MUTLAK, VAHİY VE TABİATIN KONUŞMASI

Mutlak, Vahiy ve Tabiatın Konuşması

1. Mutlak Problemi ve Modern Felsefe

Modern felsefenin en büyük problemlerinden biri, insanın Mutlak hakkında konuşup konuşamayacağı problemidir. Özellikle Kant sonrası düşünce, insanın ancak kendi tecrübe alanını bilebileceğini; varlığı “kendinde” bilemeyeceğini savundu. Böylece hakikat, giderek öznenin sınırlarına çekildi.

Quentin Meillassoux gibi çağdaş filozoflar bu kapanmayı kırmaya çalıştılar. Onun temel itirazı şuydu : Eğer yalnızca insan-dünya ilişkisini biliyorsak, insan ortaya çıkmadan önceki evren hakkında nasıl konuşabiliyoruz?!.

Bu soru, modern epistemolojinin merkezine yerleşmiş olan “korelasyonalizm”i hedef alıyordu.

Fakat burada başka ve daha köklü bir soru ortaya çıkar : Sonlu olan, Mutlak hakkında kendi imkânlarıyla gerçekten konuşabilir mi?!.

Bu soru, meseleyi yalnızca epistemolojik olmaktan çıkarır; ontolojik bir zemine taşır.

2. Mutlak Hakkında Sadece Mutlak Konuşur

Çünkü sonlu olan :

Sınırlıdır,

Parçalıdır,

Yarihsel şartlara bağlıdır,

Yorumlayıcıdır.

Dolayısıyla insanın Mutlak hakkında kurduğu her sistem, nihayetinde kendi sınırlı idrakinin içinden konuşur.

Bu durumda Mutlak’ın bilgisi, insanın yukarıya doğru tırmanmasıyla değil; Mutlak’ın kendisini bildirmesiyle mümkün olur.

İşte bu, vahyi epistemolojik bir zorunluluk hâline getirir.

Vahiy burada :

Kültürel gelenek,

Tarihsel alışkanlık,

Dînî âidiyet olmaktan önce; Mutlak bilginin imkân şartı hâline gelir.

Çünkü eğer Mutlak konuşmazsa, geriye yalnızca yorumların çatışması kalır.

3. Vahiy ve Tabiat : İki Konuşma Biçimi

Bu çerçevede vahiy, Mutlak’ın kelâmî konuşmasıdır.

Fakat mesele yalnızca vahiy Metniyle sınırlı değildir.

Eğer varlık da Mutlak’ın yaratmasıysa, o hâlde tabiat da bir konuşmadır.

Bu durumda :

Vahiy = Kelâmî hitap,

Tabiat = Kevnî hitap olur.

Böylece bilim ile vahiy arasında zorunlu bir çatışma değil; aynı hakikatin farklı okunma biçimleri ortaya çıkar.

Kur’ân’daki “âyet” kavramı burada merkezi önem kazanır.

Çünkü âyet :

Yalnızca yazılı cümle değil,

İşaret,

Delâlet,

Gösterme,

Yönlendirme anlamlarını taşır.

Dolayısıyla :

Kur’ân âyetleri,

Kevnî âyetler,

Tarihî âyetler,

Nefsî âyetler aynı hakikat rejiminin farklı tezahürleri olur.

4. Bilim : Tabiatın Konuşmasını Okuma Çabası

Bilim, bu çerçevede tabiatın konuşmasını çözme çabasıdır.

Bu nedenle bilim :

Düşman değil,

Rakip değil,

Hakikatin alternatifi değil; kevnî hitabı okuma faaliyetidir.

Fakat burada çok kritik bir mesele vardır : Konuşmayı doğru okumak.

Çünkü modern bilim çoğu zaman :

Ölçer,

Sınıflandırır,

Formülleştirir,

Mekanizmayı açıklar; fakat konuşanın kim olduğu sorusunu askıya alır.

Böylece tabiat, âyet olmaktan salt olguya; delâlet olmaktan yalnızca veriye dönüşür.

Modern kırılma biraz da buradan ortaya çıkar :

Mana, mekanizmaya,

Hikmet, işleve,

Âyet, olguya,

Delâlet, veriye indirgenir.

Bu yüzden modern bilgi çok güçlü açıklamalar üretebilir; fakat insanın varoluşsal boşluğunu dolduramaz.

Çünkü açıklama artmış; fakat nisbet kaybolmuştur.

5. Bilgi ve Zihniyet

Bilgi nötr değildir.

İnsan, bilgiyi yalnızca zihninde taşımaz; onunla bir dünya kurar.

Bu nedenle bilgi doğrudan zihniyet üretir.

Tabiatı :

Sessiz madde,

Kör mekanizma,

Kendi kendine işleyen bir sistem olarak okuyan bilgi, başka bir insan tipi üretir.

Tabiatı :

Âyet,

Delâlet,

Hitap,

Kevnî konuşma olarak okuyan bilgi ise başka bir insan tipi üretir.

Dolayısıyla epistemoloji burada doğrudan :

Ahlâka,

İnsan tasavvuruna,

Medeniyet anlayışına bağlanır.

6. İnsan : Muhatap ve Okuyucu

Bu çerçevede üçlü bir yapı oluşur :

1. Vahiy, kelâmî hitap,

2. Tabiat, kevnî hitap,

3. İnsan, muhatap ve okuyucu.

Kriz ise insanın bu hitabı salt nesneye indirgemesiyle başlar.

Çünkü insan :

İşareti yalnızca nesne,

Delâleti yalnızca veri,

Hakikati yalnızca ölçülebilir olgu olarak okumaya başladığında, anlam rejimi değişir.

Böylece modern insan, çok bilen, çok ölçen, çok hesaplayan; ama neyin içinde yaşadığını giderek daha az anlayan bir varlığa dönüşür.

7. Sonuç

Mutlak hakkında yalnızca Mutlak konuşabilir.

Bu nedenle vahiy :

Dinî bir süs,

Tarihsel bir kalıntı,

Kültürel bir alışkanlık değil; hakikatin mümkün olmasının şartıdır.

Fakat Mutlak yalnızca vahiy metniyle değil; varlık üzerinden de konuşur.

Bu nedenle tabiat :

Sessiz değil,

Anlamsız değil,

Kendi içine kapalı değil;

Okunabilir bir hitaptır.

Bilim ise bu hitabı çözme çabasıdır.

Fakat bilim, konuşmayı açıklarken Konuşan’ı kaybettiğinde; veri artar, fakat mana azalır.

İnsanlığın modern krizi (= ontolojik nan/körlük) belki de tam burada düğümlenmektedir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP