HİKMETİN VERİLİŞİ
Hikmetin Verilişi : Bakara 2/269 Merkezli Bir Okuma
“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona çok büyük hayır verilmiştir. Bunu ancak ülül elbâb idrak eder.” (2/269.)
Bu âyet, Kur’ân’ın bilgi anlayışını taşıyan merkez âyetlerden biridir. Çünkü burada “hikmet”, sıradan bir zekâ, kuru bilgi veya entelektüel birikim olarak sunulmaz. Hikmet, “çok hayır” olarak isimlendirilir. Demek ki hikmet, insanın sadece düşünmesini değil; varoluşunu, yönünü, yaşayışını ve hakikatle ilişkisini dönüştüren bir şeydir.
İnsan, bilgi biriktirebilir. Ezber yapabilir. Kavram üretebilir. Sistem kurabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına hikmet değildir. Çünkü bilgi, insanın zihninde kalabilir; ama hikmet, insanın varlığına iner. Bilgi konuşabilir; hikmet ise yerli yerinde konuşur. Bilgi iş yapabilir; hikmet ise yerli yerinde iş yapar.
Bu yüzden hikmet, sadece “ne”yi bilmek değil; “neyin, nerede, ne zaman, nasıl ve niçin” olduğunu fark etmektir.
Burada çok temel bir mesele ortaya çıkar. İlâh’ta bilmek ile yapmak ayrı değildir. “Ol” demesiyle “oluş” arasında mesafe yoktur. Çünkü İlâhî ilim, dışarıdan öğrenilen bir bilgi değil; varlığı kuşatan mutlak ilimdir. İlâhî kelâm da yalnızca haber veren söz değil; varlık veren sözdür. Bu nedenle İlâhî düzlemde :
• Bilmek,
• Söylemek,
• Yapmak aynı hakikatin farklı görünüşleri gibidir.
İnsan ise parçalıdır.
İnsan:
• Bilir ama yapmaz,
• Söyler ama yaşamaz,
• Hakikati görür ama erteler.
İşte hikmetin insandaki anlamı tam burada ortaya çıkar. Hikmet, insanın parçalanmış hâlinin toparlanmasıdır. Düşünce ile hayatın, söz ile amelin, bilgi ile ahlâkın birbirine yaklaşmasıdır.
Bu yüzden Bakara 2/269’daki “çok hayr”, yalnızca çok bilgi değildir. Çünkü bilgi, yanlış elde de bulunabilir. Hatta çağımız, tarihin en büyük bilgi birikimlerinden birine sahip olmasına rağmen aynı zamanda büyük bir yön kaybı yaşamaktadır. Demek ki mesele bilgi eksikliği değil; bilgi ile varoluş arasındaki kopuştur.
Hikmet ise bu kopuşu azaltır.
İnsan için hikmet :
• Bilginin fiile,
• Fiilin ahlâka,
• Ahlâkın hakikate yaklaşmasıdır.
Fakat burada temel soru şudur : İnsan için öncelik sözde/bilgide mi, yoksa fiilde/amelde mi?!.
Kur’ânî çizgide başlangıç önceliği “hidayet eden söz”e verilir. Çünkü yönünü bilmeyen fiil, kolayca kör güce dönüşebilir. Bu nedenle vahiy önce gelir. Önce hitap vardır:
• “Oku”!.
• “Kalk ve uyar”!.
• “Akletmez misiniz?”!.
• “Düşünmez misiniz?”!
İnsan önce yönünü bulur, sonra yürür.
Ancak burada çok önemli bir incelik vardır : Kur’ân’ın istediği bilgi, modern anlamda pasif bilgi değildir. Hakiki bilgi :
• Fiile çağıran,
• İnsanı harekete geçiren,
• Ahlâk üreten bilgidir.
Bu yüzden Kur’ânî anlamda “bilmek”, aslında “amel etmeye başlanmış bilgi”dir.
Dolayısıyla Kur’ân’da bilgi ile amel arasındaki uzun gecikme makbul değildir. Hatta denebilir ki fiile dönüşmeyen bilgi, henüz tam bilgi değildir.
Bu yüzden insan için süreç çoğu zaman şöyledir : Bilgi → Fiil → Derinleşmiş bilgi → Daha sahih fiil.
Başlangıçta söz rehberlik eder; süreç içinde fiil öğretmene dönüşür.
Çünkü insan bazı hakikatleri ancak yaşayarak anlar. Merhameti kitapta öğrenebiliriz; fakat gerçek bilgisi bir yaraya temas ettiğimizde açılır.
Burada zaman meselesi önemlidir. İnsan zamansal bir varlıktır; bu yüzden bizde bilgi ile fiil arasında daima bir mesafe bulunur. Önce öğrenir, sonra uygular, sonra daha derin anlarız.
Fakat sorun yalnızca zaman değildir; gecikmedir.
Çünkü insan çoğu zaman :
• Bilmediği için değil,
• Bildiğini ertelediği için dağılır.
Hakikat ile amel arasına :
• Nefs,
• Korku,
• Çıkar,
• Tembellik,
• Alışkanlık,
• Parazitler girer.
Bu nedenle hikmet, kronolojik zamanı kaldırmaz; fakat varoluşsal gecikmeyi azaltır. İnsan olgunlaştıkça :
• Doğruyu daha hızlı fark eder,
• Fark ettiğini daha hızlı yaşar,
• Yaşadığından daha hızlı öğrenir.
Yani hikmet, bilgi ile fiil arasındaki sürtünmenin azalmasıdır.
Belki bu yüzden âyet : “Bunu ancak ülül elbâb idrak eder” şeklinde biter.
Çünkü hikmet, sadece akıl işi değildir. “Ülül elbâb”, hakikatin özüne inmeye çalışan; görünenle yetinmeyen; bilgiyi hayata dönüştüren insanlar için kullanılan bir ifadedir. Onlar için bilgi :
• Taşıdığı kadar sorumluluk,
• Gördüğü kadar dönüşüm,
• Bildiği kadar amel demektir.
Dolayısıyla hikmet :
• Çok konuşmak değil,
• Söz ile hayat arasındaki mesafeyi azaltmaktır.
• Çok bilmek değil,
• Bilginin hakikate dönüşmesine izin vermektir.
Ve belki en önemlisi hikmet, insanın İlâhî birliği taklit etmesi değil; kendi parçalanmışlığını mümkün olduğunca toparlamasıdır.
Çünkü mutlak birlik yalnızca İlâh’a mahsustur.
İnsan için hikmet :
• Dağılmaktan toplanmaya,
• Gecikmeden yakınlığa,
• Parçalanmadan bütünlüğe doğru sürekli bir yürüyüştür.
Yorumlar
Yorum Gönder