BEYÂN
Beyyine, çoğulu beyyinât.
Kelimenin kökü, beyne. Sıfat hâli mübîn; fiil hâli, beyyene, yübeyyinü.
Beyanât (ve beyân), açıklama, demeç; beyyine, açık delil, hüccet, kanıt.
Bizdeki (= dilimizdeki) beyin de Allah-u A’lem, buradan esinli. Beyinsiz beyân, olmaz; olursa, beyyine, beyanât niteliği taşımaz.
Beyne, arasında demek. Ne, neyin arasında?!. Bu, “baktığımız yere ve aradığımız şeye” ve araya/aralığa göre değişir. Baktığımız yer, burası (= bu dünya); aradığımız şey ise, hakikat. Buradan (= bu dünyadan) bakarsak, hakikat, bizimle aradığımız “O/o şey”! arasında; öteden (= öte dünyadan) bakarsak da aynı.
Hakikat nedir?!.
Bizi Hakk’a götüren her şeydir.
Hakk nedir = kimdir?!.
Allah.
Allah ile = Hakk ile bizim aramızda beyyineler (= deliller, burhanlar, hüccetler), beyânlar (= sözler, açıklamalar, âyetler, işaretler), hakikatler var. Bizler, onlar (= beyyine, beyân ve hakikatler) yoluyla O’nu bilebiliyor, tanıyabiliyoruz. O, bize Kendini “doğrudan, bizzat” göstermiyor, bildirmiyor!.
Ötede bile, “Selâm’ün aleyküm, tıbtüm...” (39/73.) “Selâm’ün kavlen min Rabbin Rahîm.” (36/58.) diyecek!; bize açık (= mübîn) beyyinelerle “gelecek, görünecek”! = yine aramızda açık beyyineler olacak.
“Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur; yahut da bir Rasul gönderir de kendi izniyle dilediğini vahyeder. Yüceler yücesi O’dur; hüküm ve hikmet sahibi O’dur.” (42/51.)
Konuşma, beyândır; beyân, beyyinelerle (= açık delillerle, hüccetlerle) olursa, hakikat olur; bu hakikat da bizi Hakk'a götürür, Hakk’la tanıştırır.
Beyyinelere (= açık delillere, hüccetlere) dayanmayan beyânlar (= konuşmalar, açıklamalar, demeçler), bizi Hakk’tan ve hakikatten uzaklaştırır.
Bu yüzden söz (= beyân), havadan, sudan ve ekmekten çok daha değerli, çok daha kıymetlidir.
Beyinsizlerin sözleri (= beyânları), bizi Hakk’tan ve hakikatten uzaklaştırır; ve şeytanlara yakınlaştırır.
Hakikate ve Hakk’a dair söz söylemek için, kılı kırk yarmak (= çook dikkatli olmak) gerekir.
Bizi hakikat ve Hakk’la buluşturacak, tanıştıracak en açık delil (= mubîn beyân, beyyine, beyyinât) Allah’ın Beyânı Kur’an-ı Kerîm'dir. Aklımız, çoğu zaman “araya/arada” sıkışır, iki arada bi derede kalır, Rabbimizle aramızdaki perdeleri (= engelleri) “aşamaz, açamaz” ve bizi karanlıkta (= zulumâtta) bırakabilir. Akla, Allah’ın Beyânı Kur’an-ı Kerîm yol göstermezse (= rehberlik etmezse), akıl da şaşırır ve şeytanlaşır. Şeytan, Rabbinin Beyânına (= Sözüne, Emrine) değil, kendi aklına güvendiği için şeytan olmuştur.
“Allah’ın Resulleri kendilerine açık kanıt içeren açıklayıcı bilgilerle (= beyyinâtla) geldiği zaman, onlar ‘sahip oldukları bilgiye (= ilme) güvenerek’ şımardılar ve kendisi ile alay ettikleri şey onları kuşattı.” (40/83.)
Akıl da, bu açık kanıt içeren açıklayıcı bilgilerle (= beyyinâtlarla, a priori hakikatlerle, beyânlarla) çalışır ve yol alır; onlardan a posteriori bilgiler üretir. A priori bilgiler (= temel) çürükse, a posteriori bilgiler hiçbir işe yaramaz. Akıl (= bilim), a priori bilgileri ispat edemez; bu noktada vahye muhtaçtır. Mü’min 83. âyet, Allah-u A’lem, temeli çürük (= vahiyle temellendirilmemiş) a posteriori bilgiler üreten ve bu bilgilere güvenerek karar veren insanları muhatap alıyor; aksi hâlde, akıl ile vahiy çelişirdi; oysa, aklın da vahyin de kaynağı birdir, ikisi de ilâhîdir.
Akılsızın dini ve (dînî bir) sorumluluğu yoktur.
Akılsızlar, istedikleri gibi beyanât (= demeç) verebilirler; akıllılar ise, o beyanâtların (= açıklamaların, demeçlerin) bir beyyineye (= hüccete, delile, sağlam kanıta) dayanıp-dayanmadığını bilirler ve onlarla kendi aralarına belli bir mesafe (= ara/beyne) koyarlar.
Başlangıçta, şeytanın beyanâtıyla aramıza belli bir mesafe koyamadığımız için buradayız. Yine şeytanî beyanâtlara (= açıklamalara, demeçlere, beyânlara) kulak kabartmaya, onları dinlemeye ve onlara evet demeye (= onlara itaat etmeye) devam ediyoruz!.
Hâlâ akıllanmayacak mıyız?!.
Yorumlar
Yorum Gönder