ANKEBÛT : HANGİ EVİ İNŞÂ EDİYORUZ?!.

ANKEBÛT : HANGİ EVİ İNŞÂ EDİYORUZ?!.

Kur'an’ın Ankebût sûresinin 41. âyetinde insanın Allah’tan başka velîler edinmesi, örümceğin kendisine bir ev edinmesine benzetilir :

مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا ۖ وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنكَبُوتِ ۖ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Allah’tan başka velîler edinenlerin durumu, kendisine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Şüphesiz evlerin en zayıfı örümceğin evidir; keşke bilselerdi.”

Bu âyet, ilk bakışta örümcek ve ağı hakkında bir benzetme gibi görünür. Fakat âyetin asıl konusu örümcek değildir. Asıl konu insanın kendisine hangi sığınağı, hangi dayanağı ve hangi velâyet ilişkisini kurduğudur.

1. ÖRÜMCEK AĞI DEĞİL, ÖRÜMCEĞİN EVİ

Burada çok önemli bir ayrım vardır.

Âyet, “örümceğin ipliği en zayıf şeydir” demez; “örümceğin evi, evlerin en zayıfıdır” der.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü örümcek ipeği, bazı türlerinde olağanüstü mekanik özelliklere sahip, son derece ilginç bir biyolojik malzemedir. Dolayısıyla meseleyi “örümcek ipliği zaten zayıftır” düzeyine indirgemek, teşbihin derinliğini kaçırmaktır.

Malzeme ile yapı aynı şey değildir.

Bir malzeme güçlü olabilir; fakat o malzemeden meydana getirilen yapı, başka bir ölçekte zayıf olabilir.

İşte burada Ankebût 41’in çarpıcı paradoksu ortaya çıkar : Malzeme güçlü olabilir; fakat yapı zayıf olabilir.

Örümceğin ipeği güçlü olabilir; fakat onunla kurduğu “ev”, insan için gerçek anlamda bir sığınak değildir. Demek ki bir şeyin parçalarının güçlü olması, bütünüyle güçlü olduğu anlamına gelmez.

Bu durum insan hayatında da böyledir.

Bir sistemin parçası para olabilir, bilgi olabilir, teknoloji olabilir, iktidar olabilir, kurum olabilir, insan ilişkileri olabilir. Bunların her biri kendi alanında güçlü olabilir.

Fakat soru şudur : Bütün bunlarla nasıl bir yapı kuruyorsun?!.

Çünkü mesele yalnızca malzemenin niteliği değil, malzemenin hangi yapı içinde ve hangi amaçla örgütlendiğidir.

2. BEYT/EV VE VELÎ : İKİSİ DE SIĞINAK

Âyette son derece dikkat çekici bir paralellik vardır.

Önce :

اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ

Allah’tan başka velîler edindiler.”

Ardından :

اتَّخَذَتْ بَيْتًا

“[Örümcek] bir ev edindi.”

Her iki ifadede de aynı fiil kullanılır : ittehaze = اتَّخَذَ edinmek, kendisine almak, oluşturmak.

İnsan velî edinir.

Örümcek beyt edinir.

Bu paralellik, teşbihin merkezini gösterir. Çünkü ev de velî de bir sığınma ihtiyacına cevap verir.

Ev insanın bedenini barındırır; dış etkilerden korur.

Velî ise insanın kendisi için bir yakınlık, yardım, koruma ve dayanma ilişkisi oluşturur.

Bu yüzden şöyle diyebiliriz : Ev bedeni barındırır/korur; dost beni barındırır/korur.

İnsan yalnızca fiziksel bir bedene sahip değildir. Aynı zamanda güvenmek, dayanmak, ait olmak ve sığınmak isteyen bir varlıktır.

Fakat burada Kur'an’ın uyarısı başlar : Bir şeyi sığınak edinmek, onun gerçekten sığınak olduğu anlamına gelmez.

3. “MİN DÛNİLLÂH” : DOSTLUĞUN DEĞİL, MUTLAKLAŞTIRMANIN SORUNU

Ankebût 41’de mesele insanlarla dostluk kurmak değildir.

Kur'an insana : “İnsanları dost edinmeyin” dememektedir.

İnsan insana yardım eder, insan insana güvenir, insan insana dost olur, insan insana merhamet eder.

Sorun başka yerdedir : Allah’ın dûnunda velî edinmek.

Buradaki “min dûnillâh”, Allah’ı yok sayarak veya Allah’ın yerine başka bir varlığı koyarak mutlak ve nihâî bir velâyet mercii edinme anlamında anlaşılmalıdır.

İnsan dost olabilir fakat dost nihâî sığınak değildir.

İnsan yardımcı olabilir fakat yardımcı mutlak güç sahibi değildir.

İnsan sevilebilir fakat insan ilâhî velâyetin yerine konulamaz.

Çünkü insan fânîdir.

Duvara dayanırsın, yıkılabilir.

Ağaca dayanırsın, kuruyabilir.

İnsana dayanırsın, ölebilir.

Mesele duvara, ağaca veya insana hiç dayanmamak değildir. Mesele, fânî olanı mutlaklaştırmamaktır.

İnsanî dayanışma mümkündür; fakat mutlak dayanma yalnızca Allah’a aittir.

4. “EVHENE” : YAPININ ZAYIFLIĞI

Âyetteki kelime, evhene-l buyût = أَوْهَنَ الْبُيُوتِ = “Evlerin en zayıfı.”

Kök : و هـ ن - وهن

Bu kökün anlam alanında zayıflamak, gücünü kaybetmek, takatten düşmek, gevşemek bulunur.

Buradaki mesele yalnızca bir şeyin kolay kırılması değil, o yapının yük taşıma ve koruma kapasitesinin yetersizliğidir.

İşte bu nedenle âyetin mantığını şöyle kurabiliriz : Malzeme sağlam olabilir; yapı yine de zayıf olabilir.

Bir yapı dışarıdan,

• Muhteşem görünebilir.

• Çok karmaşık olabilir.

• Çok pahalı olabilir.

• Çok büyük olabilir.

• Çok sayıda insana sahip olabilir.

• Çok güçlü araçlarla donatılmış olabilir.

Ama bütün bunlar onun hakikî bir sığınak olduğunu garanti etmez. Çünkü güçlü görünmek ile taşıyabilmek aynı şey değildir.

5. BİLGİ DE BİR MALZEMEDİR

Burada Ankebût 41’den 43’e doğru çok önemli bir geçiş gerçekleşir.

Âyet 41 :

لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ = “Keşke bilselerdi.”

Âyet 43 :

وَمَا يَعْقِلُهَا إِلَّا الْعَالِمُونَ = “Bu misalleri ancak bilenler akleder.”

Burada ilim ve akıl birlikte karşımıza çıkar.

• İlim, malzeme sağlar.

• Akıl, malzemeyi örgütler.

Bilgi biriktirmek başka şeydir; bilgiyi anlamlı bir yapıya dönüştürmek başka.

Bir insan çok şey bilebilir fakat elindeki bilgileri yanlış bağlayabilir.

Doğru bilgileri yanlış bir merkezin etrafında örgütleyebilir.

Bilgiyi yanlış amaç için kullanabilir.

Dolayısıyla bilgi sahibi olmak, henüz sağlam bir yapı sahibi olmak değildir.

Bilgi de bir çeşit inşâ malzemesidir. Aynı malzemeyle farklı yapılar kurulabilir.

Bilgiyle bir örümcek ağı da kurulabilir.

Bilgiyle sağlam bir beyt de inşâ edilebilir.

Önemli olan yalnızca “neyi, ne kadar biliyorsun?” değildir.

Asıl soru : “Bildiklerinle ne inşâ ediyorsun’dur.”

6. ÂLİM VE ÂKİL

Ankebût 43’te : el-âlimûn = الْعَالِمُونَ = “bilenler” ve ya’qiluhâ = يَعْقِلُهَا = “onu akledenler/kavrayanlar” aynı cümlede buluşur.

Bu, ilim ile akıl arasında önemli bir ayrım kurmamıza izin verir.

Âlim, bilgiyi bilen kişidir.

Âkil, bildiği şeyin anlamını kavrayıp doğru ilişkileri kurabilen kişidir.

Bilgi, malzemedir.

Akıl, o malzeme arasındaki ilişkileri kurar.

Hikmet ise kurulan yapının doğru yerde, doğru ölçüde ve doğru amaçla kullanılmasını sağlar.

Böylece :

İlim malzemeyi verir.

Akıl yapıyı kurar.

Hikmet yapının nereye ve ne için kurulacağını belirler.

Amel ise yapıyı hayata geçirir.

Bu nedenle gerçek mesele yalnızca bilgi sahibi olmak değildir.

Bilginin nasıl bir varoluşa dönüştüğü önemlidir.

7. İNSAN KENDİ EVİNİ İNŞÂ EDER

İşte burada Ankebût 41’in örümcek evi teşbihi, yalnızca dünya hayatındaki sığınaklara ilişkin bir uyarı olmaktan çıkar ve insanın bütün varoluşuna uzanır.

İnsan hayatı boyunca bir yapı kurar.

• Düşünceleriyle.

• İnançlarıyla.

• Seçimleriyle.

• Dostluklarıyla.

• Düşmanlıklarıyla.

• Sözleriyle.

• Eylemleriyle.

• Bilgisiyle.

• Ahlâkıyla.

• Neyi sevdiğiyle.

• Neye bağlandığıyla.

• Neye güvendiğiyle.

• Neyi amaç edindiğiyle.

Bütün bunlar birer inşâ faaliyetidir.

İnsan yalnızca bir hayat yaşamaz.

Bir hayat yapısı inşâ eder.

Bu yüzden Hz. Ali’ye nisbet edilen şu söz burada son derece anlamlıdır : “Bugün, yarınki evini inşâ ettiğin gündür.”

Sözün farklı rivayet ve ifadeleri bulunsa da ona nisbet edilen bu anlam, Ankebût 41’in dünyadan âhirete uzanan çizgisini çok güzel özetler : İnsan, âhirette yaşayacağı hayatın yapısını burada, dünyada inşâ eder.

Dünya, yalnızca içinde yaşadığımız bir mekân değildir.

Dünya, inşâ alanıdır.

Âhiret ise inşâ ettiğimiz yapının karşılığının ortaya çıkacağı menzildir.

8. DÜNYA : İNŞÂ ALANI

Bu durumda dünya ile âhiret birbirinden kopuk iki ayrı hayat değildir.

Dünya : malzemenin bulunduğu, tercihlerin yapıldığı, yapının kurulduğu, iradenin işlediği inşâ alanıdır.

Âhiret ise : inşâ edilenin görünür hâle geldiği, amelin karşılığının alındığı, insanın kendi eserinin hakikatiyle karşılaştığı menzildir.

Bu bakımdan insanın her tercihi bir tuğla gibidir.

• Her söz bir parça.

• Her davranış bir parça.

• Her ilişki bir parça.

• Her bilgi bir parça.

• Her yöneliş bir parça.

• Her reddediş bir parça.

• Her sevgi bir parça.

• Her nefret bir parça.

Ve bütün bu parçalar zaman içinde bir yapı oluşturur.

İnsan sonunda yalnızca “ne yaptığıyla” değil, yaptıklarıyla neye dönüştüğüyle karşılaşır.

9. HANGİ EVİ İNŞÂ EDİYORUZ?!.

İşte Ankebût 41’in sorusu burada bütün ağırlığıyla karşımıza çıkar : Hangi evi inşâ ediyorsun?!.

• Malzemen çok olabilir.

• Bilgin çok olabilir.

• Paran çok olabilir.

• Gücün çok olabilir.

• Dostların çok olabilir.

• İtibarın çok olabilir.

• Teknolojin çok olabilir.

• Kurumların, cemaatlerin, ideolojilerin, ilişkilerin çok güçlü olabilir.

Fakaaat! bunların hepsiyle nasıl bir yapı kurdun?!.

İşte mesele budur.

Çünkü insan, güçlü malzemelerden de zayıf bir hayat kurabilir. Hatta bazen güçlü malzeme, zayıf yapıyı gizler.

• Gösterişli bir hayatın altında korku olabilir.

• Büyük bir bilgi birikiminin altında cehalet olabilir.

• Kalabalık bir çevrenin altında yalnızlık olabilir.

• Güçlü bir kurumun altında kırılganlık olabilir.

• Çok büyük bir servetin altında güvensizlik olabilir.

• Çok güçlü bir ideolojinin altında hakikat yoksunluğu olabilir.

• Ve bütün bunlar insana bir sığınak vehmi verebilir.

İşte örümcek evi tam burada konuşur.

10. “EV”İN GERÇEKLİK TESTİ

Bir yapının gerçekten ev olup olmadığını anlamak için onun görünüşüne değil, koruma kapasitesine bakmak gerekir.

O ev :

• Seni gerçekten taşıyabiliyor mu?!.

• Seni hakikate bağlıyor mu?!. 

• Seni iyiliğe yöneltiyor mu?!.

• Seni adâletten ayırmıyor mu?! 

• Seni fâniliğin karşısında hakikî bir güvene ulaştırıyor mu?!.

• Seni ölümün ötesine taşıyabilecek bir anlam üretiyor mu?!.

• Yoksa yalnızca sana güvende olduğun hissini mi veriyor?!.

Çünkü örümcek ağı da örümcek için bir yapıdır.

Burada önemli olan, bir şeyin yapı olması ile sığınak olması aynı şey değildir.

• Her yapı insanı korumaz.

• Her dost insanı taşımaz.

• Her bilgi insanı aydınlatmaz.

• Her güç insanı kurtarmaz.

• Her kalabalık insanı yalnızlıktan çıkarmaz.

• Her “ev” insanın gerçek evi değildir.

11. ALLAH’IN DÛNUNDA KURULAN YAPI

Ankebût 41’in asıl uyarısı budur : İnsan Allah’ın dûnunda kendisine velîler edinerek bir hayat yapısı kurabilir.

Bu yapı :

• Çok güzel görünebilir.

• Çok güçlü görünebilir.

• Çok güvenilir görünebilir.

Fakat eğer temeli Allah’ın yerine konulmuş bir dayanak ise, yapı ontolojik olarak kırılgandır. Çünkü :

• Fânî olan, mutlaklaştırılmıştır.

• Nisbî olan, mutlaklaştırılmıştır.

• Araç olan, amaçlaştırılmıştır.

• Malzeme, yapı sanılmıştır.

• Yapı, sığınak sanılmıştır.

• Sığınağı ise, kurtuluş sanılmıştır.

İşte “min dûnillâh” bu yanlışlığın adıdır.

12. GERÇEK BEYT

Kur'an’da gerçek güven, insanın kendisini Allah’a bağlamasıyla ortaya çıkar.

Çünkü mutlak anlamda :

• Koruyan O’dur.

• Dayanak O’dur.

• Velâyet O’na aittir.

• Hüküm O’nundur.

• Mülk, O’nundur. 

• Son dönüş, O’nadır.

Bu nedenle insanın dünyada dostları olabilir; ailesi olabilir; evi olabilir; kurumu olabilir; topluluğu olabilir. Fakat bunların hiçbiri nihâî ve mutlak sığınak hâline getirilemez.

• İnsan dostunu sever ama onu ilâhlaştırmaz.

• İnsana güvenir ama onu mutlaklaştırmaz.

• İnsandan yardım alır ama yardımın kaynağını unutmaz.

• Evinin kapısını kapatır ama kaderini evine teslim etmez.

Çünkü bilir, her fânî dayanak, bir gün dayanamaz hâle gelebilir.

13. İNŞÂ VE ÂHİRET

İşte Hz. Ali’ye nisbet edilen sözün anlamı burada bütün ağırlığını kazanır : Âhiretteki evini burada inşâ ediyorsun.

O hâlde insanın dünya hayatındaki asıl faaliyeti yalnızca tüketmek değil, inşâ etmektir.

İnsan her gün âhiret evine bir taş koyar. Fakat o taşın ne olduğu, nereye konduğu ve hangi yapının parçası olduğu önemlidir.

• Her iyilik bir taştır.

• Her adâlet bir taştır.

• Her merhamet bir taştır.

• Her doğruluk bir taştır.

• Her emanet bir taştır.

• Her hak teslimi bir taştır.

• Her insanı korumak bir taştır.

• Her haksızlığa karşı durmak bir taştır.

• Her bilgiyi hakikat için kullanmak bir taştır.

Ama,

• Her zulüm de bir taştır.

• Her yalan da.

• Her kibir de.

• Her haksızlık da.

• Her ihanet de...

İnsan bütün bunlarla kendi yapısını/evini kurar. Sonra da bir gün o yapının içine girer.

14. ÖRÜMCEK EVİ VE İNSAN

Ankebût 41’in sarsıcı tarafı işte budur.

Örümcek evini kurar. İnsan da evini kurar. Fakat örümcek, kurduğu yapının zayıflığından dolayı sorumlu değildir.

İnsan sorumludur.

Çünkü insan,

• Bilir.

• Akleder.

• Seçer.

• İrade/tercih eder.

• İnşâ eder.

Bu nedenle Ankebût 41, “keşke bilselerdi” der.

43 ise, “bu misalleri ancak bilenler akleder” der.

Demek ki insanın sorunu yalnızca bilgi eksikliği değildir.

Asıl mesele, bilgiyi hakikate bağlamak ve o hakikate göre bir hayat inşâ etmektir.

15. SON SORU

Öyleyse Ankebût 41 bize örümceği değil, kendimizi gösterir.

Örümcek bir ev inşâ ediyor. Biz de bir ev inşâ ediyoruz.

Örümcek evini ipekten örüyor. Biz de bilgiden, ilişkilerden, tercihlerden, amellerden, değerlerden, inançlardan örüyoruz.

Örümceğin evi onun dünyasında bir yapı. Bizim kurduğumuz yapı ise âhirette karşımıza çıkacak hayatımızın temelidir.

Bu yüzden mesele, “elimde ne kadar sağlam malzeme var?” değildir.

Asıl mesele, “elimdeki malzemeyle ne inşâ ediyorum?’dur.”

• Bilgin varsa, bu bilgiyle ne inşâ ediyorsun?!.

• Gücün varsa, bu güçle ne inşâ ediyorsun?!.

• Dostların varsa, bu dostlarla ne yapıyor, ne inşâ ediyorsun?!.

• İmkânın varsa, bu imkânı nerede, nasıl kullanıyorsun?!.

• Ömrün varsa, bu ömürle nasıl bir ev inşâ ediyorsun?!.

Çünkü insan sonunda yalnızca dünyada kurduğu evleri değil, kendi varoluşunun evini miras alacaktır.

Ve Kur'an’ın örümcek üzerinden verdiği uyarı, belki de şu kadar yalındır : Her kurulan yapı ev değildir. Her güçlü malzeme sağlam yapı değildir. Her dost gerçek velî değildir. Her bilgi hakikate dönüşmez. Her sığınak güven vermez. Ve insanın bugün kurduğu yapı, yarın yaşayacağı evin kendisidir.

Öyleyse mesele yalnızca ev yapmak değil, yıkılmayacak evi inşâ etmektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK