Kayıtlar

VİCDAN

VİCDAN : KALBİN SIZISI, VİCDAN AZABI İnsan neden yanlış yapar?!. Yanlış yaptığını bildiği hâlde neden bundan vazgeçmez?!. Daha da önemlisi, başlangıçta kendisini rahatsız eden bir davranışı zamanla nasıl olağan karşılamaya başlar?!. Bu sorular bizi insanın yalnızca ne düşündüğünü değil, ne hissettiğini, neyi göze aldığını ve kendi içindeki itirazla ne yaptığını da anlamaya götürür. Vicdan nerede?! Vicdanın insanın neresinde bulunduğunu sorduğumuzda, biyolojik bir organın yerini aramıyoruz. Beyin, insanın düşünme, değerlendirme, hatırlama ve karar verme süreçlerinde rol oynar. Fakat vicdanı yalnızca bu süreçlerin biyolojik mekanizmasına indirgemek, onun ahlâkî anlamını açıklamaya yetmez. Gündelik dilimizde vicdanın yeri kalptir. Birinin acısını yüreğimizde hisseder, haksızlık karşısında kalbimizin sızladığını söyleriz. Bir başkasının acısına duyarsız kalan kişiyi de kalpsizlikle suçlarız. Üstelik kalpsiz derken çoğu zaman vicdansız demek isteriz. Bu dilsel ilişki, kalbi yalnızca duygula...

EŞİTLİK

EŞİTLİK : FARKLILIKLARIMIZ KARŞISINDAKİ SORUMLULUĞUMUZ Mesele, Farklılıktan Çok Ona Verdiğimiz Anlamdır İnsanlar arasında ekonomik ve biyolojik farklılıklar vardır. Kimi daha fazla, kimi daha az rızka sahiptir. Bu farklılığı görmek başka, onu insanın üstünlüğünün kanıtı saymak başkadır. Bir de daha temel bir soru var : Allah’ın verdiği nimeti kabul ettiğini söyleyen insan, o nimetin gerektirdiği sorumluluğu reddedebilir mi?!. Nahl sûresinin 71. âyeti, bu soruyu düşünmemiz için önemli bir başlangıç noktasıdır. Nahl 71 : وَاللّٰهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ فِي الرِّزْقِ ۚ فَمَا الَّذِينَ فُضِّلُوا بِرَادِّي رِزْقِهِمْ عَلَىٰ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَهُمْ فِيهِ سَوَاءٌ ۚ أَفَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ Anlamı : “Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Kendilerine fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere, kendileriyle onda eşit olacakları şekilde geri verecek değillerdir. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?!.” Âyetin ikinci bölümündeki ifa...

TAHİYYÂT VE TEŞEHHÜD

TAHİYYÂT VE TEŞEHHÜD Şehâdetten Selâmlı Hayata Tahiyyât ve teşehhüd, namazın oturuşunda okuduğumuz sözlerden ibaret midir; yoksa bu sözler, insanın nasıl bir hakikate tanıklık edeceğini, nasıl bir hayat yaşayacağını ve bu hayatın sonunda neyle karşılaşılacağını mı anlatmaktadır?!. Bu iki kavramı birlikte düşündüğümüzde, önümüzde yalnızca bir ibadet metni değil, şehâdetten hayata, hayattan selâma uzanan bir anlam zinciri belirir. 1. ŞEHÂDET : DOĞRU ÇİZGİYİ BELİRLEMEK Şehâdet, tanıklık etmek ve tanıklığını dile getirmektir. Ancak söz konusu olan, herhangi bir olay hakkındaki tanıklık değildir. Eşhedü en lâ ilâhe illallah dediğimizde Allah’tan başka ilâh olmadığını; ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh dediğimizde Muhammed’in O’nun kulu ve Elçisi olduğunu tanıklığımızla ilan ederiz. Bu tanıklık, hayatın ölçüsünü belirler. Allah’ı ilâh ve Rabb olarak tanımak, hayatı O’nun gösterdiği hakikat ve ölçüler doğrultusunda kurmayı gerektirir. Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasulü/Elçisi old...

BİLGİ, NEREDE İŞE YARAR?!

BİLGİ, NEREDE İŞE YARAR?! Bilmek mi, yaşamak mı?! İnsan, dünyaya geldiğinde hiçbir şey bilmez. Rabbimiz Nahl sûresinin 78. âyetinde şöyle buyurur :  “Allah sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmez hâlde çıkardı. Şükredesiniz diye size işitme, görme ve gönüller verdi.” İnsan, bilgi sahibi olarak doğmaz; fakat bilgi edinmesini sağlayacak imkânlarla donatılmıştır. İşitir, görür, düşünür, öğrenir. Edindiği bilgiler sayesinde önündeki seçenekleri değerlendirir, tercihler yapar ve hayatını şekillendirir. Ne var ki insanın bilgiyle ilişkisi ömrünün sonuna kadar aynı şekilde sürmez. Nahl sûresinin 70. âyeti, uzun ömür verilen kimi insanların, bir zamanlar bildiklerini artık bilemeyecek duruma getirilebileceğini bildirir. İnsanın hiçbir şey bilmeden dünyaya gelmesi ve ömrünün sonunda bildiklerini kaybedebilmesi, bilginin işlevi üzerine düşünmemizi gerektirir. Rabbimiz insana bilgiyi, ölümden sonra hatırlasın diye mi veriyor; yoksa bu dünyada nasıl yaşayacağını belirleyebilsin diye...

İBÂDETLERE YÜKLEDİĞİMİZ FONKSİYON

İBÂDETLERE YÜKLEDİĞİMİZ FONKSİYON Münâfikûn Sûresi 63/9-11 Üzerine Bir Okuma 1. İBÂDET EDİYORUZ; PEKİÎ, NE İÇİN?!. İbâdet ediyoruz. Namaz kılıyor, duâ ediyor, zikirle meşgul oluyor, oruç tutuyoruz. Pekiî, bütün bunları niçin yapıyoruz?!. İbâdetlerimize nasıl bir işlev yüklüyoruz?!. Bu soru ilk bakışta yadırgatıcı gelebilir. Çünkü ibâdet etmenin kendisini yeterli bir cevap olarak görmeye alışmış olabiliriz. Oysa bir davranışın yapılmasıyla o davranışa yüklenen işlev aynı şey değildir. İnsan Allah’a kulluk etmek için ibâdet edebilir. Fakat ibâdetlerini, gündelik hayatın yükü altında bunaldığında rahatlamak, huzur bulmak, yeniden güç kazanmak ve mevcut hayatını sürdürebilmek için de yapabilir. Her iki durumda da dışarıdan bakıldığında aynı ibâdetler görülür. İnsan namaz kılar, duâ eder, zikir yapar. Ancak bu ibâdetlerin hayatındaki yeri ve işlevi farklı olabilir. Birinde ibâdet, hayatın yönünü belirleyen ölçüdür. Diğerinde ise insanın kendi belirlediği hayatı daha rahat sürdürebilmesinin ...

TAHİYYETÜHÜM FÎHÂ SELÂM

TAHİYYETÜHÜM FÎHÂ SELÂM NASIL BİR HAYAT HEDEFLİYORUM?! 1. TAHİYYE NE DEMEKTİR?! Bir kelimenin bugün yaygın olarak kullanılan anlamını bilmek, onun tarih boyunca taşıdığı bütün anlamları bildiğimiz anlamına gelmez. Bazen bir kelime zaman içinde anlam alanını daraltır; bazen de ilk bakışta görünmeyen anlam katmanları, eski metinlere başvurduğumuzda yeniden belirginleşir. Tahiyye (تَحِيَّة) kelimesi de böyledir. Günümüzde bu kelime denildiğinde öncelikle selâmlama, selâm verme anlaşılır. Nitekim Kahire Arap Dil Kurumu’nun el-Mu’cemü’l Vasît adlı sözlüğünde kelimenin karşılığı es-selâm olarak verilir. Fakat klasik sözlüklere başvurduğumuzda daha geniş bir anlam alanıyla karşılaşırız. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l Kur’ân adlı eserinde tahiyye kelimesini hayat köküyle ilişkilendirir. Açıklamasının özü şudur : Tahiyye, “hayyâkellah” yani “Allah sana hayat versin, seni yaşatsın” demekle ilişkilidir. Başlangıçta bir bildirim niteliği taşıyan bu ifade, zamanla duâ ve temenni anlamı...

İÇERİDEKİ DARLIK, DIŞARIDAKİ YIKIM

İÇERİDEKİ DARLIK, DIŞARIDAKİ YIKIM İnsanlığın korku, güvensizlik ve adâletsizlik döngüsü üzerine İnsanlık bugün kendisini korumak için tarihin en gelişmiş silahlarını üretiyor, en karmaşık güvenlik sistemlerini kuruyor, gözetim teknolojilerine ve savunma mekanizmalarına akıl almaz kaynaklar ayırıyor. Ordular büyüyor, silahlar gelişiyor, kameralar çoğalıyor, sınırlar tahkim ediliyor. Devletler güvenlikten, insanlar huzurdan söz ediyor. Pekiî, bütün bunlara rağmen dünya neden kendisini giderek daha güvensiz hissediyor?!. Korumak için kurduğumuz düzenler çoğaldıkça korunma ihtiyacımız da çoğalıyorsa, ortada yalnızca bir güvenlik sorunu değil, daha derin bir insanlık sorunu var demektir. Asıl soru, kaç veya ne kadar güçlü silahımız olduğu değil; neden bu kadar çok silaha ihtiyaç duyduğumuzdur. Kaç kamerayla izlendiğimiz değil; birbirimize neden güvenemediğimizdir. Kaç güvenlik görevlisi çalıştırdığımız değil; insanın insana neden bu kadar büyük bir tehdit olarak görünmeye başladığıdır. Çün...

ÂLEMİN EZELÎLİĞİ VE EBEDÎLİĞİ MESELESİ

ÂLEMİN EZELÎLİĞİ VE EBEDÎLİĞİ MESELESİ Yaratılmışlık, Zaman ve El-Bâkî Olan’ın Mutlaklığı Üzerine 1. Mesele yalnızca âlemin ne zaman başladığı değildir Âlemin ezelî olup olmadığı meselesi, ilk bakışta felsefenin zaman ve varlık üzerine yürüttüğü teorik bir tartışma gibi görünebilir. Oysa meselenin merkezinde, Allah tasavvurumuz vardır. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki sınırı nerede çizdiğimiz, ezelîlik ve ebedîlik kavramlarını nasıl anladığımızla doğrudan ilişkilidir. Bir varlık ezelî midir?!. Ebedî midir?!. Yaratılmış olduğu hâlde ezelî olabilir mi?!. Ezelî olmayan bir varlık ebedî olabilir mi?!. Allah bir varlığa ebediyet verirse bu, o varlığın kendiliğinden ebedî olduğu anlamına mı gelir?!. Bu soruların cevapları birbirine karıştırıldığında, yaratılmış olanla Yaratıcı arasındaki ontolojik ayrım da bulanıklaşır. Önce temel kavramları birbirinden ayıralım. Ezelîlik , başlangıcı olmamayı; ebedîlik , sonu olmamayı ifade eder. Ancak bu iki kavramın yalnızca zaman bakımından kullanılması...

ZAMANIN DA BİR ECELİ VAR

ZAMANIN DA BİR ECELİ VAR! Sâat, Dehr ve Yaratılmışlığın Sınırı 1. SÂAT YOLDA MI?! Kur’an’da iki ifade, zaman ve kıyamet hakkındaki alışılmış tasavvurumuzu sorgulamamıza vesile olabilir. Hicr 85’te : “İnne-s sâate leâtiyetün.” = “Şüphesiz sâat gelmektedir.” Nahl 1’de ise : “Etâ emrullah.” = “Allah’ın emri geldi.” denir. Muhammed Hamidullah’ın bu ifadeleri “sâat yolda” ve “emir yolda” biçiminde çevirmesi, dikkatimizi yaklaşma fikrine çekiyor. Bu, kelimelerin tek mümkün sözlük karşılığı olmasa da üzerinde düşünmeye değer bir yorumdur. Pekiî, kıyamet bize mi yaklaşıyor, biz mi kıyamete yaklaşıyoruz; yoksa her ikisi de içinde bulunduğumuz yaratılmış düzenin bir sona doğru ilerlemesiyle mi ilgilidir?!. Bu soruyu sormak, kıyameti yalnızca gelecekte, mevcut zaman çizgisi üzerinde gerçekleşecek büyük bir olay olarak tasavvur etmekten farklıdır. Belki de asıl soru şudur : Sâat, zamanın içinde gerçekleşecek son olay mıdır; yoksa alıştığımız zaman düzeninin de sonunu içeren bir eşik midir?!. Bu, h...