BİLİMDE ONTOLOJİK KÖRLÜK

Bilimde Ontolojik Körlük Sorunu

Modern bilim, insanlık tarihinin en büyük başarılarından birini gerçekleştirdi.

Maddeyi çözümledi, hareketi hesapladı, hastalıkları teşhis etti, yıldızların yapısını inceledi, atomu parçaladı, genetik kodu okudu, yapay zekâyı geliştirdi. Teknik anlamda olağanüstü bir ilerleme sağladı.

Fakat bütün bu başarıların yanında, giderek derinleşen başka bir problem ortaya çıktı : Bilim, varlığın işleyişini çözerken, varlığın anlamını ve kaynağını görmez (göremez mi?!) hâle geldi.

Bugün teknik bilim, çoğunlukla şu soruyla çalışmaktadır : Bu nasıl işliyor?

Bu soru meşrudur. Hatta insanın araştırma arzusu, Kur’ân’ın da teşvik ettiği bir yöneliştir. Kur’ân, insanı göğe, yere, geceye, gündüze, yağmura, tarihe, insanın yaratılışına ve kevnî düzene bakmaya çağırır. Çünkü âlem, okunması gereken bir kitaptır.

Ancak modern bilimsel zihnin temel problemi, “okumak” ile “kurmak” arasındaki farkı zamanla kaybetmesidir.

Bilim :

• Tabiatı var etmez,

• Fizik yasalarını kurmaz,

• Matematiği üretmez,

• Bilinci yaratmaz,

• Aklı meydana getirmez,

• Maddeye varlık vermez.

Bilim, yalnızca verilmiş bir düzeni araştırır.

Bu nedenle insanlığın “icat” dediği şeylerin önemli bir kısmı, hakikatte kevnî düzenin okunması ve taklit edilmesidir. Uçak, kuşun uçuş sisteminin okunmasıdır. Denizaltı, su altı canlılarının hareket mantığının taklididir. Yapay zekâ, insan zihninin belirli örüntülerinin modellenmesidir. Teknoloji çoğu zaman doğanın imitasyonudur; yoktan yaratım değildir.

Dolayısıyla bilim, yaratmaz; keşfeder, kâinatı okur.

Keşif ise, var olmayanı meydana getirmek değil; zaten mevcut olanı görünür kılmaktır.

Tam da bu noktada modern zihnin ontolojik körlüğü başlamaktadır.

Çünkü modern bilim, çoğu zaman sistemi incelemekte; fakat sistemi mümkün kılan Kaynağı konuşmamaktadır. Yasa incelenmekte, fakat yasayı Vaz’ eden göz ardı edilmektedir. Gözlenen araştırılmakta, fakat gözleyeni ve gözleneni mümkün kılan ontolojik zemin sessizliğe itilmektedir.

Başlangıçta bu durum, yöntemsel bir tercih olarak ortaya çıkmış olabilir. Bilim, metafizik tartışmaları laboratuvarın dışında bırakmak istemiştir. Fakat zamanla bu yöntemsel suskunluk, ontolojik bir inkâra dönüşmüştür. “Bu alanın yöntemi gereği konuşmuyoruz” ile “böyle bir hakikat yoktur” cümlesi birbirine karışmıştır.

Böylece insanlık, tarihte ilk kez, hayret duygusunu kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmıştır.

Oysa hayret, hakikî bilginin başlangıcıdır.

Çünkü insan :

• Yıldızların düzenine,

• Hücrenin karmaşık yapısına,

• Bilinç fenomenine,

• Matematiğin evrene uyumuna,

• Hayatın hassas dengesine,

• Aklın varlığına,  ... gerçek anlamda dikkatle baktığında, yalnızca mekanizmayı görmez; aynı zamanda muazzam bir ölçü ve anlamla da karşılaşır.

Kur’ân’ın kevnî âyetlere yaptığı vurgu tam burada anlam kazanır.

Âlem, yalnızca fiziksel bir nesneler toplamı değildir; aynı zamanda delâlet eden bir işaretler/âyetler bütünüdür.

Bu nedenle Kur’ân, varlığı “âyet” olarak isimlendirir.

Âyet, sadece bilgi veren şey değil; gösteren şeydir. Kendisinin ötesine işaret eden hakikattir.

Modern bilimin temel açmazlarından biri ise, âyeti veriye indirgemesidir. Böylece varlık : Okunacak bir anlam alanı olmaktan çıkıp, kullanılacak bir nesneye dönüşmektedir.

Bu dönüşümün en önemli sonuçlarından biri, bilginin hikmetten kopmasıdır.

Artık bilgi, hakikati arama çabası olmaktan çok, kontrol etme, yönlendirme, üretme, güç ve ünvan elde etme aracına dönüşmektedir.

Teknik bilim doğayı kontrol etmeye; sosyal bilim ise insanı ve toplumu yönlendirmeye yönelmektedir. Özellikle modern sosyal bilimler, yalnızca toplumu anlamakla yetinmemekte; çoğu zaman toplumsal davranışı biçimlendiren hegemonik mekanizmaların parçası hâline gelmektedir.

Böylece bilgi, nötr bir araştırma faaliyeti olmaktan çıkıp, iktidar üretiminin merkezlerinden biri hâline gelebilmektedir.

Fakat burada gözden kaçan çok temel bir hakikat vardır : İnsan, araştırdığı sistemi kendisi kurmuş değildir.

• Ne göz kendisinindir,

• Ne akıl kendisinindir,

• Ne madde kendisinindir,

• Ne matematik kendisinindir,

• Ne de anlam kurma kapasitesi…

İnsan, kendisine verilmiş imkânlarla araştırma yapmaktadır.

Dolayısıyla asıl soru şudur : Kendisine verilmiş imkânlarla araştırma yapan insanın, bütün bu imkânların Kaynağını görmezden gelmesi nasıl açıklanacaktır?!.

Kur’ân’ın “küfür” kavramı burada yeniden düşünülmelidir. Çünkü küfür, yalnızca teorik inkâr değildir. Aynı zamanda nimeti, kaynağı ve hakikati örtmektir.

İnsan :

Aklı kullanıp aklı Veren’i,

Düzeni inceleyip düzeni Kuran’ı,

Bilgiyi kullanıp bilginin Kaynağını,

Nimeti kullanıp Mün’im’i = nimeti Veren’i görmez hâle geldiğinde, epistemolojik bir eksiklikten daha büyük bir problem ortaya çıkar : Ontolojik nan/körlük.

Kur’ân’ın şu sorusu tam da bu noktada çarpıcıdır : “Elâ ya’lemu men halaq?!... = Yaratan bilmez olur mu?!.” (67/14.)

Bir şeyi en iyi bilen, onu yapandır.

Dolayısıyla varlık hakkında konuşurken, varlığın Fâil’ini tamamen dışarıda bırakan bir yaklaşım, ne kadar teknik başarı üretirse üretsin, hakikatin bütününü kuşatamaz.

Bugün insanlığın ihtiyacı olan şey, bilimi reddetmek değildir; bilakis, bilimi yeniden yerine oturtmaktır.

Bilim değerlidir. Araştırma kıymetlidir. Teknik gelişme önemlidir. Fakat bütün bunlar, insanı hayretten koparıyor, varlığı anlamsızlaştırıyor ve insanı kendisini mutlaklaştıran bir merkeze dönüştürüyorsa, burada ciddi bir ontolojik problem ortaya çıkmış demektir.

Gerçek bilgi, insanı kibirleştiren değil, hayrete yaklaştıran bilgidir.

Çünkü hakikî ilim, yalnızca mekanizmayı çözmek değil; mekanizmada tecellî eden hikmeti de görebilmektir.

Âfakta ve enfüste işleyen muazzam düzeni okuyup, bütün bunların yalnızca “kendiliğinden olmuş” süreçler olduğunu söylemek; insanın sahip olduğu en temel idrak imkânını kendi eliyle daraltmasıdır.

Bilim, varlığı okumalıdır. Fakat okuduğu şeyin yalnızca “madde” olmadığını da fark etmelidir. Çünkü varlık, aynı zamanda bir hitaptır, kitaptır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP