EMRET ALLAH’IM, EMRİNDEYİM
EMRET ALLAH’IM, EMRİNDEYİM
Haccın Sembolik Dili Üzerine
“Lebbeyk”, haccın en kısa ama en yoğun kelimelerinden biridir. Çünkü hac boyunca yapılan bütün fiillerin özü, bu tek cevapta toplanır.
İnsan ihrama girer, telbiye getirir : “Lebbeyk Allâhumme lebbeyk… Emrine âmâdeyim Allah’ım, emrine âmâdeyim Emret Allah’ım, Emret Allah’ım …”
Yüzeyde bu, hac çağrısına verilen cevaptır. Fakat sembolik düzeyde telbiye, insanın varoluşsal yön değişikliğini ilanıdır.
Çünkü Kur’ân’daki çağrı sadece Hz. İbrahim dönemine ait değildir. Oradaki çağrı süreklidir : “Hakikate yönel.” “Merkeze dön.” “Dağılmaktan çık.” “Putlarını bırak.” “Kulluğunu hatırla.”
Telbiye ise buna verilen cevaptır : “Duydum.” “Geliyorum.” “Yönümü Sana çevirdim.”
Bu yüzden “Lebbeyk”, sadece dilin söylediği bir söz değildir; bütün hac menâsiki boyunca bedene yazılan bir cevaptır.
Her şey ihramla başlar.
Yüzeyde ihram : Belirli elbiseleri çıkarıp sade iki parça kumaşa bürünmektir; bazı fiillerin yasaklanmasıdır.
Fakat sembolik düzeyde ihram, insanın toplumsal kimliklerinden soyundurulmasıdır.
Çünkü insan normalde kıyafet taşımaz sadece; statü taşır :
• Makam,
• Sınıf,
• Zenginlik,
• Unvan,
• Âidiyet,
• Gösteriş,
• Farklılık.
İhram bunları askıya alır.
Padişahla işçi, profesörle köylü, zenginle fakir aynı kumaşa bürünür.
Bu yüzden ihram sadece “sadelik” değildir; eşitlemedir.
Ama bu eşitlik modern ideolojilerin soyut eşitlik iddiası gibi değildir. Buradaki eşitlik ontolojiktir : İnsanların hepsi fanidir, hepsi muhtaçtır, hepsi kuldur.
İhramın kefene benzetilmesi de bundandır.
İnsan daha yolun başında ölümü prova eder. Çünkü hakikate yürüyüş, eski benliğin çözülmesini gerektirir.
Ve sonra telbiye yükselir : “Lebbeyk…”
Bu çağrıya cevap verme hâlidir. Yani insan : “Ben geldim.” der ama aslında fiziksel olarak gelmekten çok, yönünü değiştirdiğini ilan eder.
Ardından tavaf gelir.
Tavaf, üzeyde Kâbe’nin etrafında dönmektir.
Sembolik olarak hayatın merkezini değiştirmektir.
Modern insan kendi etrafında döner : Kendi kariyerinin, hazlarının, imajının, korkularının, iktidar arzusunun çevresinde.
Tavaf, merkezin nefisten alınarak Allah’a verilmesini temsil eder.
Burada çok ince bir şey vardır : İnsan merkezsiz yaşayamaz. Soru, merkezinin ne olduğudur.
Kâbe bu yüzden sadece yapı değil; tevhid eksenidir.
Ve tavafta herkes aynı yöne akar. Bu, kozmosun ritmine de benzer: gezegenlerin dönüşü, atomların hareketi, kan dolaşımı…
Yani tavaf : “Ben bağımsız merkez değilim.” itirafıdır.
Sonra sa'y gelir.
Safa ile Merve arasında gidip gelmek, yüzeyde Hz. Hacer’in su arayışını tekrar etmektir.
Ama sembolik anlamı çok daha büyüktür. Çünkü burada kutsanan şey pasif bekleyiş değildir.
Hz. Hacer çölde mucize bekleyerek oturmaz. Koşar. Arar. Çabalar.
Yani sa'y, tevekkülün tembellik olmadığını ilan eder.
İnsan hakikati ister ama onun uğruna hareket de eder.
Bu yüzden zemzem, koşunun ardından gelir.
Önce arayış, sonra ikram.
Ayrıca sa'y doğrusal değil, gidip gelmelidir. İnsan hayatının da böyle olduğunu gösterir: kesintisiz ilerleme değil, arayışlar, dönüşler, yorulmalar, yeniden denemeler…
Sonra Arafat gelir.
Yüzeyde vakfe : Belirli yerde belirli zamanda durmaktır.
Fakat sembolik olarak Arafat, insanın kendi hakikatiyle karşılaşmasıdır.
Arafat, bilmek, tanımak, idrak etmek.
Burada insan bütün maskelerinden sıyrılmış hâlde bekler.
Mahşer hissi bundandır : Unvan yok, süs yok, kaçış yok.
İnsan kendine sorar : Ben gerçekten neye kulluk ediyorum?!.
Çünkü insanın secde ettiği şey her zaman diliyle söylediği şey değildir; hayatını uğruna tükettiği şeydir.
Ama hakikati görmek yeterli değildir.
Bu yüzden Müzdelife gelir.
Müzdelife yüzeyde geceleme ve taş toplama. Sembolik olarak iç toparlanma ve hazırlık.
Arafat’taki büyük yüzleşmeden sonra insan hemen savaşa sokulmaz. Önce gece gerekir. Gece burada sadece zaman değil; içe dönüş alanıdır.
Ve orada taş (= cephane) toplanır.
Bu olağanüstü semboliktir. Çünkü insan hakikat savaşına silahsız girmez.
Ama topladığı şey küçük taşlardır. Çünkü insanı merkezden koparan şey çoğu zaman büyük inkârlar değil: küçük tavizler, küçük kibirler, küçük korkular, küçük susuşlardır.
Sonra Mina gelir.
Mina’da, yüzeyde şeytan taşlanır, kurban kesilir, saç kesilir ama sembolik düzeyde insan burada kendi içindeki sahte ilâhlara saldırır.
Şeytan taşlama : “Beni hakikatten koparan çağrıya cevap vermeyeceğim.” demektir.
Bu yüzden taşlanan sadece şeytan değil :
• Kibir,
• Korku,
• Konfor bağımlılığı,
• Sahte güvenlik,
• Hakikati eğip bükme arzusu,
• Nefsin tanrılık iddiasıdır.
Ardından kurban gelir.
Buradaki mesele hayvan değildir sadece.
Kurban : “Benim sandığım şeyi gerçekten bırakabiliyor muyum?!.” sorusudur.
Hz. İbrâhim kıssasının merkezindeki imtihan budur.
İnsan en bağlı olduğu şeyi Allah için yerinden oynatabiliyor mu!.
Bu yüzden kurban, mülkiyet vehminin kırılmasıdır.
Saçın kesilmesi de önemlidir.
Çünkü hacdan insan aynı hâliyle çıkmaz. Bir şey eksilir. Bir ağırlık düşer. Bir kabuk çatlar.
Ve sonra yeniden tavaf edilir.
İşte burada hacın bütünlüğü görünür.
İlk tavafta insan merkeze yöneliyordu. Son tavafta ise artık bir mücadeleden geçmiştir :
• Soyunmuş,
• Eşitlenmiş,
• Koşmuş,
• Yüzleşmiş,
• Geceleyip toparlanmış,
• Savaşmış,
• Kurban vermiş,
• Eksilmiş,
• Hafiflemiştir.
Bu yüzden son tavaf sadece dönüş değildir; dönüşümden sonraki dönüştür.
Merhum Ali Şeriâtî’nin gördüğü büyük damar da burada yatar : Hac, bireysel dindarlık turizmi değildir.
İnsan orada dünya düzeninin ürettiği sahte kimliklerden çıkarılır; sınıftan, ırktan, ulus gururundan, statüden, tüketimden, gösteriden…
Ve tekrar şu temel hakikate döndürülür : İnsan kuldur.
Belki de haccın en korkutucu sorusu budur. İnsan gerçekten Allah’ın etrafında mı dönüyor, yoksa hâlâ kendi nefsinin etrafında dönmeye devam mı ediyor?!.
Ve bütün hac boyunca yankılanan cevap şudur : “Lebbeyk Allâhumme lebbeyk.”
Yani, “Ey hakikatin sahibi, dağılmışlığın içinden Sana yöneliyorum. Sahte merkezlerden çıkıp gerçek merkeze yürümeye çalışıyorum.”
Yorumlar
Yorum Gönder