HAKİKAT VE ŞEHÂDET

HAKİKAT VE ŞEHÂDET

Kur'an’da Hakikatin Hayat Tarafından Doğrulanması

Giriş : Hakikat Nerede?!.

İlk bakışta basit gibi görünen bir soru vardır : Hakikat nerededir?!. İçeride mi, dışarıda mı?!.

Felsefe tarihi boyunca bu soruya farklı cevaplar verilmiştir. Kimileri hakikati dış dünyada aramış, kimileri insanın zihninde, kimileri de bilincinde veya dilinde...

Kur'an ise meseleyi bambaşka bir temele oturtur.

Hakikat ne yalnızca dış dünyadadır ne de yalnızca insanın içindedir.

Hakikat, her şeyden önce Allah’ın varlığına dayanır. Çünkü mutlak hakikat, mutlak varlıktan bağımsız düşünülemez.

Bu sebeple ilk hüküm şudur : Hakikat, Allah’ın varlığıdır.

Fakat insan için asıl soru bundan sonra başlar.

Allah’ın varlığı, benim için ne zaman hakikate dönüşür?!.

İşte bu soru bizi Kur'an’ın en temel kavramlarından birine götürür : Şehâdet.

I. Hakikat ve Benim İçin Hakikat

Allah’ın varlığı, insanın kabulüne bağlı değildir.

İnsan inansa da inanmasa da Allah vardır.

Bu, ontolojik hakikattir.

Fakat insanın Allah’la kurduğu ilişki farklıdır.

Benim için hakikat, sadece dışarıda duran bir gerçek değildir.

Benim için hakikat; hayatımda doğrulanmış hakikattir.

Bu sebeple şöyle demek daha isabetlidir : Hakikat, Allah’ın varlığıdır. Benim için hakikat ise, Allah’ın varlığının hayatımda fiillerimle tasdik edilmiş, doğrulanmış olmasıdır.

Kur'an’ın ilgilendiği alan da tam olarak budur.

II. İkrar Başlangıçtır

İnsan önce kabul eder : “Lâ ilâhe illAllah.”

Bu cümle büyük bir ikrardır. Fakat henüz yolun sonu değildir. Çünkü ikrar, doğrulanmayı bekleyen bir sözdür.

Kur'an insanı ikrar ettiği anda ödüllendirilmiş biri olarak değil, imtihanı başlamış biri olarak görür.

İkrar, imtihanın başlangıcıdır.

III. Fiil, İkrarın İmtihanıdır

Kur'an sorar : “Ey iman edenler!. Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?!.” (61/2.)

Bu soru yalnızca ahlâkî değildir. Aynı zamanda epistemolojiktir. Çünkü doğruluğun ölçüsü söz değildir.

Sözün doğruluğunu fiil ortaya çıkarır.

Bir insan : “Yarın sana yüz lira vereceğim.” der. Verirse sözü doğrulanır. Vermezse fiili, sözünü yalanlar.

Hayat, sözün mahkemesidir.

Fiil, ikrarın doğruluk ölçüsüdür.

IV. Şehâdet Nedir?!.

Şehâdet çoğu zaman sadece sözle ilişkilendirilmektedir. Oysa Kur'an’ın istediği şehâdet bundan daha büyüktür.

Şehâdet, ikrarın hayat tarafından doğrulanmasıdır.

İnsan Allah’ın varlığını sadece diliyle söylemez.

Hayatıyla doğrular.

Affederek...

Sabrederek...

İnfak ederek...

Adâletle hükmederek...

Merhamet ederek...

İşte bunların tamamı şehâdettir.

Şehâdet yeni bir söz söylemek değil; söylenmiş sözü yaşamaktır.

V. Anlamak İstemiyorsan Yaşa

Kur'an’ın eğitim yöntemi dikkat çekicidir.

İnsan önce bütün hakikati anlayıp sonra yaşamaz.

Önce yaşar.

Yaşadıkça daha derin anlamaya başlar.

Bazı hakikatler ancak tecrübeyle öğrenilir.

Affetmeyen, affetmeyi bilemez.

Sabretmeyen, sabrı tanıyamaz.

İnfâk etmeyen, vermenin insanı nasıl değiştirdiğine şâhit olamaz.

Hakikat, yaşandıkça açılır.

İnsan ulaştığı hâl ile iknâ olur.

İtmi’nân böyle doğar.

VI. Tasdik

Şehâdetin özü tasdiktir.

Tasdik, ikrarın fiille doğrulanmasıdır.

İnsan, diliyle söylediğini amelleriyle tasdik eder.

Bu sebeple Kur'an’da doğruluk yalnızca doğru konuşmak değildir.

Doğruluk, sözü yaşamak demektir.

Belki de bu yüzden “sıddîk”, doğruluğu hayatının karakteri hâline getiren insandır.

Onun doğruluğu sadece dilinde değil, hayatındadır.

VII. Hakikatin Görünür Hâli

Hakikat Allah’ın varlığıdır.

İnsan bu hakikati doğrudan kuşatamaz. Fakat Allah’ın gösterdiği yolu yaşayabilir.

Hakikat böylece görünür hâle gelir.

İnsan, Allah’ın Zâtını değil; O’nun hidâyetini, adâletini, rahmetini ve hikmetini yaşayarak doğrular.

Şehâdet budur.

Hakikat görünür olduğunda, insan sadece bilen biri değil, artık şâhit olan biridir.

Sonuç

Başta sorduğumuz soruya tekrar dönelim : Hakikat nerededir?!. İçeride mi, dışarıda mı?!.

Kur'an’ın cevabı, bu ikiliği aşar.

Hakikat, Allah’ın varlığıdır.

İnsan için hakikat ise, Allah’ın varlığının kendi hayatında fiilleriyle tasdik edilmiş, doğrulanmış olmasıdır.

İşte bu doğrulanmış hayat, Kur'an’ın şehâdet dediği şeydir.

Şehâdet, yalnızca “Lâ ilâhe illAllah.” demek değildir. “Lâ ilâhe illAllah.” ikrarını, ömür boyu süren amellerle doğrulamaktır.

Bu sebeple şehâdet bir cümle değil, bir ömürdür.

İnsan hayatının sonunda geriye dönüp baktığında, konuşan yalnızca dili olmayacaktır.

Hayatı da aynı hakikati söyleyecektir.

İşte o zaman hakikat, insanın sadece bildiği değil; tasdik ettiği, doğruladığı ve şâhit olduğu bir hakikat hâline gelmiş olacaktır. Bu sebeple “Lâ ilâhe illAllah.” sözünü bir defa söylemek, tek başına şehâdetin tamamlandığı anlamına gelmez. İkrar, başlangıçtır; şehâdet ise o ikrarın ömür boyunca amellerle tasdik edilmesi ve doğrulanmasıdır. İkrarın arkasında durmayan, diliyle Allah’ı tek ilâh kabul ederken hayatını putlara ve tâğutlara teslim eden kimse, kendi ikrarını fiilleriyle tekzip etmektedir. Böyle bir hayat, şehâdeti doğrulamaz; aksine onu boşa çıkarma tehlikesi taşır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK