PEYGAMBER

Kelime Farsça. Peyam veya peygam, haber; ber, getiren; Peygamber, haber getiren, elçi. Arapçada haber, nebe; elçi de rasül. Peygamber, Nebî ve Elçi karşılığında kullanılıyor. Kimi âlimler, Nebî ile Rasulü “özdeş” görürken, kimileri de ayırıyor.

Her Nebî, Rasuldür ama her Rasul Nebî değildir; bazı Rasuller, kendilerinden önceki Nebîlere gelen Mesaj’ı = Haber’i tebliğ ederler. Kendilerine Kitâb (ve Suhuf) inen tüm Nebîler, Efendimiz de dâhil, hem Nebî hem de Rasuldürler.

İdris (a.s.) da hem Nebî hem de Rasuldür. Ona 30 suhuf (sayfa) verildiği rivayet edilmiştir; gönderildiği bölge ise doğu, Hindistan ve Çin’in de içinde bulunduğu alandır. İdris (a.s.), Âdem ve Şit (a.s.)’lardan sonra gönderilen 3. Nebî’dir. Büyük ölçüde “doğu mistisizmi” (= Budizm, Taoizm, Hinduizm, Konfuçyunizm ve Zerdüştlük) Ona verilen mesajların “bozulmuş” versiyonu üzerine inşa edilmiştir. Tîn Süresindeki dört yeminden (= Tîn/İncir, Zeytin, Tûr-u Sînâ/Sînâ Dağı ve Beled-i Emin/Emin Belde) ilki (= Tîn), İdris (a.s.)’a atfedilir. İdris (a.s.)'ın adı, Kur’an’da Meryem, 56-58 ve Enbiyâ, 85-86. âyetlerde geçer. 

“Kitâb’ta İdrîs’i de an; çünkü O çok sâdık bir Nebî (peygamber. Sıddîgan Nebiyyâ) idi. Biz Onu yüce bir makama yükselttik. ... Onlara Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.”

Zeytin, İsâ (a.s.)’a;  Tûr-u Sînâ/Sînâ Dağı  Mûsâ (a.s.)’a; ve Beled-i Emin/Emin Belde de Muhammed (a.s.)’a karşılık olarak kullanılır; dördü de hem Nebî hem Rasüldür = Peygamberdir. 

Mûsâ (a.s.)’a ve İsâ (a.s.)’a inen Haberlerin bozulduğu (tahrif olduğu/edildiği) gibi, İdris (a.s.)’a inen Haberler (bilgiler) de bozulmuştur. Sadece Muhammed (a.s.)’a inen Haberler (bilgiler, Kur’ân) bozulmayacak, kıyamete kadar korunacaktır.

Pekiî, Muhammed (a.s.)’dan sonra bir Peygamber (= Nebî) gelmeyeceğine göre, Onun mesajlarını kıyamete kadar kim tebliğ edecektir?!.

Onun elçileri (= rasülleri)!. Buradaki elçi ve rasülü küçük harfle yazdım, çünkü onlar, bizzat Allah’ın değil, Peygamber (= Nebî) Muhammed (a.s.)’ın elçileri = rasulleri. Onların üzerinde çook büyük bir yük (= sorumluluk) var; onlar, hem Muhammed (a.s.)’ın Mesajını doğru anlamalılar hem de insanlara doğru aktarmalılar. Aksi hâlde diğer Peygamberlerin (= Nebî ve Rasullerin) başına gelenler, Allah korusun, Muhammed (a.s.)’ın da başına gelir/gelebilir.

Kur’ân’ın korunması, sadece hıfz (= hafızlık) ile ilgili değildir; O Mesajın doğru anlaşılması ve aktarılmasıyla da ilgili/ilişkilidir. En az hafızlık kadar, buna da önem vermeliyiz. Diyanetteki kurul (= Mushafları İnceleme ve Kıraat [= doğru okuma] Kurulu) işin sathî boyutuyla ilgileniyor, öz (= Mesajın mâhiyeti) ıskalanıyor, her kafadan ayrı bi ses çıkıyor. Son günlerde gündeme gelen “meal yasaklamanın” böyle bir ayağı mı var, yoksa bu, dînî söylemi resmîleştirme = devletleştirme projesi mi?!.

Din, her şeye rağmen sivil kalmalı. Dine devlet müdahalesinin acılarını da dini sivil alanın insafına terk etmenin sıkıntılarını da geçmişte çook kötü bir şekilde yaşadık. Burada sigorta misyonunu üstlenecek olanlar, içinde Allah korkusu (ve vicdan) olan âlimlerdir; Peygamberin elçileri (= rasülleri)!, de bunlardır. Dinden nemalanan (= maaş alan) “âlimler”!, bu işi ellerine-yüzlerine bulaştırırlar. 

Bakın yine savruldum!.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP