MEKKE PAKTI
MEKKE PAKTI NEDEN KURULDU?!.
I. Bölüm : Görünen Antlaşmanın Ardındaki Büyük Resim
Uluslararası siyasette hiçbir önemli ittifak, yalnızca imza töreninden ibaret değildir. Bir antlaşma, çoğu zaman yıllarca süren güvenlik değerlendirmelerinin, diplomatik temasların ve değişen güç dengelerinin görünür hâle gelmiş son halkasıdır. Bu sebeple “Mekke Paktı/İttifakı neden kuruldu?!.” sorusu, aslında “bugün dünyada ne değişti?!.” sorusuyla birlikte ele alınmalıdır.
İlk bakışta cevap basit görünür : Üç ülke, ortak güvenlik kaygıları nedeniyle bir araya gelmiştir. Fakat jeopolitik analiz bununla yetinmez. Çünkü devletler yalnızca mevcut tehditlere değil, gelecekte doğabilecek güç boşluklarına da hazırlanırlar.
Son yıllarda uluslararası sistem tek merkezli olmaktan uzaklaşmıştır. Büyük güç rekabeti yeniden hız kazanmış, enerji hatları, deniz ticaret yolları, insansız sistemler, siber güvenlik ve yapay zekâ destekli askerî teknolojiler güvenlik anlayışını değiştirmiştir. Böyle bir dönemde bölgesel aktörlerin kendi caydırıcılıklarını artıracak ittifaklar aramaları şaşırtıcı değildir.
Bu çerçevede Mekke Paktı, yalnızca üç ülkenin askerî iş birliği olarak değil, yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi arayışı olarak da okunabilir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalıdır. Olgular ile yorumlar birbirine karıştırılmamalıdır. Olgular, taraf ülkelerin savunma alanında daha yakın iş birliği kurduklarını gösterir.
Yorum ise şudur : Bu adım, gelecekte daha geniş bir bölgesel yapılanmanın ilk halkası olabilir (mi?!).
Henüz bunun kesin olduğunu/olacağını söylemek mümkün değildir. Fakat jeopolitik analiz, sadece gerçekleşmiş olayları açıklamakla değil, gelişmekte olan eğilimleri de okumakla ilgilenir.
Bir başka dikkat çekici nokta ise şudur : Böylesine önemli bir girişim, uluslararası sistemde ciddi bir dirençle karşılaşmadan ortaya çıkabiliyorsa, şu soru doğal olarak gündeme gelir : Bu pakt, yalnızca kurucu ülkelerin iradesiyle mi doğdu; yoksa uluslararası sistemde oluşan yeni dengeler böyle bir oluşuma en azından belirli ölçüde imkân mı tanıdı?!.
Bu sorunun bugün kesin bir cevabı yoktur. Fakat doğru sorular, kesin cevaplardan daha değerlidir. Çünkü bazen tarihin yönünü değiştiren gelişmeler, önce sessizce başlar; anlamları ise yıllar sonra anlaşılır.
Bu nedenle Mekke Paktını yalnızca bir savunma anlaşması olarak değil, yeni bir jeopolitik dönemin ilk işaretlerinden biri olabilecek bir gelişme olarak incelemek gerekir.
Bir sonraki bölümde şu soruya odaklanacağız : Neden Mekke?!.
Çünkü bazen bir antlaşmanın en güçlü mesajı, maddelerinde değil, taşıdığı isimde gizlidir.
II. Bölüm : Neden Mekke?!.
Jeopolitikte isimler rastgele seçilmez. Bazen bir antlaşmanın adı, maddelerinden daha güçlü bir mesaj verir. Mekke Paktı adı da bu bakımdan dikkat çekicidir.
Mekke, herhangi bir şehir değildir. Yaklaşık iki milyar Müslümanın kıblesidir; İslâm’ın doğduğu ve tevhîd çağrısının yükseldiği merkezdir. Bu sebeple “Mekke” ismi, yalnızca coğrafi değil; dînî, tarihî ve sembolik bir ağırlık taşır.
Bu nedenle ilk soru şudur : Neden Riyad değil?!. Neden Ankara değil?!. Neden İslamabad değil de Mekke?!.
Bu soruya kesin cevap verecek resmî bir açıklama bulunmayabilir. Fakat jeopolitik semboller üzerinden bazı ma’kul değerlendirmeler yapılabilir.
Birinci ihtimal, antlaşmanın yalnızca devletler arasında değil, daha geniş bir medeniyet âidiyetine gönderme yapmak istemesidir. “Mekke” adı, millî sınırların ötesinde ortak bir hafızaya seslenir. Böylece antlaşma, yalnızca üç başkentin değil, daha geniş bir İslâm coğrafyasının dikkatine sunulmuş olur.
İkinci ihtimal, psikolojik etkidir. Savunma ittifakları sadece askerî güç üretmez; aynı zamanda güven duygusu üretir. Mekke adı, Müslüman toplumlarda siyasî tartışmaların üzerinde yer alan ortak bir sembol olduğu için, antlaşmaya meşrûiyet ve duygusal destek kazandırabilir.
Üçüncü ihtimal ise daha stratejiktir. Mekke adı, bu yapının teorik olarak başka Müslüman ülkelerin katılımına da açık olduğu mesajını taşıyor olabilir. Yani isim, mevcut üyelerden daha geniş bir ufku işaret ediyor olabilir. Fakat burada önemli bir uyarı yapmak gerekir.
Bir antlaşmanın kutsal bir şehrin adını taşıması, o antlaşmayı kendiliğinden kutsal yapmaz. Uluslararası ilişkilerde başarıyı belirleyen şey isimler değil; kurumsal yapı, ortak çıkar, karşılıklı güven ve sürdürülebilir iş birliğidir.
Dolayısıyla “Mekke” adı, güçlü bir semboldür; fakat sembol ile gerçekliği birbirine karıştırmamak gerekir.
Bununla birlikte, semboller bazen siyasetin yönünü de etkiler. Çünkü devletler yalnızca tanklarla, uçaklarla ve ekonomik göstergelerle hareket etmezler; tarih, kimlik ve ortak hafıza da stratejik kararların bir parçasıdır. Belki de bu yüzden bu oluşum, başka bir isim yerine “Mekke” ile anılmaktadır.
Fakat isimden daha önemli bir soru bizi beklemektedir : Neden bu üç ülke?!.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ortak paydası yalnızca Müslüman olmaları değildir. Bu üç ülke, Avrasya’dan Hint Okyanusu’na uzanan geniş bir güvenlik kuşağının üç önemli düğüm noktasını temsil eder.
Bir sonraki bölümde bu üç ülkenin neden aynı masada buluştuğunu ve bu jeopolitik üçgenin hangi dengeler üzerine kurulduğunu inceleyeceğiz.
III. Bölüm : Neden Bu Üç Ülke?!.
Jeopolitikte devletler, dostluk duygularıyla değil; coğrafya, güvenlik, ekonomi ve güç dengeleri ile hareket ederler. Bu nedenle “Neden Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan?!.” sorusunun cevabı da öncelikle haritada aranmalıdır.
Haritaya yukarıdan bakıldığında dikkat çekici bir tablo ortaya çıkar.
Türkiye, Avrupa ile Asya’nın kavşağını; Karadeniz, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’i kontrol eden stratejik bir merkezdir.
Suudi Arabistan, Hicaz’ın, Kızıldeniz’in ve Basra Körfezi’ne açılan enerji havzasının tam ortasında yer alır.
Pakistan ise Hint Okyanusu’nun kuzeyinde, Güney Asya’nın kapısında, Çin ve Orta Asya ile temas hâlinde bulunan, aynı zamanda nükleer caydırıcılığa sahip önemli bir devlettir.
Bu üç ülke birlikte düşünüldüğünde, ortaya sadece üç devlet değil; üç farklı jeopolitik eksen çıkar :
• Batı ekseni (Türkiye),
• Merkez ekseni (Suudi Arabistan),
• Doğu ekseni (Pakistan).
Bu yönüyle bakıldığında pakt, yalnızca bölgesel değil, kıtalar arası bir güvenlik kuşağı oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Fakat burada dikkat çekici bir eksiklik de vardır.
Bu üçgen, henüz tam dengeli görünmemektedir. Çünkü Türkiye ile Pakistan arasında güçlü siyasî ve askerî ilişkiler bulunmasına rağmen, aralarında doğrudan coğrafi süreklilik yoktur. Aradaki geniş boşluk, jeopolitik bakımdan İran, Irak ve kısmen Körfez bölgesiyle dolmaktadır.
İşte tam bu noktada şu soru doğmaktadır : Mısır neden yok?!.
Bu sorunun kesin cevabı bilinmemektedir. Ancak analitik olarak şu tespit yapılabilir : Mısır’ın katılması hâlinde paktın ağırlık merkezi önemli ölçüde değişirdi.
Çünkü Mısır;
• Akdeniz’i,
• Kızıldeniz’i,
• Süveyş geçidini,
• Kuzey Afrika’yı,
• Arap dünyasının en büyük nüfuslarından birini, aynı stratejik çerçevede birleştirebilen ender ülkelerden biridir.
Böyle bir durumda Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan hattı, bölgenin batı kanadını son derece güçlü hâle getirirken, Pakistan doğu kanadında stratejik derinlik sağlayan tamamlayıcı ortak olurdu.
Bugünkü yapı, önemli olmakla birlikte henüz tamamlanmış görünmemektedir.
Bu noktada bir başka ihtimal de düşünülebilir : Belki de kurucular, paktı önce daha dar bir çerçevede oluşturmayı; güven tesis edildikten sonra yeni üyeleri değerlendirmeyi tercih etmiş olabilirler.
Bu, uluslararası örgütlerde sık görülen bir yöntemdir. Önce çekirdek yapı kurulur; daha sonra genişleme gündeme gelir.
Elbette bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini zaman gösterecektir. Fakat burada asıl dikkat edilmesi gereken husus şudur : Bu paktı yalnızca “üç ülkenin anlaşması” olarak okumak eksik kalabilir. Çünkü jeopolitikte bazen üyeler kadar üye olmayanlar da mesajın bir parçasıdır.
Bir ülkenin masada bulunması kadar, neden bulunmadığı da stratejik anlam taşır.
İşte bu nedenle bir sonraki bölümde şu soruyu ele alacağız : Mekke Paktı kime karşı kuruldu?!.
Belki de bu sorunun doğru biçimi şudur : Gerçekten bir ülkeye karşı mı kuruldu, yoksa değişen dünya düzenine karşı ortak bir uyum arayışının ürünü mü?!.
Ve belki de doğru soru aslında şudur : “Mekke Paktı bir düşmana karşı mı kuruldu; yoksa mevcut dağınıklığa karşı mı?!.”
IV. Bölüm : Mekke Paktı Kime Karşı Kuruldu?!.
Jeopolitik analizlerde en sık yapılan hatalardan biri, her ittifakı mutlaka bir “düşmana karşı kurulmuş blok” olarak okumaktır. Oysa tarih, bunun her zaman doğru olmadığını gösterir.
Bazen ittifaklar bir düşmana karşı kurulur; bazen de bir boşluğu doldurmak için...
Kanaatimizce Mekke Paktı’nı anlamanın anahtarı da burada yatmaktadır.
Kime karşı sorusu doğru soru mu?!. İlk bakışta akla gelen cevaplar bellidir :
• İran’a karşı mı?!.
• İsrail’e karşı mı?!.
• ABD’ye karşı mı?!.
• Batı’ya karşı mı?!.
• Rusya’ya karşı mı?!.
• Çin’e karşı mı?!.
Fakat bu cevapların hiçbiri tek başına yeterli görünmemektedir. Çünkü bu ülkelerin her biriyle pakt üyelerinin farklı düzeylerde ekonomik, diplomatik ve askerî ilişkileri devam etmektedir.
Bu nedenle Mekke Paktı’nı klasik Soğuk Savaş mantığıyla açıklamak eksik kalabilir.
Asıl mesele güvenlikte dışa bağımlılık. Belki de paktın esas hedefi bir devleti çevrelemek değildir.
Belki de esas hedef şudur : İslâm coğrafyasının güvenlik mimarisini, mümkün olduğunca kendi iradesiyle kurabilmesi.
Yaklaşık iki asırdır bölgenin güvenliği çoğu zaman bölge dışındaki güçlerin rekabetinden etkilenmektedir.
Bir kriz çıktığında çözüm arayanlar çoğu zaman Washington’a, Moskova’ya, Pekin’e, Brüksel’e veya başka başkentlere bakmaktadır.
Bu durum yalnızca askerî değil, psikolojik bir bağımlılık da üretmektedir.
Eğer Mekke Paktı gerçekten yeni bir güvenlik anlayışının başlangıcıysa, verdiği ilk mesaj şu olabilir : Bölgenin güvenliği önce bölge ülkelerinin sorumluluğudur.
Bu cümle, herhangi bir ülkeye meydan okumaktan çok, bir özgüven beyanıdır.
Dış güçlere karşı değil, dış bağımlılığa karşı.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bir ülkenin kendi güvenliğini güçlendirmesi, başka ülkelerle düşman olması anlamına gelmez. Tam tersine kendi ayakları üzerinde durabilen devletler, çoğu zaman dış ilişkilerini daha dengeli kurabilirler.
Bu yüzden Mekke Paktı’nın gerçek muhatabı belki de belirli devletler değil; bölgenin kronik güvenlik kırılganlığıdır.
En büyük tehdit dışarıda mı, içeride mi?!.
Belki de en zor soru budur.
İslâm dünyasının son yüz elli yılına bakıldığında görülen tablo şudur :
• Dış müdahaleler kadar;
• Devletler arasındaki güvensizlik,
• Mezhep rekabeti,
• İdeolojik kutuplaşma,
• Ekonomik parçalanmışlık,
• Ortak kurumların zayıflığı da bölgeyi kırılgan hâle getirmiştir.
Bu durumda şu iddia tartışılabilir : Mekke Paktı’nın karşısındaki en büyük rakip herhangi bir devlet değil; İslâm dünyasının kendi iç parçalanmışlığıdır. Eğer bu doğruysa, paktın başarısı da askerî gücünden önce güven üretme kapasitesine bağlı olacaktır.
Sonuç :
Belki de tarih bize yine aynı dersi vermektedir : Ordular sınırları korur; fakat güven, medeniyetleri korur.
Mekke Paktı gerçekten tarihî bir dönüm noktası olacaksa, bunu yalnızca silah sistemleriyle değil; birbirine güvenmeyi başarabilen devletlerle gerçekleştirecektir.
Bu noktadan sonra önümüzde yeni ve daha zor bir soru durmaktadır : Mekke Paktı gerçekten üç ülkelik bir yapı olarak mı kalacaktır, yoksa zamanla Mısır, İran ve belki başka ülkelerin de katıldığı daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisine mi dönüşecektir?!.
İşte yazının bundan sonraki bölümü, bu ihtimali jeopolitik açıdan inceleyecektir.
V. Bölüm: Mekke Paktı Genişler mi?!. Mısır ve İran Senaryosu
Bir ittifakın gerçek gücü, yalnızca bugünkü üyeleriyle değil, yarın kimleri bir araya getirebileceğiyle ölçülür.
Bu nedenle Mekke Paktı’nı üç ülkelik kapalı bir yapı olarak görmek yerine, çekirdek (core) bir güvenlik mimarisi olarak değerlendirmek daha isabetli olabilir.
Bugün üç ülke vardır. Yarın dört... Belki beş... Belki daha fazla...
Bu ihtimal bugün için sadece bir senaryodur. Fakat jeopolitik analiz, senaryoları da ciddiyetle değerlendirmeyi gerektirir.
Birinci halka : Mısır.
Mısır’ın bu yapıya katılması, nicelikten çok niteliksel bir değişim meydana getirir. Çünkü Mısır yalnızca büyük bir Arap devleti değildir. O, Afrika’nın kapısıdır. Doğu Akdeniz’in en önemli aktörlerinden biridir. Kızıldeniz’in kuzey girişini kontrol eden stratejik bir ülkedir. Arap dünyasının en büyük nüfuslarından birine sahiptir. Tarih boyunca Kahire, İslâm düşüncesinin ve ilim geleneğinin önemli merkezlerinden biri olmuştur.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır aynı güvenlik ekseninde buluştuğu anda, bölgenin jeopolitiği önemli ölçüde değişmeye başlar.
İkinci halka : İran.
İran, ilk bakışta en zor ihtimal gibi görünmektedir. Çünkü son kırk yılda oluşan siyasî ve mezhebî gerilimler, böyle bir birlik fikrini oldukça uzak göstermektedir. Fakat jeopolitik bazen ideolojiden daha sabırlıdır.
• Coğrafya değişmez.
• Komşuluk değişmez.
• Enerji yolları değişmez.
• Denizler değişmez.
• Dağlar değişmez.
Ama uzun vadede devletler, ideolojik tercihlerinden çok coğrafyanın zorlamalarıyla hareket etmek zorunda kalabilirler. Bu sebeple bugün imkânsız görünen bazı birliktelikler, yarın zorunluluk hâline gelebilir.
Beş ülkelik senaryo
Şimdi düşünelim. Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır ve İran...
Bu beş ülkenin aynı güvenlik sisteminde bulunduğu bir senaryoda ortaya nasıl bir tablo çıkar?!.
Bu yapı; Doğu Akdeniz’den Hint Okyanusu’na, Karadeniz’den Umman Denizi’ne, Kafkasya’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan geniş bir stratejik kuşak oluşturur.
Enerji hatlarının önemli bir kısmı bu coğrafyadan geçer.
Dünya deniz ticaretinin kritik boğazları bu kuşak üzerinde yer alır.
Askerî kapasite bakımından da bölgenin en güçlü devletleri aynı masada oturmuş olur.
Böyle bir durumda uluslararası sistemde önemli bir değişim yaşanır.
Artık bölge ülkeleri yalnızca küresel güçlerin politikalarını takip eden aktörler değil; politikaların oluşumunu etkileyen merkezî aktörler hâline gelebilir.
Bu senaryonun önündeki en büyük engel silah eksikliği değildir. Ekonomi eksikliği de değildir. Asıl mesele karşılıklı güvendir.
Birbirine güvenmeyen devletler, en modern silahlara sahip olsalar bile kalıcı güvenlik sistemi kuramazlar.
Buna karşılık güven inşâ edilebilirse, birçok teknik problem zaman içinde çözülebilir.
Sonuç :
Belki de Mekke Paktı’nın geleceğini belirleyecek sorular şunlar : Üye sayısı artacak mı?!. Güven artacak mı?!.
Çünkü güvenin arttığı yerde ittifaklar genişler.
Güvenin azaldığı yerde ise en güçlü ittifaklar bile dağılır.
Bu nedenle Mekke Paktı’nın geleceğini belirleyecek asıl unsur, sahip olduğu askerî güç değil; üretebildiği güven olacaktır.
Bir sonraki bölümde daha da zor bir başlığa geçeceğiz.
VI. Bölüm : Büyük Güçler Bu Pakta Neden Sessiz Kaldı?!.
Burada “bu ittifak izinle mi kuruldu.” sorusu önemli. Bu bir hipotez; kesin hükme varmadan, jeopolitik açıdan bütün ihtimalleriyle masaya yatıracağız. Bu bölüm, yazının en dikkat çekici bölümlerinden biri ve yazının omurgası olacak. Fakat burada en büyük risk, komplo teorisine kaymak. Biz onu yapmayacağız. Bunun yerine jeopolitik mantık yürüteceğiz.
Büyük güçler bu pakta neden sessiz kaldı?!.
Jeopolitikte bazen en anlamlı açıklamalar, söylenenlerde değil; söylenmeyenlerde gizlidir.
Büyük bir savunma ittifakı kuruluyor. Bölgenin en önemli üç ülkesi aynı masaya oturuyor. Fakat beklenen sert uluslararası tepkiler görülmüyor.
İşte tam bu noktada şu soru doğuyor : Neden?!.
Kesin cevabı bilmiyoruz. Fakat ihtimalleri değerlendirebiliriz.
Birinci ihtimal : İzin verilmedi; sadece engellenemedi.
Uluslararası sistem artık eskisi kadar tek kutuplu değildir.
Eskiden büyük güçlerin istemediği birçok girişim daha başlamadan durdurulabiliyordu.
Bugün ise bölgesel aktörlerin hareket alanı daha geniştir.
Bu yoruma göre Mekke Paktı, “izin alınarak” değil, değişen uluslararası güç dengelerinin sağladığı hareket serbestliği sayesinde ortaya çıkmıştır.
Bu ma’kul bir açıklamadır ancak tek açıklama olmayabilir.
İkinci ihtimal : Kontrollü destek.
Son yıllarda dünya siyasetinde çok önemli iki kırılma yaşandı.
Birincisi, Rusya-Ukrayna savaşı.
İkincisi, İran ile İsrail-ABD arasında yaşanan savaş.
Bu iki gelişme, küresel güçlere önemli bir gerçeği hatırlattı : Orta Doğu’daki her kriz, artık yalnızca Orta Doğu’da kalmıyor.
• Enerji piyasalarını etkiliyor.
• Deniz ticaretini etkiliyor.
• Küresel enflasyonu etkiliyor.
• Göç hareketlerini etkiliyor.
Dolayısıyla büyük güçler açısından da bölgede tamamen kontrolsüz bir güvenlik boşluğu oluşması istenmeyebilir.
Bu durumda şu hipotez tartışılabilir : Bölge ülkelerinin kendi aralarında belirli ölçüde güvenlik koordinasyonu geliştirmesi, bazı küresel aktörler açısından da yönetilebilir bir seçenek olarak görülmüş olabilir.
Bu, “desteklediler” anlamına gelmez ama “mutlaka engellemek istediler” anlamına da gelmez.
Üçüncü ihtimal : Yük paylaşımı.
Uluslararası ilişkilerde son yıllarda dikkat çeken eğilimlerden biri şudur : Büyük güçler, her krize doğrudan müdahil olmak yerine, bölgesel ortakların daha fazla sorumluluk üstlenmesini istemektedir.
Bu yalnızca bir ülkeye özgü değildir. Farklı büyük güçler de zaman zaman benzer bir yaklaşım benimseyebilir.
Bu bakımdan Mekke Paktı, “biz güvenliğimizi daha fazla kendimiz üstleneceğiz.” mesajı veriyorsa, bu durum bazı dış aktörler tarafından da pragmatik biçimde karşılanmış olabilir.
Dördüncü ihtimal : Henüz bekleme dönemi.
Bir başka ihtimal daha vardır. Belki de büyük güçler henüz karar vermemiştir. Çünkü ittifakların gerçek karakteri kuruluş bildirgesiyle değil, birkaç yıl sonraki uygulamalarıyla anlaşılır.
Eğer Mekke Paktı yalnızca savunma iş birliği olarak kalırsa başka...
Ekonomik birlik, ortak teknoloji, ortak savunma sanayii ve ortak dış politika eksenine dönüşürse başka...
Dolayısıyla bugün görülen sessizlik, kesin bir onay değil; bekle-gör politikası da olabilir.
Belki de bütün bu ihtimallerden daha önemli bir soru vardır : Büyük güçler gerçekten bölgeyi yönetiyorlar mı, yoksa artık bölgenin kendi dinamiklerine uyum sağlamaya mı çalışıyorlar?!.
Bu soru yalnızca Mekke Paktı’nın değil, 21. Yüzyıl jeopolitiğinin de temel sorularından biridir.
Eğer ikinci ihtimal doğruysa, Mekke Paktı’nın tarihî önemi üç ülkenin bir araya gelmesinden ibaret değildir.
Asıl önemli olan, Orta Doğu’nun ilk defa kendi güvenlik mimarisini kurabilecek siyasî olgunluğa yaklaşıyor olmasıdır.
Sonuç :
Burada şu hükmü vermek doğru olmaz : Bu pakt büyük güçlerin izniyle kuruldu. Çünkü bunu doğrulayacak kamuya açık veriler yoktur. Fakat şu soruyu sormak son derece meşrudur : Büyük güçler neden bunu engelleme ihtiyacı duymadı?!.
İşte bu soru, bizi komplo teorilerine değil; jeopolitiğin en temel ilkesine götürür : Devletler, ideallerine göre değil; çıkarlarına göre davranırlar.
Belki de bugün değişen şey, devletlerin çıkarlarından çok, çıkarların içinde şekillendiği dünya düzenidir.
Şöyle güçlü bir tez kurabiliriz : 20. Yüzyılın Orta Doğu’su dış güçlerin kurduğu denge üzerine inşâ edildi. 21. Yüzyılın Orta Doğu’su ise, eğer başarılı olursa, bölge ülkelerinin kuracağı denge üzerine inşâ edilecektir.
Eğer bu cümleyi tarihî örneklerle destekleyebilirsek, yazı güncel bir analiz olmaktan çıkıp, gerçekten kalıcı bir jeopolitik değerlendirmeye dönüşebilir.
Bu, bence hem isabetli olur hem de yazının güvenilirliğini artırır. Çünkü güçlü analizler, sadece başarı senaryolarını değil, başarısızlık ihtimallerini de ele alır.
VII. Bölüm : Mekke Paktı Başarılı Olabilecek mi?!.
Bir ittifak kurmak zordur. Onu onlarca yıl ayakta tutmak ise çok daha zordur.
Bu nedenle Mekke Paktı’nın geleceğini değerlendirirken yalnızca güçlü yanlarına değil, zayıf halkalarına da bakmak, SWOT/GZFT analizi yapmak gerekir.
Jeopolitik tarih bize önemli bir ders vermektedir : Devletler çoğu zaman dış düşmanlar yüzünden değil, iç ayrışmalar yüzünden zayıflarlar.
Mekke Paktı için de asıl soru şudur : Bu ittifak dış baskılara dayanabilecek mi, yoksa kendi iç farklılıkları sebebiyle mi zorlanacak?!.
İşte burada Kur'an’ın son derece çarpıcı bir tespiti devreye girer : “Küllü hizbin bimâ ledeyhim ferihûn.” = “Her grup, kendi elindekini yeterli görerek onunla övünmektedir.” (23/53. 30/32.)
Bu âyetler sadece dînî grupları değil, insan topluluklarının ortak psikolojisini de anlatmaktadır.
• Her hizip...
• Her parti...
• Her mezhep...
• Her devlet...
Kendi önceliğini merkeze koymaya başladığında, ortak hedef giderek silikleşir.
İşte İslâm dünyasının son iki asırlık tecrübesi de büyük ölçüde budur.
Ortak tehditler vardı, fakat ortak strateji üretilemedi.
Ortak değerler vardı, fakat ortak güven oluşturulamadı.
Ortak tarih vardı, fakat ortak gelecek tasarlanamadı.
Bu yüzden şu gerçeği kabul etmek gerekir : Mekke Paktı’nın başarısının önündeki en büyük engel, dış güçler olmayabilir.
Belki de en büyük engel, üye devletlerin kısa vadeli millî çıkarlarını uzun vadeli ortak çıkarların önüne koymaları olacaktır.
Bu nedenle şu ihtimali de ciddiyetle değerlendirmek gerekir : Mekke Paktı başarısız olabilir.
Evet. Bu ihtimal vardır. Çünkü tarih, büyük umutlarla kurulan fakat güven üretemediği için dağılan ittifaklarla doludur. Fakat bunun tersi de mümkündür. Eğer bu ülkeler aralarındaki güveni kurumsallaştırabilir, krizleri yönetebilir ve ortak çıkar üretmeyi başarabilirlerse, Mekke Paktı yalnızca bir askerî anlaşma olarak kalmaz; yeni bir bölgesel düzenin başlangıcı olabilir.
Bu nedenle bugün cevap bekleyen en önemli soru şudur : Mekke Paktı’nın en güçlü silahı nedir?!.
• Tankları mı?!
• Füzeleri mi?!.
• Orduları mı?!.
Hayır. Birbirlerine duyacakları güvendir. Çünkü güven kaybolduğu anda, en güçlü ittifaklar bile kâğıt üzerinde kalır.
Güven inşâ edildiğinde ise, coğrafya kader olmaktan çıkar; ortak gelecek hâline gelir.
VIII. Bölüm : Mekke Paktı Bir Sonuç mu, Yoksa Bir Başlangıç mı?!.
Bir savunma paktı, tek başına tarihi değiştirmez. Tarihi değiştiren şey, o paktın arkasındaki medeniyet iradesidir. Bu nedenle Mekke Paktı’nı yalnızca imzalanmış bir belge olarak okumak yeterli değildir. Asıl soru şudur : Bu pakt, geçici bir güvenlik anlaşması mı; yoksa yeni bir bölgesel düzenin ilk adımı mı?!.
İşte cevap, bundan sonra atılacak adımlarda gizlidir.
Askerî birlik yetmez. Tarih göstermektedir ki askerî ittifaklar, tek başına kalıcı medeniyetler inşâ edemez.
Kalıcı olanlar :
• Ortak hukuk kuranlar,
• Ortak ekonomi geliştirenler,
• Ortak teknoloji üretenler,
• Ortak eğitim sistemleri kuranlar,
• Ortak gelecek tasavvuru oluşturabilenlerdir.
Eğer Mekke Paktı yalnızca savunma alanında kalırsa önemli bir girişim olarak tarihe geçebilir. Fakat bunun ötesine geçebilirse, tarihî/n bir dönüm noktası hâline gelebilir.
Ortak tehdit değil, ortak gelecek
İttifaklar iki farklı duygu üzerine kurulabilir.
Birincisi, ortak korku.
İkincisi, ortak gelecek.
Ortak korkuyla kurulan ittifaklar, korku ortadan kalkınca dağılırlar.
Ortak gelecek fikri üzerine kurulan ittifaklar ise nesiller boyunca yaşayabilirler.
Bu nedenle Mekke Paktı’nın gerçek sınavı, herhangi bir tehdide nasıl cevap verdiği değil; ortak bir gelecek fikri üretip üretemeyeceğidir.
Kur’an’ın Perspektifi
Kur’an, parçalanmayı sadece siyasî bir problem olarak görmez. Onu ahlâkî ve zihinsel bir problem olarak da değerlendirir.
“Küllü hizbin bimâ ledeyhim ferihûn.” Bu âyet, sadece geçmiş ümmetleri anlatmıyor olabilir. Bugünün devletlerine de şu uyarıyı yapıyor olabilir : Herkes kendi dar çıkarını mutlaklaştırdığı sürece ortak bir medeniyet inşâ edilemez.
Bu sebeple Mekke Paktı’nın önündeki en büyük tehlike dış müdahaleler değil; içe kapanan millî egoizmlerdir.
Yeni bir denge mümkün mü?!.
Belki de XXI. Yüzyılın en önemli sorularından biri şudur : İslâm dünyası, farklı devletlerden oluşmasına rağmen ortak güvenlik, ortak ekonomi ve ortak strateji geliştirebilir mi?!.
Eğer cevap “evet” olursa, Mekke Paktı yalnızca üç ülkenin imzaladığı bir anlaşma olmaktan çıkar; yeni bir jeopolitik düşüncenin başlangıcı olur.
Eğer cevap “hayır” olursa, o zaman bu pakt da tarihte kurulup dağılan birçok ittifaktan biri olarak anılır.
Son söz :
Mekke Paktı’nın geleceğini bugünden kimse kesin olarak bilemez. Fakat şunu söylemek mümkündür : Bir ittifakın ömrünü silahları belirlemez. Ekonomisi de tek başına belirlemez.
Onu yaşatan şey, üyelerinin birbirlerine duydukları güven, ortak kader bilinci ve uzun vadeli stratejik akıldır.
Belki de bu yüzden asıl soru artık şudur : Mekke Paktı, ortak bir medeniyet iradesine dönüşebilecek mi?!.
İşte bu sorunun cevabını ne bugünün siyasetçileri tek başına verebilir ne de bugünün jeopolitik analizcileri.
Bu cevabı, önümüzdeki yıllarda devletlerin göstereceği basiret, toplumların üreteceği güven ve tarihin akışı verecektir.
IX. Bölüm : Mekke’den Medine’ye : Antlaşmadan Medeniyete
Tarih, antlaşmalarla doludur. Kimileri imzalandıkları gün büyük heyecan uyandırmış, birkaç yıl sonra unutulmuştur. Kimileri ise ilk bakışta sıradan görünmüş, fakat zamanla yeni bir dönemin başlangıcı hâline gelmiştir.
Bugün Mekke Paktı hakkında konuşurken henüz hangi kategoriye girdiğini bilmiyoruz.
Belki birkaç yıl sonra dağılacak.
Belki genişleyecek.
Belki yeni üyeler kazanacak.
Belki de bölgesel siyasetin kısa ömürlü girişimlerinden biri olarak kalacak.
Bunların hiçbirini bugün kesin olarak söylemek mümkün değildir. Fakat kesin olmayan şeyler kadar kesin olan şeyler de vardır.
Kesin olan şudur : XX. yüzyıl boyunca İslâm coğrafyasının güvenlik mimarisi büyük ölçüde bölge dışı güçlerin etkisi altında şekillendi.
Sınırlar çoğu zaman başkaları tarafından çizildi.
Dengeler çoğu zaman başkaları tarafından kuruldu.
Krizler çoğu zaman başkalarının önceliklerine göre yönetildi.
Bu durumun ürettiği sonuçlar ise bugün hâlâ yaşamaktadır.
İşte Mekke Paktı’nın tarihî önemi de burada yatıyor olabilir. Çünkü bu paktın gerçek anlamı, üç ülkenin askerî iş birliği yapmasından daha büyük olabilir.
Belki de bu, ilk defa şu sorunun yüksek sesle sorulmaya başlanmasıdır : Bölgenin güvenliğini bölge ülkeleri kuramaz mı?!.
Bu soru henüz cevaplanmış değildir ama sorulmaya başlanmış olması bile önemlidir.
Bununla birlikte, bu yazı boyunca sürekli vurguladığımız bir hakikati tekrar hatırlatmak gerekir.
İslâm dünyasının temel problemi güç eksikliği değildir.
Nüfus eksikliği değildir.
Kaynak eksikliği değildir.
Coğrafya eksikliği değildir.
Asıl problem güven eksikliğidir. Çünkü güvenin olmadığı yerde; ittifaklar kâğıt üzerinde kalır. Kurumlar zayıflar. Ortak hedefler parçalanır.
Ve sonunda herkes kendi hizbinin içine çekilir.
Kur’an’ın şu tasviri tam da bunu anlatır : “Küllü hizbin bimâ ledeyhim ferihûn.” = Her hizip, kendi elindekini yeterli görerek onunla sevinmektedir.”
Belki de İslâm dünyasının son iki asırlık hikâyesi, biraz da bu âyetin siyasî ve toplumsal düzlemdeki tezahürüdür.
Herkes kendi merkezini büyütmeye çalışmış; fakat ortak merkezi inşâ etmekte zorlanmıştır.
Bu yüzden Mekke Paktı’nın kaderini belirleyecek olan şey, sahip olduğu silah sistemleri değildir. Onu yaşatacak olan şey; ortak akıl, ortak çıkar, ortak sorumluluk ve her şeyden önce ortak güvendir.
Eğer bunlar oluşursa, bugünkü pakt, yarının bölgesel güvenlik sistemine dönüşebilir.
Belki Mısır katılır.
Belki İran katılır.
Belki başka ülkeler katılır.
Belki de zamanla askerî iş birliği ekonomik iş birliğine, ekonomik iş birliği ise daha geniş kurumsal yapılara evrilir. Fakat bunların hiçbiri zorunlu değildir; hepsi ihtimaldir.
Bu nedenle Mekke Paktı’nı değerlendirirken ne aşırı iyimser olmak gerekir ne de aşırı karamsar. Ne onu yeni bir altın çağın garantisi olarak görmek gerekir ne de önemsiz bir diplomatik girişim olarak küçümsemek.
En doğru yaklaşım şudur : Mekke Paktı bir sonuç değil, bir imkândır. Bu imkânın neye dönüşeceğini ise antlaşma metinlerinden çok, onu taşıyacak siyasî irade belirleyecektir.
Belki de yazının sonunda sorulması gereken son soru şudur : Mekke Paktı’nın gerçek hedefi nedir?!.
Eğer cevap sadece güvenlik ise, ömrü sınırlı olabilir. Fakat eğer cevap; güvenlikten istikrara, istikrardan iş birliğine, iş birliğinden güvene, güvenden ortak geleceğe uzanan bir yolculuk ise... O zaman bu pakt, yalnızca bir askerî anlaşma olmaktan çıkar; bir medeniyet arayışının ilk cümlesi hâline gelir.
Ve tarih, tam da böyle başlar : Önce bir fikir doğar, sonra bir antlaşma imzalanır, daha sonra kurumlar oluşur. En sonunda da insanlar geriye dönüp bakarak şunu söylerler : Meğer biz bir antlaşmanın değil, yeni bir dönemin başlangıcına şâhit olmuşuz.
Allah-u A’lem, bugün için elimizde kesin olan yalnızca budur : Mekke Paktı’nın geleceği henüz yazılmadı. Ve belki de onu belirleyecek olan şey, devletlerin gücünden önce, birlikte hareket edebilme hikmeti ve kabiliyetidir.
IX. Bölüm : Mekke Paktı: Yeni Bir Dönemin Başlangıcı mı?!.
Jeopolitikte hiçbir antlaşma tek başına tarih yazmaz.
Tarihi değiştiren şey, antlaşmaların arkasındaki stratejik irade, kurumsal süreklilik ve ortak gelecek tasavvurudur.
Bu nedenle Mekke Paktı’nı bugünden “tarihî başarı” veya “başarısız girişim” olarak nitelendirmek doğru değildir. Çünkü henüz sürecin başındayız.
Bugün elimizde olan, tamamlanmış bir sonuç değil; dikkatle izlenmesi gereken yeni bir jeopolitik girişimdir.
Yazı boyunca ortaya koyduğumuz değerlendirmeler bizi şu sonuca götürmektedir : Mekke Paktı’nın önemi, yalnızca üç ülkenin savunma alanında iş birliği yapmasında değildir. Asıl önem, uzun bir aradan sonra İslâm coğrafyasında güvenlik meselesinin yeniden bölge merkezli düşünülmeye başlanmış olmasıdır.
Eğer bu doğruysa, paktın tarihî anlamı askerî boyutunu aşmaktadır. Ancak aynı ölçüde önemli bir uyarıyı da yapmak gerekir. İslâm dünyasının son iki asırlık tecrübesi göstermektedir ki, dış müdahaleler kadar iç rekabetler de ortak girişimleri zayıflatmıştır.
• Farklı millî öncelikler...
• Farklı güvenlik algıları...
• Farklı dış politika tercihleri...
• Farklı mezhebî hassasiyetler...
• Ve zaman zaman ülkelerin birbirlerine üstünlük kurma arzusu...
Bütün bunlar, en güçlü görünen iş birliklerini bile kırılgan hâle getirebilir. Dolayısıyla Mekke Paktı’nın geleceğini belirleyecek temel unsur, askerî kapasite değil; ortak stratejik akıl üretebilme kabiliyetidir.
Burada özellikle Mısır ve İran meselesi dikkat çekmektedir.
Eğer zaman içinde bölgenin diğer önemli aktörleri de benzer bir güvenlik anlayışında buluşabilirse, Mekke Paktı yeni bir bölgesel mimarinin çekirdeğine dönüşebilir. Aksi hâlde, üç ülke arasında sınırlı kalan bir savunma iş birliği olarak varlığını sürdürebilir.
Her iki ihtimal de bugün için açıktır. Bu nedenle, ne aşırı iyimser olmak ne de peşin hükümle karamsarlığa kapılmak doğru olacaktır.
Jeopolitik, temennilerle değil; zaman içinde oluşan güç dengeleriyle yazılır.
Belki de bugün cevaplanması gereken asıl soru şudur : Mekke Paktı, mevcut krizlere verilmiş geçici bir cevap mı; yoksa XXI. Yüzyılda bölge ülkelerinin kendi güvenlik mimarisini inşâ etme iradesinin ilk adımı mı?!.
Bu sorunun cevabını bugünden kimse kesin olarak veremez. Fakat şu söylenebilir : Mekke Paktı’nın başarısı ne Washington’da, ne Moskova’da, ne Pekin’de belirlenecektir. Bu paktın başarısı; Ankara, Riyad ve İslamabad’ın, ileride belki Kahire ve Tahran’ın da katılımıyla, birbirlerine ne ölçüde güvenebileceklerine bağlıdır. Çünkü XXI. Yüzyılın Orta Doğu’sunda belirleyici soru artık yalnızca “büyük güçler ne istiyor?!.” değildir. Asıl soru şudur : Bölge ülkeleri, kendi aralarında kalıcı bir stratejik güven inşâ edebilecekler mi?!. Eğer bu güven inşâ edilebilirse, Mekke Paktı tarihe geçecektir. İnşâ edilemezse, tarih onu umut vadeden fakat ömrü kısa süren birçok bölgesel girişimden biri olarak kaydedecektir.
Ve belki de bu yüzden, Mekke Paktı’nın geleceğini belirleyecek olan şey, sahip olduğu silahlar değil; üretebildiği stratejik güvendir.
Yorumlar
Yorum Gönder