EPİSTEMİK UYUŞMA

Epistemik Uyuşma : Noktanın Kaybından Bilincin İğfaline - Modern İnsan

İnsan, varoluş sahnesindeki ilk geri çekilmeyi belki de dili gevşeterek başlattı.

Rus yazar ve hiciv ustası Aleksandr Kanevskiy’e atfedilen o çarpıcı Noktalama İşaretleri metaforunda anlatıldığı gibi, insan önce bağları kuran virgülü kaybetti; düşünceleri birbirinden koptu. Ardından coşkunun, öfkenin ve şaşkınlığın işareti olan ünlem elden gitti; duygularını ifade etme gücü zayıfladı. Sonra merakın ve sorgulamanın kapısını açan soru işareti kayboldu; soru sormak, dolayısıyla araştırmak ve anlamaya çalışmak gereksizleşti. Nihayet felsefî ve geometrik düzlemde başlangıcın, sınırın ve belirlenimin sembolü olan nokta da ortadan kalktığında, geriye yalnızca sessizlik kaldı. Çünkü nokta yalnızca bir dil işareti değildir. O, bir şeyin nerede başlayıp nerede bittiğini, neyin ne olduğunu ve neyin diğerinden ayrıldığını belirleyen en temel işaretlerden biridir. Noktanın kaybı bu bakımdan yalnızca yazının değil, ayrım yapma yeteneğinin de kaybıdır. Fakat modern trajedinin asıl perdesi burada açılır.

İnsan artık yalnızca işaretlerini kaybetmemiştir; kendisini de kaybetmiştir. Daha korkuncu ise şudur : Kendini kaybettiğinin farkında değildir ve kaybettiği şeyi aramamaktadır.

Modern dünya, insanı, kendi yokluğunu fark etmesini engelleyecek ölçüde yoğun bir uyarıcı bombardımanına maruz bırakmıştır. Sürekli görüntü, sürekli haber, sürekli ses, sürekli reklam, sürekli bildirim, sürekli tüketim ve sürekli yeni bilgi...

Bilinç, hiç susmayan bir akışın içine yerleştirilmiştir. Böylece modern insanın problemi artık yalnızca bilgisizlik değildir, bilginin fazlalığı içinde anlamı kaybetmektir.

En şiddetli doğal yıkımlar, küresel savaşlar, açlıklar, kitlesel göçler ve ağır insanî trajediler bile, bu bilinç üzerinde eskisi kadar sarsıcı bir etki meydana getirmemektedir. İnsanlık, tarihin en büyük felaketlerini dahî ekran başında birkaç saniyelik görüntülere, birkaç dakikalık haberlere ve nihayet birkaç satırlık istatistiklere dönüştürerek tüketmektedir.

Felaket görülür. Üzülünür. Paylaşılır. Yorumlanır. Sonra geçilir. Unutulur. Çünkü modern insanın en büyük savunma mekanizmalarından biri unutmaktır.

Kur'ân’ın Lokmân Sûresi 32. âyetinde tasvir ettiği insan karakteri burada dikkat çekici biçimde yeniden karşımıza çıkar : “Denizde dalgalar onları gölgeler gibi kuşattığında insan bütün sahte dayanaklarını bırakır; Allah’a yönelir, O’na yalvarır ve içtenlikle O’na sığınır. Fakat Allah onları karaya çıkarıp kurtardığında, içlerinden bir kısmı yeniden eski tutumuna döner.”

Burada insanın zaafı yalnızca korkaklık değildir, asıl problem hafızasızlıktır.

İnsan, hakikati ancak acı kendisine dokunduğunda hatırlamakta; acı uzaklaştığında ise hatırladığını unutmaktadır.

Eskiden insanı uyandırmak için bir iğne yeterli olabiliyordu; sonra iğne yetmedi; çuvaldız gerekti.

Bugün ise çuvaldız bile yetmiyor.

Büyük depremler, savaşlar, salgınlar, ekonomik çöküşler, kitlesel ölümler, çevresel felaketler ve insanlığın kendi eliyle ürettiği büyük yıkımlar bile modern insanın bilinç yüzeyinde kısa süreli dalgalanmalar meydana getiriyor; fakat onu köklü biçimde kendisine döndürmeye yetmiyor. Çünkü mesele artık acının büyüklüğü değildir.

Mesele, bilincin acıyı işleyebilme kapasitesinin zayıflamış olmasıdır.

İnsan acıyı görmektedir fakat acının kendisine ulaşmasına izin vermemektedir.

Felaketi bilmektedir fakat felaketin anlamını düşünmemektedir.

Ölümü seyretmektedir fakat kendi fâniliğini = ölümünü düşünmemektedir.

Savaşın görüntüsünü tüketmektedir fakat savaşı mümkün kılan zihniyet üzerinde düşünmemektedir.

Böylece felaket bile bir tüketime konu olan görüntüye dönüşmektedir.

Bunun sebebi yalnızca insanın bencil, duyarsız veya ahlâken zayıf olması değildir. Daha derinde, modern insanın epistemik çevresi = paradigması değiştirilmiştir.

Armand Mattelart’ın iletişim, propaganda ve medya mekanizmaları üzerine çalışmalarının - özellikle ‘Beyin İğfal Şebekesi’ - işaret ettiği üzere, modern iletişim düzeni yalnızca bilgi aktaran tarafsız bir kanal olarak görülmemelidir. Medya ve reklam endüstrileri aynı zamanda dikkatleri yönlendiren, arzuları biçimlendiren, öncelikleri belirleyen ve gerçekliğin nasıl algılanacağını etkileyen yapılardır.

Böyle bir sistemde insanın yalnızca ne düşündüğü değil, ne hakkında düşüneceği de belirlenmeye başlanır. İşte burada mesele daha derin bir hâl alır. Bilincin iğfali, insana mutlaka yanlış bir şey söylemek değildir.

Bazen ona o kadar çok şey söylemektir ki, doğru olanı düşünecek sessizliği bulamaz hâle gelsin.

Bazen hakikati gizlemek değil, hakikatin görünmesini engelleyecek kadar çok görüntü üretmektir.

Bazen insanı susturmak değil; onu, kendi sesini duyamayacağı kadar çok sesin içine bırakmak/çekmektir.

Modern epistemik uyuşmanın özü tam da burada ortaya çıkar : İnsan bilgisiz değildir; fakat bildikleri üzerinde düşünememektedir.

Şimdi de bu sürecin yeni bir aşamasına giriyoruz : Yapay zekâ.

Burada mesele yapay zekânın varlığı değil, insanın kendi zihinsel faaliyetini ona ne ölçüde devrettiğidir.

Yapay zekâ :

• Araştırmayı hızlandırabilir.

• Bilgiyi düzenleyebilir.

• Karmaşık metinleri karşılaştırabilir.

• Hatırlamaya yardımcı olabilir.

• Düşünceyi farklı açılardan sınayabilir.

Bütün bunlar insanın entelektüel kapasitesini artırabilecek imkânlardır. Fakat aynı teknoloji başka bir biçimde kullanıldığında tam tersine dönüşebilir :

• İnsan, araştırmak yerine sordurur.

• Okumak yerine özetletir.

• Düşünmek yerine ürettirir.

• Karşılaştırmak yerine seçtirir.

• Hatırlamak yerine kaydettirir.

• Yazmak yerine yazdırır.

• Ve nihayet hükmetmek yerine kabul eder.

İşte tehlike burada başlar. Çünkü düşünme yalnızca bir sonuca ulaşmak değil, sonuca hangi yoldan ulaşıldığını da bilmek, itiraz edebilmek, şüphe edebilmek, yanlışlanabilmek, yeniden değerlendirebilmek ve gerektiğinde “bilmiyorum” diyebilmektir.

İnsan bütün bu süreçleri bir makineye devrettiğinde, yalnızca zaman kazanmaz, aynı zamanda zihinsel kaslarını kullanmaktan vazgeçebilir.

Bu nedenle yapay zekânın asıl riski, insanın yerine düşünmesi değildir. Daha büyük risk şudur : İnsanın artık kendisinin düşünmesi gerekmediğine inanması.

İşte bu, epistemik teslimiyettir.

Bilgiye ulaşmanın kolaylaşması ile bilgi sahibi olmak aynı şey değildir.

Bir cevabı saniyeler içinde elde etmek, o cevabın hakikatini kavramak anlamına gelmez. Çünkü bilgi yalnızca sonuç değildir; bilgiye giden yol da bilginin bir parçasıdır.

Bir insanın zihinsel emeği ortadan kaldırıldığında, geriye bilgiye benzeyen bir şey kalabilir; fakat o bilgi, insanın kendi bilgisi olmaz.

İnsan, kendi zihninin ürettiği düşüncelerin yerine sürekli olarak dışarıdan gelen hazır düşünceleri koyarsa, bir süre sonra kendi zihinsel sınırlarını bile tanıyamaz.

Böylece modern insanın yeni paradoksu ortaya çıkar : Bilgiye hiç olmadığı kadar yakın, fakat hakikate hiç olmadığı kadar uzak olabilir. Çünkü bilgi çoğalmış, fakat idrak derinliği aynı ölçüde çoğalmamıştır.

• Veri artmış, fakat anlam artmamıştır.

• Hız artmış, fakat hikmet artmamıştır.

• Bağlantı artmış, fakat ilişki kurma yeteneği zayıflamıştır.

• Görüntü çoğalmış, fakat nazar kaybolmuştur.

• Ve insan, zihnini genişletmek için geliştirdiği araçların içinde giderek kendi zihninin yabancısı hâline gelmiştir.

İşte başlangıçta kaybolan nokta ile bugün karşı karşıya olduğumuz epistemik uyuşma arasında görünmez fakat güçlü bir bağ vardır.

Önce virgül kayboldu : Bağlar koptu.

Sonra ünlem kayboldu : Duygular sönümlendi.

Ardından soru işareti kayboldu : Sorgulama zayıfladı.

Sonunda nokta kayboldu : Ayrımlar silikleşti.

Ve bugün insan, bütün bu kayıpların üzerine kurulmuş devâsâ bir epistemik akışın içinde yaşamaktadır. Artık mesele yalnızca noktanın kaybolması değildir.

İnsan, nerede duracağını da kaybetmekte/bilmemektedir.

Neye inanacağını, neyi reddedeceğini, neyin hakikat, neyin propaganda, neyin bilgi, neyin manipülasyon, neyin kendi düşüncesi, neyin kendisine düşündürtülen düşünce olduğunu ayırt etmek giderek zorlaşmaktadır.

Böyle bir dünyada insanın en büyük ihtiyacı daha fazla bilgi değil, epistemik ayıklamadır.

Daha fazla ses değil, susabilme yeteneğidir.

Daha fazla görüntü değil, nazardır.

Daha hızlı cevaplar değil, soru sorabilme kudretidir.

Ve belki de her şeyden önce yeniden noktaya ihtiyaç vardır. Çünkü nokta yalnızca cümlenin sonu değildir.

Nokta, durabilmektir.

Durmak, bakmak, ayırmak, düşünmek ve hüküm vermektir.

İnsan ancak durabildiğinde neyin kendisine ait olduğunu anlayabilir.

Modern çağın trajedisi bu nedenle yalnızca teknolojik değildir.

Bu, giderek derinleşen bir epistemik uyuşma hâlidir.

İnsan acıyı görüyor fakat acımıyor.

Bilgiyi alıyor fakat bilmiyor.

Soru görüyor fakat sormuyor.

Cevap alıyor fakat düşünmüyor.

Konuşuyor fakat söylemiyor.

Bakıyor fakat görmüyor.

Ve en korkuncu da : Kendini kaybediyor fakat kaybolduğunu fark etmiyor.

Noktanın kaybıyla başlayan anlam çözülmesi, bugün bilincin iğfaline kadar ulaşmıştır.

Çuvaldızın bile can yakamadığı bir çağdayız. Fakat hâlâ bir çıkış ihtimali vardır : İnsan yeniden durmayı, yeniden sormayı, yeniden ayırmayı, yeniden düşünmeyi ve nihayet yeniden kendisi olmayı öğrenebilir.

Çünkü felâketin büyüklüğü insanı kurtarmaz. İnsanı kurtaran, felâket karşısında uyanabilme kabiliyetidir.

Gidişât felâkete doğrudur..Fakat asıl felâket, felâkete doğru gittiğimizi artık fark edememektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK