KAPASİTE

Fiilî, fiziksel ve aklî kapasiteden söz ediyorum. Fiilî ve fiziksel kapasiteye, istiâp/istiâb haddi de denir; bu kapasite, aşağı-yukarı herkeste eşittir ama kişilerin taşıyabileceği (kaldırabileceği) duygusal ve aklî “yük”! miktarı herkeste eşit değildir. Her aracın taşıyabileceği (kaldırabileceği) yolcu ve yük miktarı aynı olmadığı gibi, her kişinin taşıyabileceği (kaldırabileceği) duygusal ve aklî kapasite de aynı değildir.

Ama ben, her kişinin taşıyabileceği (kaldırabileceği = anlayabileceği) aklî kapasite ‘aynı imiş gibi’ yazıyorum. Bu yüzden de yazdıklarımı herkes aynı şekilde anlayamıyor, kavrayamıyor.

Ne yapmalıyım, ne yapılmalı?!.

Herkesin kapasitesine (= anlayışına, kavrayışına) göre “şerbet”! verilmeli (= konuşulmalı, yazılmalı), ama bunu nasıl yapmalı?!.

Muhataplarla yakın, sıcak ve samîmî ilişkiler kurulmalı. Bu da sohbet ve “cemaat” demek. Sahabi/sahabe, yakın, sıcak ve samîmî sohbet edenler, ve aynı amaç/gaye için gayret edenlerden oluşan bir cemaatti. Bu cemaat, bugünün cami cemaati gibi bir topluluk veya kitle/kütle değildi; Efendimizin kurduğu ve liderlik ettiği, yönettiği bir cemaatti. Ancak böyle bir cemaatle kılınan namazlar (yapılan işler/ibâdetler) 27° (= derece/kat) daha fazla sevap olabilir.

Medya (= tv, internet, kitap-dergi-gazete, vb.) ile böyle bir cemaatin kurulması mümkün değil. Medya (= tv, internet, kitap-dergi-gazete, vb.), bir kitle/kütle iletişim aracıdır; cemaat, bir kitle/kütle (= topluluk) değildir; belki! bir toplumdur. Toplum, büyük cemaat; cemaat, küçük toplumdur; kitle/kütle (= topluluk) ise, ne cemaattir ne de toplumdur.

Cemaat olmayınca da kimseyi doğru-dürüst tanıyamıyoruz, kimin neye, ne kadar ihtiyacı var ve kimin ne kadar kapasitesi var, bilemiyoruz; bu yüzden ortaya konuşuyor, ortaya yazıyoruz. Bu da konuşma (= vaaz) veya yazılarımızın çoğu zaman berhevâ = ziyan olmasına (= uçup-gitmesine) yol açıyor. 

Efendimiz, herkesin nabzına (= kapasitesine ve ihtiyacına) göre “şerbet”! verirdi. Bizler Onun Sözlerine de, 'ortaya veya havaya', herkese eşit bir şekilde söylenmiş Sözler gibi yaklaşıyoruz. Hadisçilerin (= Hadis âlimlerinin) bu durumu da dikkate almaları (= hesaba katmaları), en az Hadis ilmi (= Hadislerin senedi ve râvîleri) kadar önemlidir.

Kişinin (kişilerin) yaşadığı hayattan = hayatta yaşadığı sorunlardan, ihtiyaçlarından ve kapasitelerinden kopuk sözlerin ve yazıların etki gücü yok denecek kadar azdır, zayıftır.

Rûmî : “Uğraşma boşuna!. İnsanlar seni gördükleri ve duydukları (= kapasiteleri) kadar anlarlar; gördükleri ve duydukları da ancak anladıkları kadardır.” der. Duymanın ve görmenin (= tüm duyuların) ve hatta tüm duyguların ihtiyaçlarla ve aklî kapasite ile çok sıkı ve çok yakın bir ilişkisi vardır.

“... onların kalpleri vardır onunla kavrayamazlar; gözleri vardır onunla göremezler; kulakları vardır onunla işitemezler. İşte onlar hayvanlar gibidirler, hatta onlardan daha da aşağı = edalldirler. Gerçek gafil olanlar da bunlardır.” (7/179.)

Anlayış = kavrayış kapasitemizi  artıramazsak, hayvanlar gibi oluruz. Bizi hayvanlardan ayıran, anlayış = kavrayış = aklî kapasitemizin gücüdür. Bu gücü artırmak da her şeye gücü yeten EN GÜÇLÜ = El-KAVÎ/Y ile kurduğumuz irtibatla mümkündür. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP