NEDEN?!.

NEDEN?!.

Ontolojik Akıl Yürütme

İnsan zihninin en güçlü sorularından biri, belki de en kısa olanıdır : Neden?!.

Bu soru, yalnızca bir şeyi merak ettiğimizde sorduğumuz sıradan bir soru değildir. Bazen bir olayın arkasındaki sebebi, bazen bir davranışın gerekçesini, bazen de bir varlığın niçin bulunduğunu sorarız. Dolayısıyla “neden”, tek yönlü bir soru değildir. Neden, geriye doğru da, ileriye doğru da işler.

Geriye doğru sorduğumuzda : Neden oldu?!. Bunun sebebi ne?!. diye sorarız.

İleriye doğru sorduğumuzda ise : Bunun sonucu ne olacak?!. Nereye varacak?!. Ne için?! diye sorarız.

İlkinde sebebi, ikincisinde ise gayeyi ararız.

Bu nedenle “neden” sorusu, varlığı hem geçmişe hem geleceğe doğru açar. Geriye doğru yürüyen akıl, nedenleri araştırır; ileriye doğru yürüyen akıl, sonuçları ve gayeleri araştırır. Fakat her iki yönde de aynı sorunla karşılaşırız : Bu zincir nerede duracaktır?!.

1. Neden’in Geriye Doğru Yürüyüşü

Bir olayın nedenini sorduğumuzda bir sebep bulabiliriz. Fakat bulduğumuz sebebin de bir sebebi olabilir.

A’nın sebebi B’dir.

Peki B'nin sebebi nedir?!.

C.

C’nin sebebi?!.

D...

Akıl böylece geriye doğru yürüyebilir. Fakat her cevap, yeni bir soru doğurur : Peki onun nedeni ne?!.

Böylece nedenler zinciri uzar; buna teselsül denir.

Burada aklın karşılaştığı mesele yalnızca “çok sayıda sebep” meselesi değildir. Asıl mesele, nihâî açıklama meselesidir.

Eğer her sebep başka bir sebebe bağlıysa; akıl, sonlu sebepler arasında dolaşarak nihâî açıklamaya ulaşamayabilir.

İşte burada El-Evvel ufku belirir.

Allah’ın El-Evvel oluşunu yalnızca “zaman bakımından ilk varlık” şeklinde düşünmek yeterli değildir. Çünkü Allah’ı, diğer varlıklarla aynı nedensellik dizisinin başına yerleştirmiş oluruz. Oysa Allah, nedenler zincirinin ilk halkası değildir; nedenlerin varlık imkânının nihâî kaynağıdır.

Bu yüzden, El-Evvel, nedenler zincirinin ilk halkası değil, o zincirin nihâî dayanağıdır.

2. Neden’in İleriye Doğru Yürüyüşü

Fakat “neden” sorusu yalnızca geçmişe bakmaz. Bir şeyin neye yol açacağını, ne sonuç doğuracağını ve hangi gayeye yöneldiğini de sorarız.

Burada soru değişir : Bunun sonu ne?!.

Ardından, peki o sonun amacı ne?!.

Ve sonra en sonunda nereye varıyoruz?!.

Böylece akıl, nedenleri geriye doğru araştırdığı gibi sonuçları ve gayeleri de ileriye doğru izlemeye başlar; buna da ileriye doğru teselsül denir..

Ancak burada da aynı problem ortaya çıkar. Bir sonuç başka bir sonuca yol açabilir. Bir amaç başka bir amaca hizmet edebilir. Bir gaye, daha yüksek bir gayenin vasıtası olabilir.

İnsan yine sorar : Peki sonunda ne için?!.

Bu soru, bizi nihâî gaye problemine getirir.

İşte burada da El-Âhir ufku ortaya çıkar.

El-Âhir, yalnızca “en son var olacak olan” değildir. Aynı zamanda varlığın nihâî dönüşünü, yönelişini ve gayesini düşünmemize imkân veren isimdir.

Dolayısıyla El-Evvel, geriye doğru yürüyen neden sorusunun; El-Âhir ise ileriye doğru yürüyen gaye sorusunun nihâî ufkunu açar.

3. Allah Yalnızca Başta ve Sonda Değildir

Burada çok önemli bir yanılgıdan kaçınmak gerekir.

Allah’ı yalnızca ilk sebep ve son gaye olarak düşünürsek, farkında olmadan O’nu varlığın süreçlerinden uzaklaştırabiliriz.

Sanki Allah başlangıçta yaratmış, sonra varlığı kendi hâline bırakmış ve en sonunda tekrar devreye girecekmiş gibi bir tasavvur ortaya çıkabilir.

Bu, Kur'ân’ın Allah tasavvuru değildir. Çünkü ara nedenler de O’ndan bağımsız değildir.

Bir şeyin oluşmasına başka bir şey sebep olabilir. Bir insan başka bir insanın hayatında bir sebep olabilir. Tabiattaki bir süreç başka bir süreci doğurabilir. Bir olay başka bir olayın nedeni olabilir. Fakat bu ara nedenlerin hiçbiri Allah’tan bağımsız bir varlık ve etkinlik alanı oluşturmaz.

Başka bir ifadeyle Allah yalnızca ilk neden değildir; ara nedenlerin de Rabbidir.

O, nedenler zincirinin dışında duran uzak bir ilk sebep gibi düşünülmemelidir. Ara nedenlerin varlığını, düzenini, gücünü ve etkisini mümkün kılan da O’dur.

Aynı şey gayeler için de geçerlidir.

Bir olayın yakın bir amacı, daha yüksek bir amaca hizmet edebilir. İnsan birçok ara gayenin peşinden gidebilir. Fakat bu gayeler de nihâî gayeden bağımsız değildir.

Dolayısıyla Allah :

• Başlangıçta vardır.

• Süreçte vardır.

• Sonuçta vardır.

Fakat bu “vardır” ifadesi, Allah’ın yaratılmışlarla aynı düzlemde bulunduğu anlamına gelmez.

4. Tenzih ve Teşbih Arasındaki Denge

Burada Kur'ân’ın Allah tasavvurunun temel dengesi ortaya çıkar :

• O, aşkındır; fakat uzak değildir.

• O, yakındır; fakat yaratılmış değildir.

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42/11.)

Bu, tenzihtir.

Fakat aynı âyet “O, işitendir, görendir.” der. Yani aşkınlık, Allah’ı hayatın dışına çıkarmaz.

Kur'ân : “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (50/16.) der.

Bu yakınlık mekânsal bir yakınlık değildir. Allah’ı yaratılmışlara benzetmez. Fakat O’nu hayatın uzağına da göndermez.

Yine, “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (57/4.)

Bu sebeple Allah’ı yalnızca başlangıçta ve sonda aramak doğru değildir.

O, ara nedenlerde de vardır.

Ancak burada “var” oluşu, nedenlerle özdeş olduğu anlamına gelmez. Allah sebep değildir demek kadar, her görünen sebebi Allah’ın kendisi saymak da yanlıştır.

Tam da burada tenzih ile teşbih arasındaki hassas denge korunur : Allah hiçbir şeye benzemez; fakat hiçbir şey O’ndan bağımsız değildir.

5. “Nasıl” ile “Neden” Arasındaki Ayrım

Bilim, varlığın ve olayların nasıl gerçekleştiğini araştırmada olağanüstü bir imkân sağlar. Bir olay hangi koşullarda gerçekleşir?!. Hangi mekanizma işler?!. Hangi yasa veya düzenlilik söz konusudur?!. Hangi neden hangi sonucu doğurur?!.

Bunlar büyük ölçüde “nasıl” sorusunun alanıdır.

“Nasıl” sorusu bazen nedene de dokunur. Çünkü bir mekanizmayı açıklamak, o mekanizmanın işleyişindeki nedenleri göstermektir. Fakat “nasıl” sorusu, kendi yöntemiyle şu soruya zorunlu olarak cevap vermez : Bütün bunlar nihâî olarak niçin var?!.

Çünkü “nasıl” ile “niçin” aynı soru değildir.

Bir insanın nasıl doğduğunu biyolojik olarak açıklayabiliriz. Fakat, “ben niçin varım” sorusunu biyolojik açıklamanın tamamına indirgeyemeyiz.

Bir yıldızın nasıl oluştuğunu açıklayabiliriz. Fakat, “Varlık niçin var” sorusu, fiziksel mekanizmanın ötesine taşar.

Burada bilim değersizleşmez. Tam tersine, kendi alanını son derece iyi yerine getirir. Fakat yöntemsel sınırının ötesindeki soruların cevabını bilimden beklemek, soruların türlerini birbirine karıştırmak olur.

6. Neden Sorusu Ontolojik Bir Soruya Dönüşür

İşte tam bu noktada “neden” yalnızca epistemolojik olmaktan çıkar ve ontolojik hale gelir.

Başlangıçta, “bu olay neden oldu” diye sorarız; sonra, “bu olayın sebebi nedir?!.”

Ardından, “bu sebebin sebebi nedir?!.” Ve sonunda soru şuna dönüşebilir : “Varlığın kendisinin nihâî dayanağı nedir?!.”

Aynı şekilde ileriye doğru, “bu ne sonuç doğuracak” sorusundan “bunun gayesi nedir” sorusuna, oradan da “Varlığın nihâî yönü ve gayesi nedir” sorusuna ulaşırız.

Böylece akıl, tek tek varlıkların nedenlerini araştırırken farkında olmadan varlığın kendisini soruşturmaya başlar.

İşte buna ontolojik akıl yürütme diyebiliriz.

7. El-Evvel ve El-Âhir : İki Uç Değil, Bir Bütün

Kur'ân’ın : “O, El-Evvel’dir ve El-Âhir’dir; Ez-Zâhir’dir ve El-Bâtın’dır.” (57/3.) demesi, bu bakımdan son derece anlamlıdır.

El-Evvel ve El-Âhir’i birbirinden kopuk iki uç olarak düşünmemeliyiz.

Allah başlangıçta olup süreçte olmayan, sonra tekrar ortaya çıkan bir varlık değildir.

O, başlangıcın kaynağı, sürecin Rabbi ve dönüşün merciidir.

Aynı şekilde Ez-Zâhir ve El-Bâtın da Allah’ın iki ayrı “yeri” değildir. O, görünür olanın arkasında gizlenmiş uzak bir varlık değildir. Görünen varlığın hiçbir şeyi O’ndan bağımsız değildir; fakat O da görünen herhangi bir şeyle özdeş değildir.

Bu yüzden dört isim birlikte düşünüldüğünde son derece güçlü bir ontolojik çerçeve oluşur :

El-Evvel : Nihâî Kaynak.

El-Âhir : Nihâî Dönüş ve Gaye.

Ez-Zâhir : Varlıkta görünen tecellilerin ötesindeki aşkınlığıyla birlikte kuşatıcılık.

El-Bâtın : Görünenin içine indirgenemeyen ilâhî hakikat.

Bu, Allah’ı ne yalnızca “orada, başlangıçta”, ne yalnızca “ileride, âhirette”, ne de yaratılmışların içine indirgenmiş bir biçimde düşünmeye izin verir.

8. Ben Niçin Varım?!.

“Neden” sorusu sonunda insana geri döner. Çünkü insan, yalnızca “Varlık neden var?!.” diye sormaz.

Bir noktada soru kişiselleşir : “Ben neden varım?!.

Bu soru yine iki yönlüdür.

Geriye doğru :

• Nereden geldim?!.

• Beni var eden nedir?!.

İleriye doğru :

• Nereye gidiyorum?!.

• Ne için varım?!.

• Varlığım hangi gayeye yöneliyor?!.

Kur'ân’ın cevabı burada belirginleşir : “Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (51/56.)

Böylece insanın varlık sebebi ile varlık gayesi aynı ontolojik bütünlük içerisinde buluşur.

İnsan Allah’tan gelir, fakat Allah’ın parçası değildir.

İnsan Allah’a döner, fakat Allah’a dönüş, O’nunla özdeşleşmek değildir.

İnsan O’na kulluk etmek üzere vardır.

Dolayısıyla “niçin varım” sorusu, Kur'ânî düşüncede soyut bir metafizik merak olarak kalmaz, kulluğa dönüşür.

9. Neden'den Kulluğa

Burada düşünce zinciri tamamlanmaya başlar :

Varlık :

→ Neden?!.

→ Sebep

→ Ara nedenler

→ Nihâî neden

→ El-Evvel

ve diğer yönde :

Varlık :

→ Nereye?!.

→ Sonuç

→ Ara gayeler

→ Nihâî gaye

→ El-Âhir

Fakat insan bu iki yönü birlikte düşündüğünde soru artık yalnızca “Varlığın açıklaması nedir?!.” olmaktan çıkar. Şuna dönüşür : “Ben bu varlık düzeninin içinde nasıl yaşamalıyım?!.

İşte burada ontoloji, epistemolojiye; epistemoloji, etiğe; etik ise kulluğa açılır.

Bilmek, varlığı kavramaktır.

Yakîn, bilginin insanın varoluşuna yerleşmesidir.

Hayret, bilinen karşısında zihnin sınırını fark etmesidir.

Haşyet, bilginin kalpte ağırlık kazanmasıdır.

Kulluk ise bütün bunların yaşantıya dönüşmesidir.

Böylece “neden” sorusu, bizi yalnızca teorik bir cevaba değil, varoluşsal bir sorumluluğa götürür.

10. Sonuç : Neden?!.

“Neden” sorusu basit görünür; fakat insan aklını varlığın derinliklerine doğru hareket ettirebilen en güçlü sorulardan biridir.

Geriye doğru sorulduğunda sebebi arar.

İleriye doğru sorulduğunda gayeyi arar.

Ara nedenlerde ve ara gayelerde ilerlerken Allah’ı dışarıda bırakmaz; çünkü hiçbir ara neden O’ndan bağımsız değildir. Fakat akıl yürütmeyi nihâyetine kadar götürdüğümüzde iki büyük ufuk belirir :

El-Evvel, Nihâî Kaynak.

El-Âhir, Nihâî Dönüş ve Gaye.

Bunlar Allah’ın yalnızca “ilk” ve “son” olduğu anlamına gelmez. Çünkü O, başlangıç ile son arasındaki bütün süreçlerin de Rabbidir.

Bu nedenle Allah hayatın başında olup ortasında olmayan değildir; ortasında olup sonunda olmayan da değildir. O, başlangıcın kaynağı, sürecin Rabbi ve dönüşün merciidir.

İnsan ise bu büyük nedenler ve gayeler ağı içerisinde kendisini bulur ve sonunda kendi sorusuyla karşılaşır : “Ben niçin varım?!.”

Kur'ân'ın cevabı nettir : لِيَعْبُدُونِ = li-ya’budûn. = “Kulluk etsinler diye.”

Böylece “neden” sorusu, aklın hareketinden varoluşun anlamına; varoluşun anlamından kulluğa ulaşır.

Ve belki de burada “neden” sorusunun en derin anlamı ortaya çıkar : İnsan, nedenini gerçekten sorduğunda yalnızca nereden geldiğini değil, nereye gittiğini de sormak zorundadır. Nereden geldiğini ve nereye gittiğini birlikte düşündüğünde ise “ben niçin varım” sorusundan kaçamaz. Kur’ân’ın cevabı, varoluşu anlamdan ibâdete değil; anlamın kendisini kullukta gerçekleştirmeye götürür.

Neden?!. Çünkü akıl geriye doğru yürür ve El-Evvel’e dayanır. Akıl ileriye doğru yürür ve El-Âhir’e yönelir.

İnsan ise bu ikisinin arasında yaşar, bilir, seçer ve kulluk eder.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK