TEKMİL

TEKMİL VERMEK, AKLI KİRAYA VERMEKTİR

Bir insanın kendi düşüncesi olmayan bir düşünceyi savunması kadar tuhaf çok az şey vardır. Daha da tuhafı, bunu yaparken insanın kendisini düşünen biri zannetmesidir. Oysa düşünmek, 

• Bir cümleyi tekrar etmek değildir.

• Bir fikri ezberlemek değildir.

• Bir otoritenin sözünü sahiplenmek değildir.

• Bir topluluğun kanaatini “benim kanaatim” diye ilan etmek hiç değildir.

• Atalardan sorgulanmadan miras alınan düşünce, bizim düşüncemiz değildir.

Düşünmek, kişinin düşünceyi kendi aklından geçirmesidir.

İşte bu yüzden insanın kendisine zaman zaman rahatsız edici bir soru sorması gerekir : Gerçekten ben mi düşünüyorum; yoksa bana verilmiş bir düşünceyi mi taşıyor, savunuyorum?!.

Çünkü insan, aklını yalnızca para karşılığında kiraya vermez.

• Bazen geleneğe verir.

• Bazen lidere.

• Bazen ideolojiye.

• Bazen cemaate.

• Bazen akademik otoriteye.

• Bazen mezhebe.

• Bazen de bir tefsire.

Ve insan, aklını kiraya verdiğinde çoğu zaman bunun farkına bile varmaz. Çünkü kiracı, zamanla kiraladığı düşünceyi kendi evi zannetmeye başlar.

I. SEKÜLER DİNİN TEKMİLİ

Aradan 100 yıllar geçer. Yöneticiler değişir. Hükümetler değişir. Partiler değişir. Fakat “kurucu anlatı” yaşamaya devam eder ve yılın belirli günlerinde bu yöneticiler kurucu iradeye tekmil vermek için huzura çıkar.

Tarih hafıza olmaktan çıkıp kutsallık kazanır.

Kurucu şahsiyet insan olmaktan çıkıp dokunulmaz hâle gelir.

Kurucu sözler, tartışılabilir düşünceler olmaktan çıkıp mutlak doğrular gibi kullanılmaya başlanır.

Eleştiri, düşünce faaliyeti olmaktan çıkarılıp ihanet gibi görülmeye başlanır.

İşte burada başka bir şey ortaya çıkar : Seküler din.

Bu dinin de 

• Kutsalları vardır.

• Sembolleri vardır.

• Törenleri vardır.

• Anma günleri vardır.

• Kutsal zamanları vardır.

• Ve… tekmili vardır.

O günlerde verilen tekmil yalnızca bir tören değil, aynı zamanda sembolik olarak bir bağlılık beyanıdır.

• “Buradayız.”

• “Unutmadık.”

• “Devraldığımız mirası sürdürüyoruz.”

Bunların hiçbiri tek başına problem değildir; problem, tekmilin aklın yerine geçmesidir. Çünkü bir noktadan sonra insan şöyle demeye başlar : “Kurucu irade, lider böyle düşündü.” Ve hemen ardından “ben de böyle düşünüyorum.”

Peki neden?!.

Doğru olduğuna kanaat getirdiğim için mi, yoksa o söylediği için mi doğru kabul ediyorum?!.

İşte soru burada başlar.

Bir insanı sevmek başka şeydir, bir insana minnet duymak başka.

Bir insanın tarihsel büyüklüğünü kabul etmek başka, onun düşüncelerini benimsemek başka.

Ama “o söylediği için doğrudur” demek bambaşka bir epistemik tavırdır. Çünkü burada düşünce artık delilinden değil, sahibinden güç almaktadır. Ve insan artık farkında olmadan kendi aklını bir başkasına teslim etmektedir.

II. AYNI AYNAYI DİĞER TARAFA ÇEVİRELİM

Şimdi aynı aynayı dindar insana çevirelim.

Seküler insan, “o böyle söyledi.”

Dindar insan, “imam, âlim böyle söyledi.”

Birincisi, “kurucu lider böyle yaptı.”

İkincisi, “selef böyle yaptı.”

Birincisi, “o bizim kurucu liderimiz/önderimiz.”

İkincisi, “o bizim mezhebimizin, cemaatimizin, tarikatimizin imamı/lideri/şeyhi.”

Birincisi, “kurucu böyle düşündü; bizim de böyle düşünmemiz gerekir.”

İkincisi, “mezhep kurucu imamımız böyle buyurdu; bizim görevimiz de onu taklit etmektir.”

İşte burada durmamız gerekir.

Çünkü bir imam buyruk vermez; içtihat eder.

İmam da insandır.

Vahiy almaz.

Masum değildir.

Mutlak bilgi sahibi değildir.

Kur'an’ın yerine geçmez.

O, kendi zamanının bilgisi, şartları, soruları ve imkânları içinde hakikati anlamaya çalışan bir insandır.

Bu onun değerini azaltmaz; tam tersine, içtihadın anlamını doğru yere koyar.

İçtihat, hakikatin kendisi değil, hakikati arama çabasıdır. Dolayısıyla, “imam böyle içtihat etti” demek başka şeydir; “imam böyle dedi; artık bizim düşünmemize gerek yok” demek bambaşka bi şeydir.

İlkinde ilim vardır; ikincisinde taklit.

III. TAKLİT Mİ, TAHKİK Mİ?!.

Burada bütün mesele iki kelimeye düğümlenir : TAKLÎD ve TAHKÎK.

Taklit, başkasının ulaştığı sonucu, onun gerekçelerini yeniden kurmadan benimsemektir.

Tahkik ise iddiayı kaynağına, deliline, bağlamına ve hakikatle ilişkisine kadar araştırmak; onu kendi aklının, vicdanının ve hayatının içinde sınamaktır.

Taklit : “Böyle denildi.”

Tahkik : “Neden böyle denildi?!.”

Taklit : “İmam böyle içtihat etti.”

Tahkik : “Hangi delillerden ve şartlardan hareketle böyle içtihat etti?!.”

Taklit : “Âlimler böyle anladı.”

Tahkik : “Neden böyle anladılar, başka türlü anlamak mümkün değil miydi?!.”

Taklit : “Bize böyle öğretildi.”

Tahkik : “Bunun dayanağı nedir?!.”

Taklit : “Atalarımız böyle yaptı.”

Tahkik : “Atalarımızın yaptığı veya bıraktığı miras, hakikatin ölçüsü müdür?!.”

Tahkik yalnızca “neden” diye sormak değildir. Çünkü tahkik, sonunda insanı sorumlulukla baş başa bırakır.

IV. TAHKİK, İMANIN VAROLUŞSAL SORUMLULUĞUDUR

İşte burada tahkikin gerçek anlamına ulaşıyoruz.

Tahkik, yalnızca bir düşünceyi doğrulamak değil, inandığımız şeyin sorumluluğunu kendi varlığımızla üstlenmektir.

İman, başkasının imanını ödünç almak değildir.

Bir insan, “babam/atam böyle inanıyordu” diyebilir ama bu onun imanı değildir.

“Âlim böyle söyledi” diyebilir ama bu onun tahkiki değildir.

“Mezhebimiz böyle kabul ediyor” diyebilir ama bu onun varoluşsal tercihi değildir.

“Toplumumuz böyle inanıyor” diyebilir ama bu onun kendi hakikat yürüyüşü değildir.

Çünkü iman, insanın bütün varlığına dokunan bir varoluş meselesidir.

İnsan, neye inanıyorum kadar, niçin inanıyorum sorusunu da taşımalıdır.

Ve çok daha önemlisi, “inandığım şey beni nasıl bir insana dönüştürüyor?!.”

İşte tahkik burada başlar ve hayatın içine girer.

Tahkik edilmiş iman, yalnızca bilinen bir iman değil, aynı zamanda yaşanan bir imandır.

Sorumluluk üstlenen bir imandır.

Kararlarına yansıyan bir imandır.

Ahlâkına yansıyan bir imandır.

İlişkilerine yansıyan bir imandır.

Hayatını değiştiren bir imandır.

Bu yüzden tahkik, iman hakkında düşünmek değil yalnızca; imanının sorumluluğunu da üstlenmektir.

V. KUR'AN’I ANLAMAK DA TAHKİKTİR

Şimdi aynı ölçüyü Kur'an’a uygulayalım.

Kur'an’ı daha önce onlar anlamışlar; benim onların anladığını anlamam yeter.”

Bu cümle ilk bakışta tevazû ve had bilirlik gibi görünebilir.

Fakat dikkat! : Bu, benim anlama sorumluluğumu başkasına devretmem olabilir.

Tefsir mirası değerlidir.

Âlimlerin birikimi değerlidir.

Mezheplerin düşünce tarihi değerlidir.

Geçmişin yorumlarını bilmek gerekir fakat bir başkasının Kur'an anlayışını bilmek, Kur'an’ı anlamakla eşdeğer değildir.

Tefsir benim için harita olabilir ama yürüyüşün kendisi değildir.

Âlim bana yol gösterebilir ama benim yerime yürüyemez.

İmam bana bir içtihat bırakabilir ama benim yerime inanamaz.

Ve Kur'an beni sürekli yeniden muhatap eder : “Onlar Kur'an’ı tedebbür etmiyorlar mı?!.” (Nisâ 4/82; Muhammed 47/24.)

Bu soru geçmişte yaşamış insanlara sorulmuş ve bitmiş bir soru değildir.

Bugün bana da sorulmaktadır.

Dolayısıyla “onlar anlamış; benim anlamama gerek yok” diyemem.

Onların ne anladığını bilmeliyim ama orada duramam.

• Sormalıyım.

• Düşünmeliyim.

• Karşılaştırmalıyım.

• Bağlamı araştırmalıyım.

• Gerekçeyi görmeliyim.

Ve sonunda ben anlamalıyım. Çünkü hesap verecek olan benim.

VI. “YA ATALARIMIZ YANILIYORSA?!.”

Kur'an’ın atalar konusundaki itirazı burada bütün ağırlığıyla karşımıza çıkar.

Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde, hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” derler ve ardından, “ya ataları bir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış idiyseler?!.” denir. (Bakara 2/170.)

İşte bu soru yalnızca geçmişte yaşayan putperestlere sorulmuş bir soru değildir.

Bu soru bugün de sorulabilir.

O atalar biyolojik atalar kadar fikrî atalardır da.

O atalar, bizi bizden önce düşünmüş olan herkestir.

• Kurucular.

• Âlimler.

• Filozoflar.

• İmamlar.

• İdeologlar.

• Önderler.

Ve her çağın sorusu şudur : “Ya yanılıyorlarsa?!.”

Bu soru atalara saygısızlık değil, akletmenin başlangıcıdır. Çünkü hiçbir insan hakikatin sahibi değildir.

VII. DÜŞÜNCE OLMAYAN DÜŞÜNCELER

İşte burada çok tuhaf bir insanlık hâliyle karşılaşırız.

İnsan, başkasının düşüncesini tekrar eder; sonra da o tekrarı kendi düşüncesi zanneder.

• Bir sloganı ezberler.

• Bir hükmü öğrenir.

• Bir cümleyi sürekli kullanır.

• Bir otoriteye yaslanır.

• Ve sonra ben böyle düşünüyorum, der.

Oysa belki de düşünmüyor, sadece taşıyordur.

İşte buna düşünce olmayan düşünce diyebiliriz.

Dışarıdan bakıldığında düşüncedir; içeride ise yalnızca devralınmış bir kanaattir.

Ve insanın en büyük yanılgılarından biri şudur : Bir düşünceye sahip olmakla, o düşünceyi üretmiş olmak arasındaki farkı görememek.

Bir düşünceyi başkasından öğrenebilirim ama onu kendi düşüncem yapabilmem için akletmem = aklen sindirmem gerekir.

VIII. SEKÜLER DİN DE, DÎNÎ GELENEK DE BİZİ SINAR

Burada artık mesele “sekülerler kötü, dindarlar iyi” değildir; tam tersine her iki taraf da aynı sınavın içindedir.

Seküler insanın putu, kurucu-lider olabilir.

Dindar insanın putu, âlim olabilir.

Seküler insan, “kurucu lider böyle dedi” diyebilir.

Dindar insan, “imamım, şeyhim böyle söyledi” diyebilir.

İkisinin de karşısına aynı soru çıkar : “Pekiî sen ne düşünüyorsun?!.”

Ama hemen ardından ikinci bir soru gelmelidir : “Neden?!.”

Çünkü, taklit, taraf değiştirmekle ortadan kalkmaz.

Seküler bir dogmadan çıkıp dînî bir dogmaya girmek özgürleşmek değildir.

Bir otoriteyi bırakıp başka bir otoriteye teslim olmak özgürleşmek değildir.

Aklın özgürlüğü, otoritesiz kalmak da değil; otoriteleri mutlaklaştırmamaktır.

IX. TEVHÎD VE AKLIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Burada Tevhid’in çok önemli bir boyutu ortaya çıkar.

Tevhîd : Allah’tan başka ilâh yoktur, demektir ama bunun insan hayatındaki sonuçlarından biri de şudur : Hiçbir insan mutlaklaştırılamaz.

• Hiçbir âlim.

• Hiçbir imam.

• Hiçbir kurucu.

• Hiçbir lider.

• Hiçbir mezhep.

• Hiçbir gelenek.

• Hiçbir ideoloji.

• Hiçbir yorum.

• Hiçbir insan düşüncesi.

Çünkü mutlaklık insana ait değildir. Bu nedenle Tevhîd, insanı yalnızca putlardan değil; insanları putlaştırmaktan da özgürleştirir.

Ve belki daha da önemlisi Tevhîd, insanın aklını yeniden kendisine teslim eder. Çünkü Allah’a kul olan insanın başka insanlara düşünsel kulluk yapması bir çelişkidir.

X. TAHKÎK, GEÇMİŞİ REDDETMEK DEĞİLDİR

Burada bir yanlış anlaşılmayı da ortadan kaldıralım.

Tahkik :

• Geçmişi çöpe atmak değildir.

• Kurucuları yok saymak değildir.

• Âlimleri küçümsemek değildir.

• Mezhepleri reddetmek değildir.

• Tefsir mirasını değersiz görmek değildir.

Tam tersine geçmişi bilmek, tahkikin malzemesidir ama geçmişin önünde diz çökmek, tahkik değildir.

Kurucudan öğren ama kurucunun yerine düşünme.

Âlimi oku ama âlimin yerine akletme.

İmamın içtihadını incele ama içtihadı vahiy hâline getirme.

Tefsiri oku ama tefsiri Kur'an’ın yerine koyma.

Geleneği bil ama geleneği hakikatin ölçüsü hâline getirme.

Çünkü vefâ, teslimiyet değildir.

Ve saygı da, sorgulanamazlık değildir.

XI. HER GÜN VERİLEN TEKMİL

Seküler dinin tekmili yalnızca yılın belli günlerinde verilmez.

Dindar zihnin tekmili de yalnızca dînî merasimlerde verilmez.

Tekmil her gün verilebilir.

Bir sloganla.

Bir alıntıyla.

“Büyük/ler böyle demişle.”

“Bizim gelenekte böyleyle.”

“Âlimler böyle anlamış, sen daha iyisini mi biliyorsunla.”

“Kurucu böyle istemişle.”

Ve tekmilin en kısa biçimi : “Ben de böyle = senin gibi düşünüyorum.”

Oysa insanın kendisine sorması gereken soru : “Gerçekten ben mi düşünüyorum; yoksa bana verilmiş bir düşünceyi mi taşıyorum, savunuyorum?!.”

Ve Kur'an söz konusu olduğunda, “gerçekten Kur'an’ı mı anlamaya çalışıyorum; yoksa Kur'an hakkında daha önce bana söylenmiş olanları mı tekrar ediyorum?!.”

Ve nihayet, “inandığım şey gerçekten benim imanıma dönüşmüş mü; yoksa bana miras bırakılmış bir inancı mı yaşıyorum?!.”

XII. TAHKİKİN SONUCU : KENDİ VARLIĞIMIN SORUMLULUĞU

Tahkik burada yeniden tanımlanmalıdır.

Tahkik, başkasının yanlışını bulmam değil, kendi doğrumdan da emin olmaya çalışmamdır.

Tahkik, her şeyi reddetmem değildir, neyi neden kabul ettiğimi bilmem ve kabul ettiğimin sorumluluğunu taşımamdır.

Tahkik, özgün görünmem değildir, hakikat karşısında sahici olmamdır.

Ve nihayet tahkik, imanımı başkasından ödünç almam değil; kendi varlığımla bu imanı üstlenmemdir.

Bu yüzden tahkik edilmiş iman, sadece bilinen değil, yaşanan; sadece savunulan değil, sorumluluğu üstlenilen; sadece söylenen değil, insanı dönüştüren imandır.

İmanım bana ait olacaksa, sorumluluğu da bana ait olmalıdır.

XIII. AKLI GERİ ALMAK 

Mesele, seküler mi kalacağız, dindar mı olacağız meselesi değildir. 

Belki de insanın hayatındaki en önemli tekmil : Bir lidere, bir kurucuya, bir ideolojiye, bir âlime veya bir mezhebe verdiği tekmil değil, insanın gerçekte/n kime tekmil vereceğidir. Çünkü tekmil, yalnızca “buradayım” demek değil, kime bağlı olduğunu da bildirmektir.

İşte burada bütün yollar birleşir.

Seküler din, “kurucu lider böyle söyledi” der.

Taklitçi din, “imam, âlim böyle içtihat etti” der.

Gelenek, “atalarımız böyle yaptı” der.

İdeoloji, “biz böyle düşünüyoruz” der.

Ve insan her defasında, “ben de böyle düşünüyorum” der/diyebilir.

Ama tahkik, insanı durdurur ve sorar : “Gerçekten ben mi böyle düşünüyorum?!.”

Sonra bir adım daha atar : “Neden böyle düşünüyorum?!.”

Sonra daha derine iner : “İnandığım şey gerçekten benim imanıma dönüşmüş mü?!.”

Ve nihayet en temel soruya ulaşır : “Aklımı kime teslim ediyorum?!.”

İşte burada çok önemli bir ayrım vardır.

Aklı bir insana teslim etmek, aklı kiraya vermektir.

Aklı kendine mutlak ölçü yapmak ise aklı putlaştırmaktır.

Tevhîd, ikisini de reddeder. Çünkü Tevhîd, aklı başkasının esaretinden kurtardığı gibi, aklı kendi kendisinin ilâhı olmaktan da kurtarır.

Bu yüzden :

Aklını kiraya verme ama onunla da yetinme.

Aklını mutlaklaştırma, çünkü akıl değerlidir ama ilâh değildir.

Akıl sorumludur ama mutlak değildir.

Akıl araştırır, sorgular, karşılaştırır, ayırt eder, anlamaya çalışır fakat hakikatin sahibi olduğunu iddia etmez, edemez.

İşte bu yüzden aklını kullan, tahkik et fakat aklını kendi nefsinin emrine verme.

Aklını :

• Lidere teslim etme.

• Kurucuya teslim etme.

• İdeolojiye teslim etme.

• Cemaate, şeyhe teslim etme.

• Âlime teslim etme.

• Mezhebe teslim etme.

• Geleneğe teslim etme.

• Ve nihayet kendi nefsine bile teslim etme.

Çünkü insanın aklı, kendisine verilmiş bir emanettir. Ve emanet, Sahibinden başkasına teslim edilemez.

Bu nedenle, aklı Allah’ın emrine vermek, aklı kapatmak değil, tam tersine aklı Allah adına konuştuğunu iddia eden insanların emrine vermemektir. Çünkü :

• Allah adına konuştuğunu söyleyen insan ile Allah aynı değildir.

• Âlim ile vahiy aynı değildir.

• İmam/lider ile Kur'an aynı değildir.

• Mezhep ile hakikat aynı değildir.

• İdeoloji ile hakikat aynı değildir.

• İnsan ile Mutlak aynı değildir.

• Mutlaklık insana ait değildir.

XIV. TAHKİKİN SON NOKTASI

İşte tahkik burada tamamlanır.

Tahkik : “Ben kendi aklımın sahibiyim” demek değildir. Daha doğrusu : “Aklımdan sorumluyum; fakat aklım mutlak değildir” demektir.

Tahkik, başkasının düşüncesini reddetmek değil, 

• Onu anlamaktır.

• Sorgulamaktır.

• Delilini araştırmaktır.

• Bağlamını görmektir.

• Gerekçesini anlamaktır.

• Ve sonra kendi varlığımla sorumluluğu üstlenmektir.

Bu yüzden tahkik yalnızca epistemolojik bir faaliyet değil, imanının varoluşsal sorumluluğudur.

İnsan :

• Başkasından öğrenebilir.

• Başkasından ilham alabilir.

• Başkasının tecrübesinden yararlanabilir.

Ama 

• Başkasının yerine akledemez.

• Başkasının yerine iman edemez.

• Başkasının yerine yaşayamaz.

Çünkü sonunda tekmili ben vereceğim, sorumluluğu da ben taşıyacağım.

XV. VE SON TEKMİL

O hâlde :

Aklımı kiraya vermemeliyim.

Aklımı mutlaklaştırmamalıyım.

Tahkik etmeliyim.

Kendi imanımın varoluşsal sorumluluğunu üstlenmeliyim.

Ve sonunda tekmili insana değil, Allah’a vermeliyim.

Çünkü :

• Lider değişir.

• Kurucu ölür.

• Hükümet değişir.

• Âlim gelir, âlim gider.

• İmamın içtihadı başka bir imam tarafından yeniden değerlendirilir.

• Mezhepler değişen tarihsel şartlar içinde farklı yorumlar üretir.

• Gelenek dönüşür.

• İdeolojiler doğar ve ölür.

Ama hakikat, insanların değişmesiyle değişmez.

Ve insanın görevi, bir insana bağlanarak hakikati bulduğunu zannetmek değil; hakikati arayarak Allah’a bağlanmaktır.

İşte gerçek özgürlük burada başlar.

Özgürlük, başkasının düşüncesinden kurtulmamla değil; kendi düşüncemi de mutlaklaştırmamakla mümkün.

İşte gerçek Tevhîd burada görünür.

• İnsana kulluktan kurtulmak.

• Nefse kulluktan kurtulmak.

• İdeolojiye kulluktan kurtulmak.

• Geleneğe kulluktan kurtulmak.

• Ve yalnızca Allah’a kulluk etmek.

Bu yüzden son sözümüz belki de şu cümleler olmalı :

AKLINI KİRAYA VERME!.

AKLINI MUTLAKLAŞTIRMA!.

TAHKİK ET!.

AKLINI ASIL SAHİBİNİN EMRİNE VER!.

VE TEKMİLİNİ YALNIZCA ALLAH’A VER!.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK