ÂDEM’E İSİMLERİN ÖĞRETİLMESİ
ÂDEM’E İSİMLERİN ÖĞRETİLMESİ
Başlangıçta İsim Vardı
İnsanın bilgi serüveni, Âdem’e isimlerin öğretilmesiyle başlar.
Kur’ân bunu kısa fakat son derece yoğun bir ifadeyle bildirir :
وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا
“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (2/31.)
Bu cümle, insanın yalnızca neyi bildiğini değil, bilmenin kaynağını, imkânını ve amacını da gösteren bir başlangıç noktasıdır.
Çünkü burada ilk öğreten insan değildir.
İlk öğretmen Allah’tır.
İlk öğrenci Âdem’dir.
Dolayısıyla insanın bilgi üretme kabiliyeti, kendisinden başlamaz. İnsan, bilginin sahibi olarak değil, öğrenen bir varlık olarak başlar.
Allah dışında öğrenmeden öğreten yoktur.
İnsan, ne kadar bilir hale gelirse gelsin, varlığını kendisine öğretmiş olanın önünde daima talebedir.
Kiminin “ilkokulu”, kiminin “lisesi”, kiminin “üniversitesi” vardır. Fakat bütün bu dereceler, aynı büyük mektebin farklı sınıflarıdır.
İnsanlığın bütün bilgi tarihi, nihayetinde İlk Öğretmen’den öğrenilenlerin farklı derecelerde kavranılması, sınanması, yaşanması ve yeniden üretilmesi tarihidir.
1. İsim Nedir?!.
Buradaki “isim”i yalnızca bir nesnenin üzerine yapıştırılmış ses etiketi olarak anlamak, âyetin derinliğini oldukça daraltır.
İsim, varlığın tanınabilir bir anlam kazanmasıdır.
Bir şeyi isimlendirmek, onu zihinde ayırt edilebilir, bilinebilir ve ilişki kurulabilir hale getirmektir.
Bu nedenle “isim”, yalnızca söylenen bir kelime değildir.
İsim, anlamın görünür hâle gelmesidir.
Buradan daha ileri bir noktaya geçebiliriz : Var etmek, yaratmak ve fiilen/amelen isimlendirmek arasında bir ilişki vardır.
Allah bir şeyi var eder. Onun ne olduğunu, ne işe yaradığını, hangi düzene ait olduğunu ve hangi ilişkiler içinde bulunduğunu belirleyen düzeni de yaratır.
Vahiy ise bu yaratılmış düzenin kavl ile kodlanmasıdır.
Başka bir ifadeyle : Yaratma, düzenin fiilî olarak kurulmasıdır.
Vahiy, o düzenin sözle bildirilmesidir.
Din ise insanın o düzene uygun yaşamasıdır.
Böyle bakıldığında insanın önündeki mesele yalnızca “bilmek” değildir. Mesele, bilinen hakikatin içinde yaşamaktır.
2. İsimleri Öğreten Kimdir?!.
Âdem’e isimleri Allah öğretmiştir. Bu ayrıntı son derece önemlidir. Çünkü insanın bütün epistemik serüveninin başlangıcında bir öğretme fiili vardır : وَعَلَّمَ ve allem(e).
Allah öğretir.
Âdem öğrenir.
Burada insanın ontolojik konumu ile epistemik konumu aynı anda ortaya çıkar : İnsan yaratılmıştır; dolayısıyla mutlak bilgi sahibi değildir.
İnsan/a öğretilmiştir; dolayısıyla öğrenebilir.
Bu iki hakikat birbirini tamamlar.
İnsanın cehaleti, öğrenme imkânının yokluğu değildir.
Tam tersine, öğrenmeye muhtaç oluşu onun insan oluşunun bir parçasıdır.
İnsan bilen olarak doğmaz.
Öğrenen olarak doğar.
Ve öğrendikçe yalnızca bilgi miktarını artırmaz; kendini ve dünyadaki yerini de inşâ eder.
Bu yüzden insanın gerçek problemi bilmemek değildir.
Asıl problem, kimden öğrenmesi gerektiğini unutmasıdır.
3. Varlık Bir Kitâb’tır
Âdem’e isimlerin öğretilmesi, insanın önüne iki kitap koyar : Yaratılmış olan kitap ve söylenmiş olan kitap.
Kâinat Allah’ın fiilî yaratmasıyla ortaya çıkar.
Vahiy ise Allah’ın kavlî bildirmesidir.
Biri okunur; diğeri dinlenir.
Biri gözle, akılla ve deneyimle araştırılır; diğeri kulakla, akılla ve kalple karşılanır. Fakat ikisinin kaynağı birdir.
Bu nedenle hakikat ile vahiy birbirinin rakibi değildir.
Vahiy, varlığın düzenine yabancı bir bilgi sistemi değildir.
Tam tersine, insanın varlığın düzenini doğru okuyabilmesi için verilen ilâhî rehberliktir.
İnsan yaratılmış dünyayı gözlemler.
• Düşünür.
• Sorular sorar.
• Deneyimler.
• Yanılır.
• Düzeltir.
• Yeni bilgiler edinir.
Fakat vahiy ona bütün bu faaliyetlerin hangi hakikat ufku içinde anlam kazanacağını gösterir.
Bu sebeple vahiy, yalnızca “ne bileceğini” söylemez.
İnsana aynı zamanda nasıl yaşayacağını bildirir.
4. Bilmek ile Düşünmek Aynı Şey Değildir
İsimlerin öğretilmesi, insanın zihnine hazır bir ansiklopedi yüklenmesi değildir. Çünkü bilgi ile düşünme aynı şey değildir.
Bilgi, bir şey hakkında zihinde bulunan içeriktir.
Düşünme ise bu içeriklerle ilişki kurmaktır.
İnsan bilgileri karşılaştırır.
Ayırır.
Birleştirir.
Sebep-sonuç ilişkileri kurar.
Sorular sorar.
Varsayımlar geliştirir.
Sonra bunları gerçeklikle karşılaştırır.
Dolayısıyla insanın öğrenmesi, pasif bir veri depolama faaliyeti değildir.
İsimler düşünmenin hammaddesidir.
İnsan isimleri öğrendikçe varlığı ayırt etmeye başlar.
Ayırt ettikçe ilişki kurar.
İlişki kurdukça düşünür.
Düşündükçe anlamaya başlar.
Fakat burada da durmaz.
Çünkü Kur’ân'ın istediği insan, yalnızca düşünen insan değildir.
Akleden insandır.
5. Akletmek : Bilgiyi Hayata Bağlamak
Akıl, yalnızca düşünme kapasitesi değildir.
Akletmek, bilinen şeyin insanın hayatında bir karşılık bulmasıdır.
Bir insan hakikati zihnen kabul ediyor, fakat hayatını o hakikate göre düzenlemiyorsa, orada bilgi vardır ama henüz akledilmiş bilgi yoktur.
Bu nedenle akletme, bilginin davranışla buluştuğu noktada gerçekleşir.
İnsan bilir : “Adâlet iyidir.”
Ama adâletsizlik yaptığında bu bilgisi onu dönüştürmemiştir.
İnsan bilir : “Yalan kötüdür.”
Ama menfaati için yalan söylediğinde bilgisi henüz ahlâk haline gelmemiştir.
İnsan bilir : “Allah birdir.”
Ama hayatında Allah'ın hükmünü değil başka otoritelerin, arzuların, çıkarların ve korkuların belirleyiciliğini kabul ediyorsa, bu bilgi henüz varoluşuna yerleşmemiştir.
Demek ki bilmek başka, akletmek başkadır.
Bilmek zihinde bulunabilir.
Akletmek ise insanı yönlendirir.
6. Deneyim : Bilginin Bedene İnişi
Tam burada deneyim devreye girer. Çünkü insan yalnızca zihinden ibaret değildir.
İnsan, bildiğini yaşayarak sınayan bir varlıktır.
Bu bakımdan öğrenmenin en derin biçimi, yalnızca teorik öğrenme değildir.
Kinestetik öğrenmedir.
Yani bilgi, hareket içinde öğrenilir.
İnsan yürüyerek yürümeyi, yaparak yapmayı, sorumluluk alarak sorumluluğu, sabrederek sabrı, adâlet ederek adâleti, merhamet ederek merhameti, Allah’a güvenerek tevekkülü öğrenir.
Burada bilgi, zihinsel bir nesne olmaktan çıkar.
Tecrübeye dönüşür.
Tecrübe edilmiş bilgi ise artık insanın varoluşuna dokunmuştur.
Bu nedenle düşünme ile deneyim birbirinden koparılamaz : Düşünme → deneyim → yeniden düşünme → kavrayış → amel.
İnsan yaptığını düşünür.
Düşündüğünü yeniden dener.
Deneyimlediğini yeniden değerlendirir.
Böylece bilgi, giderek daha sahici bir bilgiye dönüşür.
7. Praksis : İman ile Amelin Buluşması
Burada “praksis” kavramı belirleyici hale gelir.
Praksis, teorinin pratiğe uygulanmasından daha fazlasıdır.
İnsanın düşüncesi ile eyleminin birbirini sürekli beslediği yaşanmış bir bütünlüktür.
Bu nedenle iman ile amel arasında dışarıdan kurulmuş bir bağlantı yoktur.
İman, amele yönelir.
Amel, imanı sınar.
İman amelde görünür hale gelir.
Amel ise imanın gerçekliğini ortaya çıkarır.
Kur’ân’ın tekrar tekrar “âmenû ve amilû's-sâlihât” demesi bu açıdan son derece anlamlıdır:
İman ve sâlih amel.
Yani inanmak ve doğrulamak, kabul etmek ve gerçekleştirmek, bilmek ve yaşamak.
Sâlih amel, imanın bedendeki görünümüdür.
İman ise amelin anlam ufkudur.
Bu ikisi birbirinden koparıldığında insanın bilgisi parçalanır.
8. Sâlih Amel Nedir?!.
Sâlih amel yalnızca “iyi davranış” değildir.
Sâlih, ıslah eden, düzene uygun hale getiren, bozukluğu gideren ve doğru sonuca götüren bir niteliği taşır.
Dolayısıyla sâlih amel, insanın kendisini ve içinde bulunduğu dünyayı Allah’ın kurduğu düzene uygun hale getiren eylemdir.
Burada başlangıçtaki tanıma geri dönebiliriz : Din, bu düzene uygun yaşamaktır.
Öyleyse din, yalnızca inanılan hükümler bütünü değildir.
Din, varlığın ilâhî düzenine uygun bir hayat pratiğidir.
Vahiy bu düzeni kavl ile bildirir.
İnsan onu düşünür.
Akleder.
Anlar.
Deneyimler.
Hayata geçirir.
Ve böylece bilgi, din haline gelir.
9. Bilginin Metâya Dönüşmesi
Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar.
Bilgi, insanı dönüştürmediğinde başka bir şeye dönüşebilir : Ticarî metâya.
İnsan çok şey bilebilir.
Çok kitap okuyabilir.
Çok âyet ezberleyebilir.
Çok kavram kullanabilir.
Çok güzel konuşabilir.
Hatta başkalarına doğruyu öğretebilir.
Fakat bütün bunlar insanın kendi hayatında karşılık bulmuyorsa, bilgi henüz hakiki anlamda onun bilgisi değildir.
O bilgi, insanın zihninde taşınan bir sermaye olabilir.
Dünyada itibarı, makamı, geliri, takipçisi, akademik unvanı veya entelektüel prestiji artırabilir.
Fakat bilgi, sâlih amele dönüşmüyorsa, insanın âhiret yolculuğunda aynı işlevi görmez.
Çünkü orada sorulacak olan yalnızca : “Ne biliyordun?!.” değildir.
Asıl mesele “bildiklerin seni neye dönüştürdü” sorusudur.
Bilginin değeri, yalnızca zihinde bulunmasıyla değil, insanı hakikate uygun bir varoluşa taşımasıyla ortaya çıkar.
10. Yakîn Nerede Doğar?!.
İşte burada yakîn meselesine ulaşırız.
Yakîn, yalnızca daha fazla bilgi değildir.
Yakîn, bilginin varoluşsal kesinliğe dönüşmesidir.
İnsan bir şeyi teorik olarak bilebilir.
Sonra onu düşünür.
Sonra akleder.
Sonra deneyimler.
Sonra yaşar.
Sonra tekrar sınar.
Ve nihayet o bilgi, insanın varoluşunda sarsılmaz bir karşılık kazanır.
İşte bilgi burada yakîne doğru ilerler.
Bu nedenle iman-ı kâmil ile sâlih amel birbirinden kopuk değildir.
İman yaşandıkça derinleşir.
Amel sâhih oldukça iman tecrübe edilir.
Tecrübe edilmiş iman ise yakîni doğurur.
Bu çizgi şöyle okunabilir : İsim → bilgi → düşünme → akletme → deneyim → amel → imanın kemali → yakîn.
Bu, kuru bir epistemoloji değildir.
Bu, yaşanmış epistemolojidir.
11. İsimlerin Öğretilmesi Bir Başlangıçtır
Âdem’e isimlerin öğretilmesini yalnızca geçmişte gerçekleşmiş bir olay olarak okumamak gerekir.
Bu hâdise, insanın bugün de devam eden öğrenme serüveninin prototipidir.
Her insan Âdem’in açtığı bu epistemik yolda yürür.
Her çocuk öğrenir.
Her öğrenci öğrenir.
Her araştırmacı öğrenir.
Her filozof öğrenir.
Her âlim öğrenir.
Her Peygamber bile kendisine vahyedileni Allah’tan alır. Dolayısıyla insanın bilgeliği, öğretmenliğini unutmuş bir bilgelik değildir.
İnsan ne kadar öğrenirse öğrensin, kendisini bilgi kaynağının sahibi sanmamalıdır. Çünkü insanın bütün bilme imkânının arkasında İlk Öğreten vardır.
İnsan ancak öğrendiği ölçüde bilir.
Bildiği ölçüde düşünür.
Düşündüğü ölçüde akleder.
Akletmesi ölçüsünde yaşar.
Yaşadığı ölçüde bilir.
Ve yeniden öğrenir.
Bu nedenle öğrenme bir çizgi değil, döngüdür.
12. İnsan, İlâhî İsimlerden Nasiplenen Bir Talebedir
Burada “isim” meselesi daha da derinleşir.
İnsan, Allah’ın isimlerinin sahibi değildir.
Fakat o isimlerden nasiplenebilir.
Merhameti öğrenebilir.
Adâleti gerçekleştirebilir.
Hikmeti arayabilir.
Affetmeyi deneyimleyebilir.
Rahmeti taşıyabilir.
Hakkı gözetebilir.
İlim öğrenebilir.
Bunların hiçbirinde insan ilâhî niteliğin mutlak sahibi olmaz.
İnsan, yaratılmışlık sınırları içinde bir isimsel anlamı gerçekleştirme derecesine ulaşır.
Bu da insanın kemâl yolculuğudur.
Demek ki Âdem’e isimlerin öğretilmesi yalnızca “nesnelerin adlarını bilmek” değildir.
Aynı zamanda insanın anlamları öğrenebilme ve onları hayatında gerçekleştirebilme kapasitesinin açılmasıdır.
İnsan, öğrendiği anlamları yaşadıkça kemâle doğru ilerler.
13. İsimden İnsana
Burada çok temel bir ayrım ortaya çıkar : Bir ismi bilmek ile o ismin anlamını gerçekleştirmek aynı şey değildir.
“Merhamet” kelimesini bilmek kolaydır.
Merhametli olmak zordur.
“Adâlet” kavramını tanımlamak kolaydır.
Âdil olmak zordur.
“Sabır” hakkında konuşmak kolaydır.
Sabretmek zordur.
“Allah’a güvenmek” hakkında bilgi sahibi olmak kolaydır.
Gerçek bir güven içinde yaşamak zordur.
İşte insanın sınavı tam burada başlar.
İsim, insana anlamı gösterir.
İnsan ise o anlamla ne yapacağını seçer.
Bu yüzden insanın önünde iki yol vardır : Bilgiyi kendisinde tutmak veya bilgiyi varoluşuna taşımak.
İlki bilgi biriktirmektir.
İkincisi bilgiyle dönüşmektir.
Kur’ân’ın istediği insan ikinci insandır.
14. Vahiy : İlâhî Düzenin Kavlî Kodu
Yaratma ile vahiy arasındaki ilişki de burada daha açık hale gelir.
Allah varlığı yaratır.
Varlıkta bir düzen kurar.
Sonra insana bu düzen içinde nasıl yaşayacağını vahiy ile bildirir.
Bu bakımdan vahiy, insanın önüne konulmuş yabancı bir sistem değildir.
Vahiy, yaratılmış düzenin insan için anlamlandırılmış rehberidir.
Yaratma, fiilî kodlama.
Vahiy, kavlî kodlama.
Din, bu kodlamaya uygun yaşama.
İnsan, kodu okuyup hayatına uygulayan özne.
İşte insanın sorumluluğu burada ortaya çıkar. Çünkü insan yalnızca bilgi alan bir varlık değildir.
Aldığı bilgiyi hayata geçirmekle yükümlü bir varlıktır.
15. Öğrenmenin Sonu Bilmek Değil, Olmaktır
Bu nedenle insanın eğitimini yalnızca “bilgi edinme” olarak tanımlamak eksiktir.
Eğitimin amacı insanı bilgili yapmak değil, bildiği hakikate uygun hale getirmektir.
İnsan:
Bilgi edinir.
Düşünür.
Akleder.
Deneyimler.
Uygular.
Yanlışını görür.
Düzeltir.
Yeniden öğrenir.
Ve giderek bildiği hakikate dönüşmeye başlar.
Bu yüzden gerçek öğrenmenin son aşaması bilmek değil, olmaktır.
İnsan adâleti bilir.
Sonra âdil olur.
Merhameti bilir.
Sonra merhametli olur.
Hakkı bilir.
Sonra hakkı ayakta tutar.
Allah’ı bilir.
Sonra hayatını Allah’a göre düzenler.
İşte bilgi burada varoluşa dönüşür.
16. Âdem’den Bugüne Uzanan Mektep
Âdem’e isimlerin öğretilmesiyle başlayan şey hâlâ devam etmektedir.
Biz hâlâ öğreniyoruz. Fakat öğrenmenin iki biçimi vardır.
Birincisi, insanın yalnızca dünyayı tanımak için öğrendiği bilgidir.
İkincisi, insanın kendini ve dünyadaki sorumluluğunu tanımak için öğrendiği bilgidir.
Birincisi insanı güçlü kılabilir.
İkincisi insanı sorumlu kılar.
Birincisi teknoloji üretebilir.
İkincisi hikmet üretir.
Birincisi dünyayı değiştirebilir.
İkincisi insanın dünyayı nasıl değiştirmesi gerektiğini sorar.
Bu yüzden bilgi tek başına yeterli değildir.
Bilgiye yön veren bir hakikat gerekir.
Hakikate yön veren bir irade gerekir.
İradeyi yönlendiren bir ahlâk gerekir.
Ahlâkı hayata taşıyan amel gerekir.
Ve bütün bunların üzerinde, insanın kendisini Allah’ın öğrencisi olarak bilmesi gerekir.
17. Sonuç : İlk Ders Hâlâ Devam Ediyor
Âdem’e isimlerin öğretilmesi, insanlık tarihinin yalnızca ilk bilgi dersi değildir.
Aynı zamanda insanın ne olduğunu açıklayan ilk epistemolojik derstir.
İnsan öğrenendir.
Allah Öğreten’dir.
Varlık öğrenilen kitaptır.
Vahiy okuma kılavuzudur.
Akıl anlama aracıdır.
İrade seçme imkânıdır.
Deneyim bilginin sınandığı alandır.
Amel bilginin görünür hale gelmesidir.
Sâlih amel bilginin hakikate uygun biçimde hayata geçirilmesidir.
İman bu hakikate yöneliştir.
Yakîn ise hakikatin yaşanarak kesinleşmesidir.
Bütün bunlar tek bir çizgide birleşir : Allah → isimler → vahiy → düşünme → akletme → deneyim → amel → iman → yakîn.
Ve bu zincirin başında insan yoktur.
Allah vardır.
İnsan, sonradan gelen öğrencidir.
Bu yüzden insanın en büyük yanılgılarından biri, öğrendiğini kendisinin icat ettiğini sanmasıdır.
Oysa insanın bütün bilgisi, bütün düşüncesi, bütün aklı ve bütün deneyimi, kendisine verilmiş imkânlar üzerinde yükselir.
İlk isimleri Allah öğretti.
İlk bilgiyi Allah verdi.
İlk düzeni Allah kurdu.
Vahiy ile o düzenin anlamını bildirdi.
İnsan ise bu bilgiyi alıp hayatına taşımak üzere dünyaya gönderildi.
Dolayısıyla insandan beklenen yalnızca bilmesi değildir.
Bildikleriyle yaşamasıdır.
Yalnızca düşünmesi değildir.
Düşündüğünü akletmesidir.
Yalnızca akletmesi değildir.
Akletmiş olduğunu deneyimlemesidir.
Yalnızca deneyimlemesi değildir.
Deneyimini sâlih amele dönüştürmesidir.
Ve yalnızca amel etmesi değildir.
Amelini imanla anlamlandırmasıdır.
İşte o zaman bilgi, insanın üzerinde taşınan bir yük olmaktan çıkar.
İnsanın içine yerleşir.
İnsanı dönüştürür.
Ve nihayet insan, öğrendiği hakikatin şâhidi olmaya başlar.
Belki de Âdem'e isimlerin öğretilmesinin bize bıraktığı en büyük ders budur : İnsan, bilen olmak için değil; öğrendiği hakikati yaşayarak bilen olmak için yaratılmıştır.
Çünkü hakiki bilgi, insanın zihninde duran bilgi değildir.
Hakiki bilgi, insanın hayatında yürüyen bilgidir.
Ve Allah’ın bizden istediği öğrenme, tam da budur : Bilgiyi amele, ameli imana, imanı yakîne ve yakîni sahih bir varoluşa dönüştürmek.
İlk ders Âdem’e verildi.
Ders hâlâ devam ediyor.
Ve hepimiz, sınıfımız ne kadar ilerlemiş olursa olsun, hâlâ O’nun talebesiyiz.
Yorumlar
Yorum Gönder