruf eden” bir varlık olarak konumlandırmasıyla başlar.

Bu çerçevede din (dîn), aynı zamanda deyn (borç) kökünü taşır. Bu kök, insanın varlık karşısındaki durumunu bir “mülkiyet ilişkisi” değil, bir emanet ve sorumluluk ilişkisi olarak kurar. İnsan, kendisine ait olmayan bir varlık düzeni içinde tasarrufta bulunan bir özne konumundadır. Bu yüzden borç, ekonomik bir yük değil, ontolojik bir farkındalıktır.

Mülk tamamen O’na aittir. Bu durumda insanın “ödemesi gereken bir borç” teknik olarak mümkün değildir; çünkü borç, sahibine geri verilecek bir mülkiyet değil, zaten sahibine ait olanı yanlış sahiplenmeme bilincidir. Dolayısıyla “borç ödemek” ifadesi, fiilî bir işlemden çok bir yöneliş değişimini ifade eder : insanın sahiplik iddiasından vazgeçip emanet bilincine geçmesi.

Bu bilinçle yapılan eylem, yani kesb, iki farklı ontolojik rejim üretir. Borç bilinciyle yapılan kesb, insanın kendisini mâlik değil emanetçi olarak konumlandırdığı için ilâhî rıza ile uyumlu bir yöneliş hâline gelir. Aynı eylem, mülkiyet iddiası içinde yapıldığında ise ontolojik bir yanlış sahiplenmeye dönüşür; bu durumda kesb, gasb karakteri kazanır. Fark, eylemin kendisinde değil, eylemin arkasındaki ilişki biçimindedir.

Bu nedenle din bilinci, davranışların yüzeysel düzeni değil, varlığın hangi ilişki rejimi içinde yaşandığının idrakidir. Aynı fiil, farklı bilinç düzeylerinde farklı ontolojik anlamlar taşır.

Bu sistemde ölüm, bir dönüşüm değil, bir açığa çıkmadır. İnsan neyse, o şekilde görünür hâle gelir. Bu yüzden ölüm, yeni bir benlik üretmez; mevcut benliğin hakikat karşısında ifşa olmasıdır. Bu ifşa süreci âkıbet olarak sabitlenir. Âkıbet, değişen bir sonuç değil, yönü zaten oluşmuş olan varlığın sabit hâle gelmiş görünümüdür.

Bu noktada temel ilke şudur : İnsan özsel olarak değişmez; değişen şey, onun varlıkla kurduğu ilişkinin koşullarıdır. Dünya, kesbin ve yönelişin üretildiği alan; ölüm ise bu yönelişin sonuçlarının açığa çıktığı karşılık alanıdır. Akıl ve irade dünya alanında seçim üretir; ölümle birlikte seçim üretimi sona erer, yalnızca sonuç görünür hâle gelir.

Tüm bu yapı içinde tencere-kapak metaforu, varlığın uyum yasasını ifade eder. Her varlık, kendi kesbiyle şekillenmiş bir formdur; karşılaştığı nihâî gerçeklik, bu formun uyum ya da uyumsuzluğunu açığa çıkarır. Bu uyum veya uyumsuzluk, cennet ve cehennem olarak adlandırılan nihâî durumları üretir. Bunlar dışsal ödül veya ceza değil, varlık formunun kendi hakikatiyle kurduğu ilişkinin sonucudur.

Sonuç olarak din bilinci, insanın kendisini sahip değil emanetçi olarak görmesi, kesbini bu bilinçle şekillendirmesi ve âkıbetin bir yaratım değil bir açığa çıkış olduğunu idrak etmesidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP