TEVHÎD VE ŞİRK

TEVHÎD ve ŞİRK

PARÇALANMA NEREDE VE NASIL BAŞLADI?!.

Giriş

İnsanlık tarihinin en büyük problemi Allah’ın varlığını inkâr etmek değildir. Tarihin büyük kısmında insanlar zaten bir yaratıcıya inanmışlardır. Buna rağmen çatışmalar, zulümler, putlar, tâğutlar ve şirk ortadan kalkmamıştır. Demek ki problem, sadece “Allah vardır veya Allah yoktur.” meselesi değildir. Asıl problem, hakikatin parçalanmasıdır.

Kur'an’ın tevhîd çağrısı da tam bu noktada başlar. Çünkü tevhîd, yalnızca Allah’ın bir olduğunu haber veren bir inanç cümlesi değildir; parçalanmış hakikati yeniden ilâhî birlik içinde okumaya çağıran bir varlık tasavvurudur.

Bu sebeple tevhîdi anlayabilmek için önce şu soruya cevap vermek gerekir : Parçalanma nerede ve nasıl başladı?!.

1. Temyiz ile Tefrik Arasındaki İnce Çizgi

İnsan aklı anlamak için ayırır.

Bir hekim, insan bedenini organlara ayırarak inceler.

Bir dilci, cümleyi kelimelere ayırır.

Bir fizikçi, maddeyi parçacıklarına kadar analiz eder.

Bir hukukçu, olayları unsurlarına ayırır.

Bütün bunlar tabiîdir. Çünkü aklın çalışma biçimi temyizdir.

Temyiz, birbirine benzeyen şeyleri ayırt edebilme yeteneğidir.

Hak ile bâtılı...

Doğru ile yanlışı...

Hâlık ile mahlûku...

Sebep ile sonucu...

Vasıta ile gayeyi... ayırabilmektir.

Bu olmadan ne ilim olur ne hikmet. Fakat temyiz ile tefrik aynı şey değildir.

Temyiz, ayırır fakat bağı koparmaz.

Tefrik ise ayırdığı şeyi birbirinden bağımsız hâle getirir.

İşte insan zihninin en büyük yanılgılarından biri burada başlar.

Analiz için yapılan ayrım, zamanla hakikatin kendisi zannedilir.

Araç, amaç hâline gelir.

Metot, ontolojiye dönüşür.

Böylece hakikat parçalanmaya başlar.

2. İlk Kopuş : Ontoloji ile Epistemolojinin Yer Değiştirmesi

İnsan kendisini merkeze koymaya başladığı anda ilk büyük kırılma meydana gelir. Çünkü insan, kendisini var eden değildir.

İnsan, var olmayı tercih ederek var olmamıştır.

Hiç kimse doğumunu seçmemiştir.

Hiç kimse anne ve babasını belirlememiştir.

Hiç kimse zamanını, coğrafyasını veya bedenini tercih etmemiştir.

İnsan, kendisini var eden bir iradenin eseridir.

Bu sebeple varlık, bilgiden önce gelir.

Hakikat, insan onu bildiği için var değildir. İnsan bilmeden önce de hakikat vardı. İnsan öldükten sonra da var olmaya devam edecektir.

Buradan çok önemli bir sonuç çıkar : Ontoloji, epistemolojiden önce gelir.

İnsan hakikati üretmez, hakikati keşfeder. Fakat modern düşüncenin önemli bir kısmı bu sıralamayı tersine çevirmiştir.

Hakikat yerine bilgi merkeze geçmiş, bilgi yerine özne merkeze geçmiş, sonunda insan kendi hakikatinin ölçüsü hâline gelmiştir.

Kur'an ise bunun tam tersinden hareket eder.

Önce Varlık vardır. Sonra o varlığı tanıyan bilgi. Sonra da o bilgiye göre şekillenen hayat.

3. Bilginin Ahlâktan Kopması

Hakikat parçalandığında ikinci kırılma kendiliğinden ortaya çıkar.

Bilgi ile amel ayrılır.

Bilmek başka...

Yaşamak başka...

Düşünmek başka...

Davranmak başka... olur. 

Modern eğitim büyük ölçüde bilgi üretir; fakat bilginin karakter üretmesi gerektiğini söylemez.

İnsan çok şey bilir; fakat bildiğiyle yaşamaz.

Bilgi zihinde kalır.

Hayat başka ilkelerle yönetilir.

Kur'an’ın dili burada tamamen farklıdır. Orada bilgi, yükümlülük doğurur.

Hakikati tanımak, ona karşı sorumluluk taşımaktır.

Bu sebeple iman ile amel birbirinden ayrılmaz. Çünkü amel, imanın görünür hâlidir.

İman ise amelin ruhudur.

Birini diğerinden kopardığınız anda her ikisi de anlamını kaybetmeye başlar.

4. İnsanın Parçalanması

Aynı süreç, insanın kendi varlığında da yaşanır.

• Beden...

• Ruh...

• Nefis...

• Akıl...

• İrade...

Bunların her biri ayrı ayrı ayrı incelenebilir. Fakat bunlar birbirinden bağımsız varlık alanları değildir.

İnsan tek bir varlıktır.

Nasıl beyin ile kalp aynı bedene aitse, beden ile ruh da aynı insanın farklı boyutlarıdır.

Ruh bedene hayat verir.

Beden ruhu görünür kılar.

Aynı şekilde iman amele hayat verir.

Amel de imanı görünür hâle getirir.

Bu sebeple beden-ruh ilişkisi ile iman-amel ilişkisi arasında derin bir benzerlik vardır.

Birini diğerinden koparmak, insanı ikiye bölmektir.

5. Hayatın Parçalanması

İnsanın iç dünyasında başlayan parçalanma zamanla hayatın tamamına yayılır.

Dünya ile âhiret ayrılır. Sanki biri Allah’ın, diğeri insanın alanıymış gibi...

Zâhir ile bâtın ayrılır. Sanki biri gerçek, diğeri önemsizmiş gibi...

Akıl ile vahiy ayrılır. Sanki biri gelince diğeri susacakmış gibi...

İlim ile hikmet ayrılır. Sanki bilgi yeterliymiş gibi...

Fizik ile metafizik ayrılır. Sanki görünen ile görünmeyen arasında hiçbir bağ yokmuş gibi...

Oysa bunların hiçbiri birbirinin alternatifi değildir.

Bir ağacın kökü ile meyvesi nasıl aynı ağaca aitse, bunlar da aynı hakikatin farklı yönleridir.

6. Parçalanmanın Son Durağı

İnsan hakikati parçaladıkça, parçalar bağımsızlaşmaya başlar.

• Bilgi kendi başına otorite olur.

• Servet kendi başına otorite olur.

• Siyaset kendi başına otorite olur.

• Nefis kendi başına otorite olur.

• Gelenek kendi başına otorite olur.

• İdeolojiler kendi başına otorite olur.

Böylece insan, aslında kendi ürettiği parçaların yönetimi altına girmeye başlar.

İşte parçalanmanın en tehlikeli sonucu budur. Çünkü artık mesele sadece düşünce değildir.

Hayatın merkezi değişmiştir.

7. Parçalanmanın En Derin Biçimi

Bütün bu parçalanmaların ulaştığı son nokta, Ulûhiyet ile Rubûbiyetin birbirinden ayrılmasıdır.

İnsan Allah’ı yaratıcı olarak kabul eder. Fakat hayatını O’nun terbiyesine göre yaşamaz.

İnsan Allah’ın varlığını inkâr etmez. Fakat hayatının hükmünü başkasının ölçüleri belirler.

İnsan ibâdetini Allah’a yöneltir; itaati ise başka otoritelere...

İşte parçalanmanın en derin biçimi budur. Çünkü Ulûhiyet ile Rubûbiyet birbirinden ayrıldığı anda, tefrik artık sadece zihinsel bir hata olmaktan çıkar; hayatın kurucu ilkesi hâline gelir.

Şirk de tam burada doğmaya başlar.

Allah’ın yerine ikinci bir ilâh koyarak değil, Allah’ın birleştirdiğini parçalayarak...

Parçaları bağımsızlaştırarak... Ve her parçaya Allah’tan bağımsız bir otorite yükleyerek...

İnsanlık tarihinin en büyük problemi budur.

Bu sebeple Kur'an’ın ilk çağrısı, yalnızca “Allah birdir.” demek değildir. Asıl çağrı şudur : Parçalamayın. Allah’ın birleştirdiğini ayırmayın. Hakikati yeniden kendi bütünlüğü içinde görün.

İşte bu çağrının adı tevhîddir.

TEVHÎD : PARÇALANAN HAKİKATİN YENİDEN BİRLİĞİ

Parçalanma, insanın hakikati algılayışındaki bozulmadır. Tevhîd ise bu bozulmanın giderilmesidir. Bu sebeple tevhîd, yalnızca bir inanç cümlesi değil; varlığın, bilginin, ahlâkın ve hayatın yeniden kendi merkezine kavuşmasıdır.

İnsan, parçalayarak düşünür; fakat yaşayabilmek için yeniden birleştirmek zorundadır. Bir hekim insan bedenini organlara ayırarak inceler; fakat tedavi ettiği şey karaciğer veya kalp değil, insandır. Bir mimar binayı kolonlarına, duvarlarına ve çatısına göre hesaplar; fakat inşâ ettiği şey kolon değil, evdir.

Analiz, parçalar; hikmet ise birleştirir.

Kur'an’ın yaptığı da budur. O, insanı parçalayan değil, yeniden bütünleştiren bir Kitâb’tır. Bu yüzden Kur'an’ın dili, sürekli olarak dağılmış olanı bir merkeze çağırır. İnsan dağılmıştır; kalbi dağılmıştır; arzuları dağılmıştır; bilgisi dağılmıştır; otoriteleri dağılmıştır. Tevhîd, bu dağınıklığın ortasında tek bir merkezin var olduğunu hatırlatır.

Bu merkezin adı Allah’tır.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Allah’ın bir olması ile insanın hayatını tek bir merkeze göre yaşaması aynı şey değildir. İnsan diliyle Allah’ın bir olduğunu söyleyebilir; fakat fiilen onlarca merkezin etrafında yaşayabilir. İşte Kur'an’ın şirk dediği şey tam da budur.

Tevhîd, sadece “bir ilâh vardır” demek değildir. Tevhîd, hayatın bütün alanlarında (= ekonomi, siyaset, ticaret, eğitim-kültür, vb.) tek bir hakem, tek bir ölçü ve tek bir nihâî otorite kabul etmektir.

Tevhîdin ilk sonucu varlık anlayışında görülür.

Varlık, başıboş değildir. Kendi kendine var olmamıştır. Tesadüflerin ürünü değildir. Birbiriyle savaşan tanrıların eseri değildir. Kendi kendisini meydana getirmiş de değildir.

Varlık, tek bir iradenin eseridir.

Bu sebeple kâinatta görülen düzen, tevhîdin ilk delilidir.

• Gece ile gündüz çatışmaz.

• Yer ile gök birbirini yok etmeye çalışmaz.

• Su, ateş olmak istemez.

• Toprak, Güneşin yerine geçmeye çalışmaz.

Her varlık kendi sınırını bilir.

İnsan ise çoğu zaman kendi sınırını unutur.

Tevhîd, önce insana haddini öğretir.

• Sen yaratıcı değilsin.

• Sen rab değilsin.

• Sen ilâh değilsin.

• Sen kulsun.

Bu, insanı küçültmek değil, bilakis onu hak ettiği yere yerleştirmektir. Çünkü insan ancak yerini bildiği zaman yönünü de bulabilir.

Tevhîdin ikinci sonucu bilgide ortaya çıkar.

Bilgi, hakikatten kopuk değildir.

Bilgi, sadece zihinsel bir faaliyet değildir.

Bilgi, insanı değiştirmiyorsa eksiktir. Çünkü hakikat yalnız öğrenilmek için değil, yaşanmak için vardır.

Burada modern eğitim ile Kur'an’ın eğitim anlayışı arasındaki fark açıkça görülür.

Modern eğitim, bilen insan yetiştirmeye çalışır.

Kur'an ise doğru bilen ve doğru yaşayan insan yetiştirmeyi amaçlar. Çünkü bilgi, ahlâka dönüşmediği sürece yük olmaktan öteye geçmez.

İnsan neyi biliyorsa, aslında ona göre yaşamaktadır. Yaşamadığı bilgi ise henüz hakîkî bilgi değildir.

Bu sebeple Kur'an’da ilim ile amel sürekli yan yana yürür. Çünkü biri diğerinin tabiî sonucudur.

Tevhîdin üçüncü sonucu ahlâkta görülür.

Ahlâk, toplumun ürettiği geçici kurallar bütünü değildir. Eğer öyle olsaydı her toplum kendi zulmünü de ahlâk diye sunabilirdi.

Tarihte bunun sayısız örneği vardır.

Kölelik uzun asırlar boyunca meşrû kabul edildi.

Sömürgecilik medeniyet götürmek olarak sunuldu.

Faiz ekonomik zorunluluk denilerek savunuldu.

Irkçılık bilimsel teori diye okutuldu.

Demek ki toplum tek başına ahlâkın kaynağı değildir.

Ahlâk, hakikatten beslenmelidir. Hakikatten kopan ahlâk, sonunda güçlünün menfaatine dönüşür.

Bu sebeple tevhîd, ahlâkı yeniden hakikate bağlar.

İyilik, Allah iyi dediği için iyidir.

Adâlet, Allah âdil olduğu için değerlidir.

Merhamet, Allah’ın rahmetinin insandaki yansıması olduğu için kıymetlidir.

Böylece ahlâk, çoğunluğun oyu olmaktan çıkar; hakikatin gereği hâline gelir.

Tevhîdin dördüncü sonucu insanın kendi içinde görülür.

İnsan, parçalanmış bir hâlde yaşayamaz.

• Kalbi başka...

• Aklı başka...

• Vicdanı başka...

• Bedeni başka...

• Dili başka...

• Ameli başka... olamaz. 

Bu parçalanma insana huzur vermez.

İnsan, iç bütünlüğünü kaybettiğinde dış dünyayı da sağlıklı okuyamaz.

İşte bunun için Kur'an önce kalbi inşâ eder.

• Kalp düzelince niyet düzelir.

• Niyet düzelince amel düzelir.

• Amel düzelince şahsiyet oluşur.

• Şahsiyet oluşunca toplum değişmeye başlar.

Kur'an’ın ıslah yöntemi budur.

Kur’an, dışarıyı içeriden başlatır.

Tevhîd, farklılıkları ortadan kaldırmaz. Bilakis her şeyi kendi yerine koyar.

Akıl vardır. Vahiy vardır. İkisi düşman değildir. Akıl vahyi anlamaya çalışır. Vahiy akla istikâmet verir.

Beden vardır. Ruh vardır. Biri diğerinin alternatifi değildir.

Dünya vardır. Âhiret vardır.

Dünya yolculuktur. Âhiret varıştır. Biri olmadan diğeri olmaz.

Sebepler vardır.

Tevekkül vardır.

Tevekkül, sebepleri inkâr etmek değildir. Sebepleri ilâhlaştırmamaktır.

İşte tevhîd, her şeyi kendi yerine yerleştiren bu dengeyi kurar.

Burada önemli bir soru doğar : Eğer hakikat bu kadar açıksa insan neden parçalanır?!.

Çünkü insan, kendisini merkeze koymaya meyleder.

Merkeze geçen insan, zamanla kendi ölçülerini üretmeye başlar. Sonra bu ölçüler mutlaklaşır.

Mutlaklaşan her şey ise yeni bir rab gibi davranmaya başlar.

İşte bu noktada tevhîd ile şirk arasındaki sınır görünmeye başlar.

Tevhîd, Allah’ın merkezde kalmasıdır.

Şirk ise merkezin parçalanmasıdır.

İnsan bazen Allah’ı inkâr etmeden de şirke düşebilir. Çünkü şirk, her zaman Ulûhiyeti inkâr ederek başlamaz. Çoğu zaman Rubûbiyeti paylaşarak başlar.

İnsan ibâdetini Allah’a yapar; fakat hayatını başka rablerin ölçülerine göre düzenler. İşte bu sebeple tevhîd, yalnızca Ulûhiyet meselesi değildir.

Tevhîd, aynı zamanda Rubûbiyet meselesidir. Bu yüzden şimdi cevaplanması gereken en önemli soru şudur : Allah’ın Ulûhiyeti ile Rubûbiyeti neden birbirinden ayrılamaz?!.

ULÛHİYET İLE RUBÛBİYETİN AYRILMAZLIĞI

İnsanlık tarihindeki dînî sapmaların önemli bir kısmı Allah’ın varlığını inkâr etmekten değil, O’nun Ulûhiyetini Rubûbiyetinden ayırmaktan doğmuştur. İnsanlar çoğu zaman Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmiş; fakat hayatın nasıl yaşanacağını belirleme hakkını başkalarına vermişlerdir. Böylece Ulûhiyet Allah’ta kalmış, Rubûbiyet ise insanlar, kurumlar, gelenekler, ideolojiler ve arzular arasında paylaştırılmıştır.

İşte Kur'an’ın şirk eleştirisi tam bu noktada başlar.

Ulûhiyet ile Rubûbiyet birbirinden farklı kavramlardır; fakat birbirinden bağımsız değildir.

Ulûhiyet, Allah’ın mutlak ilâh oluşunu ifade eder.

Rubûbiyet ise O’nun yaratmayı sürdürmesini, terbiye etmesini, yönlendirmesini, hükmetmesini ve her varlığı kendi gayesine doğru sevk etmesini ifade eder.

İlâh, yalnızca kendisine ibâdet edilendir.

Rab ise yalnızca ibâdet edilen değil; aynı zamanda eğiten, büyüten, yöneten, hükmeden ve kemâle ulaştırandır.

Bu sebeple Rubûbiyet, yalnızca yaratılışın başlangıcıyla ilgili değildir.

Hayatın tamamıyla ilgilidir.

İnsan, doğarken Allah’ın Rabliğine muhtaç olduğu gibi, yaşarken de, ölürken de, ölümden sonra da O’nun Rubûbiyetine muhtaçtır.

Rubûbiyet kesintisizdir.

İnsan, anne rahminde kendi kendini geliştirmez.

Bir tohum kendi kendisini ağaç hâline getirmez.

Yeryüzü kendi kendine baharı getirmez.

Her oluş, bir terbiye sürecidir.

Her gelişim, bir Rubûbiyet tecellisidir.

Bu sebeple Rubûbiyet yalnızca dînî bir kavram değildir. Varlığın işleyişini anlatan temel ilkedir.

Kâinat, Rubûbiyetin sürekli faaliyet hâlindeki görünümüdür.

İnsan da bu Rubûbiyet düzeninin içindedir. Fakat insanın diğer varlıklardan bir farkı vardır.

İnsan, bu terbiyeye bilinçle cevap verebilir.

İtaat de burada başlar.

Burada şu önemli ayrımı gözden kaçırmamak gerekir : İnsan, Allah’ın Rubûbiyetinden ontolojik olarak çıkamaz.

İnkâr eden de O’nun yarattığı dünyada yaşar. Nefesini O’nun verdiği havayla alır. Yediği rızık O’nun yarattığı topraktan gelir. Kalbi O’nun koyduğu kanunlarla atar.

Bu anlamda herkes Rubûbiyetin içindedir. Fakat herkes Rubûbiyeti kabul etmez.

İşte mesele burada düğümlenir.

Ontolojik Rubûbiyet ile ahlâkî Rubûbiyeti birbirinden ayırmaya başladığımız anda parçalanma doğar.

İnsan yaratılışta Allah’ın terbiyesini kabul eder. Fakat hayatını kendi koyduğu ölçülerle yaşamaya kalkar.

İşte şirkin en ince/rafine biçimi budur.

Bunun için Kur'an’da ibâdet ile itaat sürekli birbirine yaklaşır. Çünkü ibâdet sadece namaz, oruç ve hac değildir.

İbâdet, insanın bütün varlığıyla Allah’ın Rubûbiyetini kabul etmesidir.

Namaz bunun sembolüdür.

Hayat ise bunun imtihanıdır.

Eğer secdede Allah’a yönelip ticarette başka rablerin hükmüne göre hareket ediyorsak...

Aile hayatında başka ölçüler koyuyorsak...

Adâleti çıkarımıza göre değiştiriyorsak...

Bilgiyi hakikatten bağımsızlaştırıyorsak... Ulûhiyet ile Rubûbiyeti fiilen ayırmış oluyoruz.

Dilimizde tevhîd devam eder ama hayatımızda ise tefrik başlamıştır.

İşte burada iman ile amel meselesi yeniden karşımıza çıkar.

İman, Ulûhiyetin kabulüdür.

Amel ise Rubûbiyetin kabulüdür.

Bunlar birbirinden ayrıldığında din, zihinde kalan bir düşünceye dönüşür.

Amel, imanın görünür hâlidir. İman, amelin ruhudur.

Nasıl ruh bedeni canlı tutuyorsa, iman da ameli canlı tutar.

Nasıl beden olmadan ruh bu dünyada görünmüyorsa, amel olmadan da iman tarihte görünmez.

Bu yüzden iman ile amel arasındaki ilişki, Ulûhiyet ile Rubûbiyet arasındaki ilişkinin insandaki yansımasıdır.

Parçalanma burada durmaz.

Ulûhiyet ile Rubûbiyet ayrılınca hayat da alanlara ayrılır.

• Din, vicdanın işi olur.

• Ekonomi, piyasanın işi olur.

• Siyaset, gücün işi olur.

• Hukuk, çoğunluğun işi olur.

• Eğitim, ideolojinin işi olur.

• Bilim, yalnız laboratuvarın işi olur.

• Sanat, yalnız estetiğin işi olur.

Ve her alan kendi rabliğini ilan etmeye başlar.

İnsan bunu özgürlük zanneder. Oysa bu, otoritenin çoğalmasıdır.

Merkez kaybolunca merkez sayısı artar.

Tek Rab unutulunca küçük rabler çoğalır. İnsan da onların arasında parçalanır.

Bu sebeple Kur'an’ın tevhîd çağrısı sadece putlara karşı değildir.

Put, işin en görünür kısmıdır.

Asıl problem, Rubûbiyetin bölünmesidir.

İnsan, Allah’ın koyduğu ölçülerin yerine kendi ölçülerini koymaya başladığında, henüz taşlardan put yapmasa bile şirk süreci başlamıştır. Çünkü şirk önce zihinde doğar. Sonra kültüre dönüşür. Sonra kurumsallaşır.

En sonunda medeniyet hâline gelir.

Burada önemli bir yanlış anlamayı da gidermek gerekiyor.

Rubûbiyet yalnızca yönetmek demek değildir. Rubûbiyet aynı zamanda rahmettir. Hikmettir. Tedricî eğitimdir. Olgunlaştırmadır.

• Bir çocuğun büyümesi nasıl zaman alıyorsa...

• Bir ağacın meyve vermesi nasıl tedricî gerçekleşiyorsa...

İnsanın kemâle ulaşması da Rubûbiyetin tedricî terbiyesiyle olur.

Bu yüzden vahiy de Rubûbiyetin bir tecellisidir.

Vahiy, Allah’ın insana yalnız neye inanacağını bildirmesi değildir, aynı zamanda nasıl bir insan olacağını öğretmesidir.

Buraya kadar şunu gördük : Tevhîd yalnızca Allah’ın bir ilâh olduğunu kabul etmek değildir. O’nun Rubûbiyetinin de bölünemez olduğunu kabul etmektir.

Ulûhiyet ile Rubûbiyet arasına giren her ayrılık, önce tefriki doğurur.

Tefrik zamanla yeni otoriteler üretir.

Yeni otoriteler ise sonunda şirki kurumsallaştırır.

Bu sebeple şirk, çoğu zaman Allah’ın varlığını inkâr ederek değil; Allah’ın Rubûbiyetini hayatın çeşitli alanlarına paylaştırarak başlar.

İşte bu noktada artık şu soruyu sormamız gerekir : Rubûbiyet parçalandığında ortaya çıkan şirk nasıl işler?!. İnsan, neden kendi ürettiği otoritelerin kölesi hâline gelir?!.

Şimdi de bu soruların cevaplarına = şirke yoğunlaşalım.

ŞİRK : TEFRÎKİN KURUMSALLAŞMASI

Önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, tefrik yalnızca zihinsel bir hata değildir. Zihinde başlayan parçalanma, zamanla insanın ahlâkına, hayatına, kurumlarına ve medeniyetine sirâyet eder. İşte bu noktada tefrik, ferdî bir yanılgı olmaktan çıkar; toplumsal bir gerçekliğe dönüşür.

Kur'an’ın şirk dediği olgu da tam burada ortaya çıkar.

Bu sebeple şirki yalnızca putlara secde etmek şeklinde anlamak, Kur'an’ın anlattığı büyük resmi küçültmek olur.

Put, şirkin sebebi değildir, şirkin sonucudur.

İnsan, önce hakikati parçalar. Sonra da parçaları bağımsızlaştırır. Daha sonra her parçaya mutlaklık yükler. En sonunda da o mutlaklaştırdığı parçaların emrine girer.

Şirk böyle başlar.

Bu süreç çoğu zaman fark edilmez. Çünkü insan, kendi ürettiği otoritelere zamanla tabiî gözüyle bakmaya başlar. Oysa başlangıçta onların hiçbiri mutlak değildi.

Bir insan düşünelim.

Önce servet kazanır. Servet bir nimettir. Sonra servet, güvenliğin tek kaynağı hâline gelir. Ardından bütün kararlarını para belirlemeye başlar.

Helâl-haram ikinci plana düşer. Adâlet ikinci plana düşer. Merhamet ikinci plana düşer.

Artık servet sadece bir araç değildir. Hayatın rabbi hâline gelmiştir.

İnsan buna “ekonomik gerçekler” diyebilir. Fakat hakikat değişmez ama merkez değişmiştir.

İşte şirk tam da bu merkez değişikliğinde başlar.

Aynı durum siyaset için de geçerlidir.

Devlet, insan hayatı için gerekli bir kurumdur. Fakat devlet mutlaklaştığında, kendisini hakikatin kaynağı görmeye başladığında rubûbiyet iddiası ortaya çıkar.

Kanun/devlet, adâlet üretmek için vardır. Fakat kanun (devlet), adâletin yerine geçmeye başladığında kendisini ilâhlaştırmış olur.

Kur'an’ın Firavun kıssası sadece tarihî bir olay değildir. Aynı zamanda Firavun, rubûbiyet iddiasının sembolüdür.

Firavunun en büyük problemi güçlü olması değildi. Kendisini insanların üzerinde mutlak otorite olarak görmesiydi.

Her Firavun, önce zihinde doğar; sonra da saray kurar.

Aynı süreç bilgi alanında da yaşanır.

Bilim, hakikati araştırmanın önemli yollarından biridir.

Fakat bilim, hakikatin tek ölçüsü ilan edildiğinde kendi sınırını aşar. Çünkü bilim yöntemdir. Hakikat değildir.

Bilim, var olanı inceler. Niçin var olduğunu ise tek başına açıklayamaz.

Bilimin cevaplayamadığı soruların varlığı, bilimin eksik olduğu anlamına gelmez. Bilimin sınırı olduğu anlamına gelir.

Sınırını unutan her alan ise rubûbiyet iddiasına yaklaşır.

Aynı durum din için de geçerlidir.

Din adına konuşan insanlar da mutlaklaştırılabilir.

• Âlimler...

• Şeyhler...

• Mezhepler...

• Gelenekler...

Bunların hiçbiri kendiliğinden şirk değildir. Fakat din adamları (ahbarlar, ruhbanlar) Allah’ın ölçüsünün yerine kendi ölçülerini koymaya başladıkları anda tehlike ortaya çıkar. Çünkü şirk yalnızca din dışından gelmez. Din dili kullanılarak da üretilebilir.

Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Bu yüzden tevhîd, herkesi aynı ölçüye çağırır.

Hiç kimse Allah adına Allah’ın yerine konuşamaz.

Burada önemli bir soru doğmaktadır : İnsan neden sürekli yeni rabler üretmektedir?!. Çünkü insan mutlak olana yönelme fıtratıyla yaratılmıştır. Mutlak Olan’a yönelmezse, mutlaka bir şeyi mutlaklaştıracaktır.

• Bu, bazen para olur.

• Bazen lider.

• Bazen ideoloji.

• Bazen teknoloji.

• Bazen millet.

• Bazen devlet. 

• Bazen ırk.

• Bazen mezhep.

• Bazen kişinin kendi nefsi.

İnsan mutlak ihtiyacını yanlış yerde karşılamaya başladığında şirk doğar.

Şirk, hakikatte boşluk bırakmaz.

Allah’ın merkezden çekildiği yere mutlaka başka bir otorite yerleşir.

İşte bu sebeple Kur'an’ın şirk eleştirisi son derece dinamiktir.

Şirk sadece taş ve put değildir. Şirk yaşayan/yaşanan bir süreçtir.

Her çağ kendi putlarını üretir.

Putun malzemesi değişir, mantığı değişmez.

Putlar eskiden taştandı. Bugün :

• Kâğıttan olabilir.

• Ekrandan olabilir.

• Paradan olabilir.

• Makamdan olabilir.

• İdeolojiden olabilir.

• Teknolojiden olabilir.

• İnsanın kendi benliğinden olabilir.

Kur'an’ın anlattığı şirk, bütün bu biçimleri kuşatacak kadar geniştir.

Burada “tefrik” kavramı yeniden önem kazanır. Çünkü şirk, tefrikin kurumsallaşmış hâlidir.

Temyiz hakikati yerli yerine koyar.

Tefrik ise hakikati parçalar.

Parçalanan her parça zamanla bağımsızlaşır.

Bağımsızlaşan her parça yeni bir otorite üretir.

Yeni otoriteler ise sonunda birbirleriyle çatışmaya başlar.

İnsan bu çatışmaların arasında kalır. İç huzurunu kaybeder. Toplum huzurunu kaybeder. Medeniyet huzurunu kaybeder.

Şirk yalnızca inancı bozmaz, hayatı da parçalar.

Şeytan da bu çerçevede yeniden okunmalıdır.

Kur'an, şeytanı Allah’ın karşısında ikinci bir güç olarak sunmaz.

Şeytan :

• Yaratılmıştır.

• Sınırlıdır.

• Hesap verecektir.

• İnsanı zorlayamaz.

• Sadece çağırabilir.

Buna rağmen insan, çoğu zaman şeytanı Allah’ın karşısında bağımsız bir güç gibi düşünmeye başlamıştır.

Bu ise farkında olmadan düalist bir evren tasavvuruna yaklaşmaktır.

Kur'an böyle bir evren kabul etmez.

Allah’ın karşısında O’na denk ikinci bir güç yoktur.

Varlıkta da, hükümde de, Ulûhiyette de Rubûbiyette de merkez tektir.

Ama isyan da gerçektir..Fakat isyan ontolojik bir ilke değildir.

İsyan, yaratılmış iradenin yanlış yönelişidir.

Bu ayrım korunmadığında, insan kötülüğü de ezelî ve bağımsız bir güç gibi düşünmeye başlar.

Böylece tefrik, bu defa ontolojiye taşınır.

Bütün bunların sonunda şu hükme ulaşabiliriz : Şirk, sadece Allah’ın birliğini inkâr etmekten ibaret değildir. Aynı zamanda şirk, Allah’ın birleştirdiğini parçalamaktır.

Rubûbiyeti bölmektir.

Hayatı sahte merkezler etrafında yeniden kurmaktır.

İnsanı kendi ürettiği otoritelerin kölesi hâline getirmektir.

İşte bunun için tevhîd yalnızca bir inanç ilkesi değildir.

Bir özgürleşme çağrısıdır. Çünkü insan, yalnız Allah’a kul olduğunda bütün sahte rablerden kurtulabilir. Fakat burada yeni bir soru ortaya çıkmaktadır : Eğer Allah’ın karşısında ikinci bir ontolojik güç yoksa, insanlık tarihinde neden düalizm bu kadar güçlü olmuş; neden kötülük çoğu zaman bağımsız bir ilke gibi düşünülmüştür?!.

Bu sorunun cevabı bizi düalizm, panteizm ve Kur'an’ın tevhîd anlayışının mukayesesine götürecektir.

DÜALİZM : İKİNCİ GÜÇ YANILGISI

İnsan zihni hakikati parçaladığında, bunun tabiî sonucu yalnızca çok sayıda otoritenin ortaya çıkması değildir. Burada daha derin bir kırılma yaşanır. Bu defa insan, varlığın kendisini iki bağımsız ilkeye ayırmaya başlar. İyilik ve kötülük, nur ve karanlık, hak ve bâtıl; sanki ezelden beri var olan iki eşit güçmüş gibi düşünülür.

İşte buna düalizm diyoruz.

Düalizm, ilk bakışta kötülük problemini açıklıyor gibi görünür. Çünkü insan gerçekten de dünyada iyiliği de kötülüğü de görmektedir. Hayat, sürekli bir mücadeleye sahne olmaktadır. Bu gözlem doğrudur. Fakat bu gözlemden hareketle iki bağımsız ontolojik ilke bulunduğu sonucuna ulaşmak, gözlemi aşan bir yorumdur.

Kur'an, mücadeleyi kabul eder; fakat iki mutlak gücü kabul etmez.

İnsan zihni neden böyle bir sonuca ulaşmıştır?!.

Çünkü insan, gördüğü çatışmayı varlığın özüne taşımıştır. Oysa çatışma, varlığın özünde değil; iradenin yönelişindedir.

Bir bıçak düşünelim. Bu bıçak, bir cerrahın elinde hayat kurtarır; bir katilin elinde can alır.

Bıçak değişmemiştir, değişen iradedir.

Ateş düşünelim. Yemek pişirir. Evi de yakabilir.

Ateş değişmemiştir, değişen kullanım biçimidir.

Kudret birdir. İrade farklılaşmıştır.

Kur'an’ın kötülük anlayışı da bu eksendedir.

Kötülük, Allah’ın karşısında bağımsız bir kudret değil; Allah’ın yarattığı imkânların yanlış yönlendirilmesidir.

Bu sebeple kötülüğün kaynağı, ikinci bir tanrı değil; yanlış kullanılan iradedir. = “min şerri mâ halaq.” (113/2.)

Bu noktada şeytan meselesi yeniden önem kazanır. Tarih boyunca birçok insan, şeytanı Allah’ın karşısındaki ikinci güç gibi tasavvur etmiştir. Sanki Allah iyiliğin, şeytan da kötülüğün mutlak kaynağıdır.

Bu düşünce, farkında olmadan düalist bir evren kurar.

Kur'an ise şeytanı hiçbir zaman bu konuma yerleştirmez.

Şeytan yaratılmıştır.

Varlığı kendinden değildir.

Kudreti sınırlıdır.

İnsanı zorlayamaz.

Yalnızca çağırır, süsler, vesvese verir.

Karar ise insana aittir.

Dolayısıyla şeytanın gücü ontolojik değil, psikolojiktir; ahlâkîdir; o, insanın zaaflarından beslenir.

Bu yüzden şeytanın varlığı, Allah’ın Rubûbiyetine ortaklık anlamına gelmez. Tam tersine, onun da Allah’ın hükmü altında oluşu tevhîdin bir sonucudur.

İsyan vardır; fakat isyan bağımsız bir varlık değildir.

Bu cümle dikkatli anlaşılmalıdır.

• Zulüm gerçektir.

• Yalan gerçektir.

• Küfür gerçektir.

• Şirk gerçektir.

Fakat bunların hiçbiri Allah’ın karşısında ezelî ve bağımsız ilkeler değildir. Bunlar hakikatten kopmuş iradenin ürünleridir.

Başka bir ifadeyle, kötülük imtihanın mümkün olabilmesi için var edilen bir imkândır.

Bu ayrım kaybolduğunda insan, kötülüğü ikinci bir ilâh gibi düşünmeye başlar.

İşte düalizmin çıkış noktası budur.

Düalizm yalnızca dinlerde görülmez.

Modern düşüncede de farklı biçimlerde karşımıza çıkar.

• Madde ile ruh...

• Beden ile bilinç...

• Bilim ile din...

• Akıl ile vahiy...

• Birey ile toplum...

• Doğa ile insan...

Bunlar çoğu zaman birbirine rakip alanlar gibi sunulur. Oysa Kur'an’ın bakışında bunlar birbirini yok etmeye çalışan güçler değildir. Farklıdırlar; fakat aynı hakikatin içindedirler.

İşte tevhîd ile düalizm arasındaki temel fark burada ortaya çıkar.

Düalizm, farklılığı çatışmaya dönüştürür.

Tevhîd ise farklılığı ahenge dönüştürür ve imtihanın bir gereği görür.

Pekii insan neden kötülüğü bağımsız bir güç gibi algılamaktadır?!.

Çünkü kötülük bireysel olmaktan çıkıp kurumsallaştığında çok güçlü görünür.

Bir insan yalan söyleyebilir. Fakat yalan bir devlet politikası hâline geldiğinde çok daha büyük görünür.

Bir insan zulmedebilir. Fakat zulüm hukuk sistemi hâline geldiğinde sanki yenilmez bir güç gibi algılanır.

Bir insan haksız kazanç elde edebilir. Fakat faiz bütün ekonomik düzenin temeli hâline geldiğinde insanlar onu tabiat kanunu zannetmeye başlar.

İşte burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır : Kurumsallaşan kötülük, ontolojik olarak büyümez; tarihsel olarak yoğunlaşır.

Ben buna temerküz demeyi daha uygun buluyorum. Nietzsche’nin “güç istenci” böyle bi şey.

Kötülük, ikinci bir yaratıcı güç hâline gelmez. İsyan, tarih içinde temerküz eder. Yoğunlaşır. Yapılar kurar. Kurumlar üretir. Ve medeniyetler inşâ eder.

Sonunda insanlar, bu yoğunlaşmış isyanı bağımsız bir güç zannetmeye başlar.

Oysa hakikat değişmemiştir. Görünen büyüklük, ontolojik değil; tarihîdir.

Bu ayrım korunmadığında ve mutlaklaştırıldığında düalizm kaçınılmaz olur.

İşte bu noktada tevhîd yeniden belirleyici hâle gelir.

Tevhîd, kötülüğü inkâr etmez; fakat onu mutlaklaştırmaz.

Şeytanı kabul eder; fakat onu ilâhlaştırmaz.

İsyanı kabul eder; fakat onu yaratılışın ikinci ilkesi hâline getirmez.

Çünkü tevhîd açısından mutlak olan yalnız Allah’tır.

Mutlak kudret yalnız O’na aittir.

Mutlak hüküm yalnız O’na aittir.

Mutlak Rubûbiyet yalnız O’na aittir.

Geri kalan her şey mümkündür, sınırlıdır, sonludur ve hesap verecektir.

Burada bizi bekleyen ikinci uç ise panteizmdir.

Eğer düalizm hakikati iki bağımsız ilkeye bölüyorsa, panteizm de bu defa ayrımı tamamen ortadan kaldırma tehlikesi taşır.

Birinde birlik kaybolur; diğerinde farklılık...

Kur'an’ın tevhîdi ise ne birini ne diğerini kabul eder. O, birliği de korur, farklılığı da.

İşte bunun için şimdi Vahdet-i Vücûd, Panteizm ve Panenteizm kavramlarını dikkatle birbirinden ayırmamız gerekir. Çünkü aynı kelimeler bazen aynı anlamda kullanılmakta; bu da hem İbni Arabî’nin hem Spinoza’nın hem de Kur'an”ın yanlış anlaşılmasına yol açmaktadır.

VAHDET-İ VÜCÛD, PANTEİZM VE PANENTEİZM

Birlik ile Aynılık Arasındaki İnce Çizgi

Tevhîd üzerinde konuşulurken en çok karıştırılan konulardan biri de Vahdet-i Vücûd, Panteizm ve Panenteizmdir. Bu üç kavram zaman zaman birbirinin yerine kullanılmakta, bazen de biri diğerinin devamı gibi sunulmaktadır. Oysa aynı “birlik” kelimesini kullanıyor olmaları, aynı şeyi söyledikleri anlamına gelmez.

Asıl mesele, birliğin nasıl anlaşıldığıdır.

Önce şu soruyu soralım : Tevhîd neyi birleştirir?!. Allah ile kâinatı mı, yoksa kâinatın Allah’a olan bağımlılığını mı?!.

Bu iki soru birbirine benzer görünse de aynı değildir.

Kur'an’ın tevhîdi, Allah ile mahlûku özdeşleştirmez, fakat onları birbirinden koparmaz da.

Çünkü koparmak tefriktir.

Özdeşleştirmek ise farklılığı yok etmektir.

Kur'an bu iki ucu da reddeder.

Panteizm, en genel anlamıyla “Tanrı her şeydir veya her şey Tanrı’dır.” düşüncesidir.

Bu anlayışta varlık ile Tanrı arasındaki ontolojik ayrım büyük ölçüde ortadan kalkar.

Dalga ile deniz arasındaki ilişki gibi...

Kıvılcım ile ateş arasındaki ilişki gibi...

Çokluk, tek varlığın görünüşleri olarak değerlendirilir.

Bu bakış, aşkınlığı korumakta zorlanır. Çünkü sonunda Yaratıcı ile yaratılan arasındaki sınır silikleşmeye başlar.

Panenteizm ise farklı bir yaklaşım geliştirir.

“Her şey Tanrı’dadır; fakat Tanrı her şeyden ibaret değildir.”

Bu düşünce, Tanrı’nın âleme içkin olduğunu kabul ederken aynı zamanda aşkınlığını da korumaya çalışır. Bu yönüyle panteizmden ayrılır.

Fakat yine de Allah ile âlem arasındaki ilişkinin mahiyeti konusunda ciddi tartışmalar doğurur. Çünkü “içkinlik” bazen ontolojik sınırları belirsizleştirebilir.

İbni Arabî’nin Vahdet-i Vücûd anlayışı ise çoğu zaman bu iki kavramla özdeşleştirilmiştir.

Kanaatimizce bu özdeşleştirme hem eksiktir hem de yanıltıcıdır. Çünkü İbni Arabî’nin temel meselesi “Allah, kâinattır.” demek değildir. Onun temel meselesi, hakiki vücûdun yalnız Allah’a ait olduğu düşüncesidir.

Mahlûkat ise, varlığını kendinden değil, Allah’ın sürekli yaratması ve ayakta tutmasıyla sürdürmektedir.

Bu sebeple mümkin varlık, hiçbir zaman Vâcibü-l Vücûd ile aynı seviyeye çıkamaz.

Bu nokta önemlidir. Çünkü Vahdet-i Vücûd’un merkezinde özdeşlikten çok, mutlak bağımlılık fikri vardır. Bununla birlikte, Vahdet-i Vücûd dili zaman zaman sembolik ve şiirsel olduğu için yanlış anlaşılmaya müsaittir. Özellikle “O’ndan başka mevcut yoktur.” gibi ifadeler, bağlamından koparıldığında panteist bir anlam kazanabilir. Hâlbuki burada kastedilen, mahlûkun inkârı değil; bağımsız varlığının inkârıdır.

Mahlûk vardır, fakat varlığı kendinden değildir.

İşte bu ayrım korunmadığında tartışmalar büyümektedir.

Kur'an’ın dili ise bu konuda daha belirgindir. Kur'an, Allah ile mahlûk arasındaki ilişkiyi hem yakınlık hem de aşkınlık üzerinden anlatır.

Allah insana şah damarından daha yakındır; fakat insan Allah değildir.

Allah göklerin ve yerin nurudur; fakat gökler ve yer Allah değildir.

Allah her şeyi kuşatmıştır; fakat hiçbir şey O’nu kuşatamaz.

İşte Kur'an'ın kurduğu denge budur.

Yakınlık vardır, fakat özdeşlik yoktur.

Aşkınlık vardır, fakat kopukluk da yoktur.

Aslında burada yeniden ilk bölümdeki meseleye temyiz ile tefrik arasındaki farka dönmüş oluyoruz.

Kur'an Allah ile mahlûku temyiz eder. = Birbirinden ayırır, fakat tefrik etmez. Aralarındaki bağı koparmaz.

Panteizm ise temyizi zayıflatma tehlikesi taşır.

Düalizm ise tefriki derinleştirir.

Kur'an’ın tevhîdi ise iki ucu da reddeder.

• Ne mutlak özdeşlik...

• Ne mutlak kopuş...

Bu noktada Spinoza ile İbni Arabî arasındaki fark da daha açık hâle gelir.

Her ikisi de birlikten söz ederler, fakat aynı birlikten söz etmezler.

Spinoza’nın sisteminde Tanrı ile tabiat arasında ontolojik özdeşliğe yaklaşan bir yapı vardır.

İbni Arabî’de ise varlığın kaynağı tektir; fakat mümkin ile Vacib arasındaki ontolojik ayrım korunur.

Dolayısıyla aynı “birlik” kelimesi, iki düşünürde aynı anlama gelmez.

Bu yüzden Vahdet-i Vücûd’u doğrudan panteizm diye nitelemek ilmî açıdan isabetli değildir.

Aynı şekilde, Kur'an’ın tevhîdini de Vahdet-i Vücûd ile bütünüyle özdeş görmek doğru değildir.

Kesişen noktalar vardır.

Ayrılan noktalar da vardır.

Burada bizim için belirleyici ölçü, herhangi bir filozofun veya mutasavvıfın sistemi değil; Kur'an’ın kurduğu dengedir.

Kur'an'ın tevhîdi üç temel ilkeyi birlikte korur :

1. Allah birdir.

2. Mahlûkat gerçektir.

3. Mahlûkatın varlığı bütünüyle Allah’a bağımlıdır.

Bu üç ilkenin biri ihmal edildiğinde denge bozulur.

Sadece birincisi alınırsa aşkınlık korunur; yakınlık zayıflayabilir.

Sadece ikincisi alınırsa bağımsızlık vehmi doğabilir.

Sadece üçüncüsü alınırsa mahlûkun gerçekliği silikleşebilir.

Kur'an ise üçünü birlikte muhafaza eder.

İşte bu yüzden tevhîd, “birlik” demekten daha derin bir kavramdır.

Tevhîd, ilişkilerin doğru kurulmasıdır.

• Allah ile insan...

• Allah ile kâinat...

• İnsan ile kâinat...

• Akıl ile vahiy...

• Dünya ile âhiret...

• Beden ile ruh...

• İman ile amel...

Hepsi yerli yerinde durduğu zaman birlik ortaya çıkar.

Bu birlik, farklılıkları yok ederek değil; her şeyi ait olduğu yere yerleştirerek kurulur.

İşte Kur'an’ın tevhîdi budur.

Şimdi geride son iki büyük mesele kaldı.

1. Bu tevhîd anlayışı, insanın varlık yolculuğunu nasıl şekillendirir?!.

2. Bütün bu tartışmaların insanın hayatındaki karşılığı nedir?!.

İNSAN, HAKİKAT VE TEVHÎDİN İNŞÂSI 

Varlığın Merkezine Dönüş

Şimdiye kadar hakikatin nasıl parçalandığını, tevhîdin bu parçalanmaya nasıl cevap verdiğini, Ulûhiyet ile Rubûbiyetin neden ayrılmaz olduğunu, şirkin nasıl ortaya çıktığını ve düalizm ile panteizmin hangi noktalarda Kur'an’ın tevhîd anlayışından ayrıldığını ele aldık.

Artık bütün bu tartışmaları insanın varlığına döndürme zamanı gelmiştir. Çünkü Kur'an’ın nihâî amacı bir düşünce sistemi kurmak değil, insan inşâ etmektir.

Tevhîd de bu inşânın temelidir.

İnsan, kendi kendisini var etmiş değildir. Hiç kimse var olmayı seçmemiştir. İnsan, varlık sahnesine davet edilmiştir.

Bu sebeple insanın ilk hakikati, bağımlı bir varlık olmasıdır.

Bu bağımlılık aşağılanma değildir. Bilakis varlığının kaynağıyla olan ontolojik bağıdır.

Bir dalın ağaca bağlı olması nasıl eksiklik değilse, insanın Allah’a bağlı olması da eksiklik değildir. Aksine hayatın kendisidir.

Dal, ağaçtan koptuğunda özgürleşmez; kurur.

İnsan da Rabbiyle olan bağını kopardığında özgürleşmez; hakikatini kaybeder.

Burada çok önemli bir sıra vardır.

Önce ontoloji...

Sonra epistemoloji...

Sonra etik...

İnsan önce vardır.

Sonra bilir.

Sonra yaşar.

Bu sıra değiştirildiğinde insan da değişir.

Modern düşünce çoğu zaman bilgiyi varlığın önüne geçirir.

Kur'an ise varlığı bilginin önüne koyar. Çünkü bilgi varlığı üretmez. Varlık bilgiyi mümkün kılar.

Hakikat, insan onu kabul ettiği için hakikat değildir. İnsan kabul etmese de hakikat hakikattir.

Bu yüzden iman, hakikati üretmek değil; hakikate teslim olmaktır.

Burada iman kelimesini yeniden düşünmek gerekir.

İman yalnızca zihinsel tasdik değil, insanın bütün varlığıyla hakikate yönelmesidir. İman :

• Kalbin yönelişi.

• Aklın kabulü.

• İradenin tercihi.

• Amelin görünürlüğüdür.

Bunlar birbirinden ayrıldığında iman eksilir. Çünkü insan tek parçadır. İmanın da tek parça olması gerekir.

Bu sebeple amel, imanın dışına eklenmiş ikinci bir unsur değildir, imanın tarihte, hayatta görünmesidir.

Nasıl, bir tohum görünmeyen hayatı içinde taşır, filiz de o hayatın görünür hâlidir.

Filiz, tohuma sonradan eklenmiş değildir. Tohumun açılmasıdır.

Amel de böyledir.

Amel, imanın açılmasıdır.

İman görünmeyen köktür.

Amel görünen gövdedir.

Kök kurursa gövde de kurur.

Gövde yoksa kökün canlı olup olmadığı da anlaşılamaz.

İşte beden ile ruh arasındaki ilişki ne ise, iman ile amel arasındaki ilişki de odur.

Birini diğerinden ayırmak, insanı parçalamaktır.

İnsanın yolculuğu da bu bütünlük içinde anlaşılmalıdır.

Fıtrat, Allah’ın insana verdiği aslî istikâmettir.

Vahiy ise bu istikâmeti hatırlatan ilâhî rehberdir.

Akıl, vahyi anlamaya çalışan kabiliyettir.

İrade ise öğrendiğini tercih eden güçtür.

Amel, tercihin görünür hâlidir.

Ahlâk ise tekrar edilen amellerin karaktere dönüşmesidir.

Böylece insan yavaş yavaş inşâ edilir.

Kur'an’ın terbiye metodu işte böyle tedricîdir.

Rubûbiyetin insan üzerindeki tecellisidir.

Bu noktada “özgürlük” kavramı da yeniden düşünülmelidir.

İnsan, her istediğini yapabildiği için özgür değildir. Çünkü sınırsız arzu, sonunda insanı kendi nefsinin kölesi yapar.

Gerçek özgürlük, hakikate bağlanarak bâtıl bağımlılıklardan kurtulmaktır.

Allah’a kulluk ile özgürlük arasında çelişki yoktur.

Bilakis biri diğerinin şartıdır. Çünkü insan mutlaka bir şeye bağlanacaktır.

Allah’a bağlanmayan, mutlaka başka bir şeye bağlanacaktır.

• Nefse...

• Paraya...

• Makama...

• Şöhrete...

• İdeolojiye...

• Topluma...

• Teknolojiye...

Bağımsız insan yoktur. İnsanın yalnızca bağlandığı şey değişir.

Tevhıd, insanı sahte rablerden kurtarıp gerçek Rabbine yöneltir, bağlar.

İşte gerçek hürriyet budur.

Buraya kadar anlatılanların tamamı tek bir cümlede özetlenebilir : İnsanın bütün problemi yön problemidir. Çünkü insanın yaratılışı bozulmamıştır; yönü bozulmuştur.

Fıtrat silinmemiştir; üzeri örtülmüştür.

Hakikat kaybolmamıştır; insan ondan uzaklaşmıştır.

Vahiy de işte bunun için gelmiştir. Yeni bir insan yaratmak için değil, insanı kendi hakikatine döndürmek için...

Bu yüzden Kur'an sürekli ‘dönmekten’, ‘hatırlamaktan’, ‘hidâyetten’, ‘tezkiyeden’ söz eder. Çünkü mesele yeni bir varlık üretmek değil; var olan hakikatin üzerindeki perdeleri kaldırmaktır.

İşte tevhîd de burada nihâî anlamına kavuşur.

Tevhîd, yalnızca Allah’ın birliğini ikrar etmek değildir.

İnsanın kendi iç bütünlüğünü yeniden kazanmasıdır.

• Akıl ile kalbin...

• İman ile amelin...

• Beden ile ruhun...

• Dünya ile âhiretin...

• Zâhir ile bâtının...

• Ulûhiyet ile Rubûbiyetin...

Tek bir hakikat içinde yeniden buluşmasıdır.

İnsan bu bütünlüğü kurabildiği ölçüde kemâle yaklaşır.

Parçalandığı ölçüde de kendinden uzaklaşır.

Bütün bu anlatılanlar tevhîdin yalnızca bir inanç ilkesi değil; bir medeniyet tasavvuru, bir hayat nizamı ve bir varlık düzeni olduğu göstermektedir. Çünkü tevhîd, yalnız insanı değil; insanın kurduğu dünyayı da yeniden inşâ etmeyi hedefler.

SONUÇ : TEVHÎD : VARLIĞIN YENİDEN İNŞÂSI 

Metnin başında şu soruyla yola çıktık : Parçalanma nerede ve nasıl başladı?!.

Çünkü doğru teşhis konulmadan doğru tedavi mümkün değildir.

İnsanlık tarihinin en büyük problemi, çoğu zaman zannedildiği gibi Allah’ın varlığını inkâr etmek değildir.

Asıl problem, Allah’ın birleştirdiği hakikatin insan tarafından parçalanmasıdır.

İnsan, önce anlamak için ayırdı. Bu, temyizdi. Fakat daha sonra ayırdıklarını birbirinden kopardı. Bu ise tefrikti.

Temyiz ilmin kapısını açtı.

Tefrik ise şirkin kapısını.

İşte insanlık tarihinin büyük kırılması burada başladı.

Hakikat parçalandıkça insan da parçalandı.

Önce varlık ile bilgi ayrıldı.

Sonra bilgi ile amel.

Daha sonra beden ile ruh.

Akıl ile vahiy.

Dünya ile âhiret.

Zâhir ile bâtın.

İlim ile hikmet.

Din ile hayat.

En sonunda ise Ulûhiyet ile Rubûbiyet birbirinden ayrıldı.

İnsan Allah”ı yaratıcı olarak kabul etti. Fakat hayatını O’nun terbiyesine göre yaşamamaya başladı.

İbâdet Allah’a yöneldi.

İtaat başka merkezlere yöneldi.

Şirk tam da burada/n doğdu.

Bu sebeple şirk, yalnızca Allah’a ikinci bir ilâh ittihaz edinmek değildir.

Şirk, Allah’ın birleştirdiğini parçalamaktır.

Rubûbiyeti bölmektir.

Hayatı sahte otoriteler arasında paylaştırmaktır.

Her parçaya bağımsız bir mutlaklık yüklemektir.

Böylece insan, sonunda kendi ürettiği otoritelerin kölesi olur.

Kur'an’ın özgürlük çağrısı da işte bu köleliğe yöneliktir.

Tevhîd ise bunun tam tersidir.

Tevhîd, farklılıkları yok etmek değildir.

Kur'an hiçbir zaman hayatı tek renge indirgemez.

• Gece ile gündüz farklıdır.

• Kadın ile erkek farklıdır.

• Beden ile ruh farklıdır.

• Akıl ile vahiy farklıdır.

• Dünya ile âhiret farklıdır.

• Allah ile mahlûk ise elbette farklıdır.

Tevhîd bu farklılıkları inkâr etmez. Onları çatıştırmaz da. Her şeyi kendi yerine yerleştirir. Çünkü hikmet, farklılıkları ortadan kaldırmak değil; farklılıkların doğru ilişkisini kurmaktır.

Bu sebeple Kur'an’ın tevhîdi, ne düalizmdir ne panteizmdir.

Düalizm, hakikati iki bağımsız güce böler.

Panteizm ise farklılıkları eriterek tek bir özdeşliğe indirgeme tehlikesi taşır.

Kur'an’ın tevhîdi ise her iki ucu da reddeder.

• Allah birdir.

• Mahlûkat gerçektir.

• Mahlûkatın varlığı bütünüyle Allah’a bağlıdır.

İşte bu üç ilke birlikte korunduğunda hem aşkınlık hem yakınlık hem de sorumluluk korunmuş olur.

Bu çerçevede Vahdet-i Vücûd da yeniden okunmalıdır. Onu kolayca panteizm diye nitelemek isabetli değildir. Çünkü hakiki vücûdun yalnız Allah’a ait olduğunu söylemek ile mahlûku Allah ile özdeş görmek aynı şey değildir.

Bununla birlikte hiçbir düşünce sistemi Kur'an’ın yerine geçirilmemelidir.

Ölçü, her zaman vahyin kurduğu dengedir.

Vahiy, hem aşkınlığı hem yakınlığı birlikte korur.

Ne Allah’ı âlemden uzaklaştırır ne de âlemi Allah ile özdeşleştirir.

İnsanın yolculuğu da bu denge içinde anlam kazanır.

İnsan kendisini var etmemiştir. Varlık ona verilmiştir.

Bu sebeple önce ontoloji gelir. Sonra epistemoloji. Sonra etik.

İnsan önce var olur. Sonra hakikati tanır. Sonra ona göre yaşamaya başlar.

İman bu sürecin merkezidir.

Amel ise onun görünür hâlidir.

Beden ile ruh nasıl tek insanı oluşturuyorsa, iman ile amel de tek kulluğu oluşturur.

Birini diğerinden ayırmak insanı bölmektir.

Bütün bunlardan sonra tevhîdin ne olduğu artık daha açık hâle gelir.

Tevhîd yalnızca bir inanç ilkesi değil, bir düşünme biçimi, bir varlık tasavvuru, bir bilgi anlayışı, bir ahlâk düzeni, bir medeniyet ufkudur.

Tevhîd, insanın Allah ile ilişkisini düzenlediği kadar, insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve bütün kâinatla ilişkisini de yeniden inşâ eder = düzenler. Çünkü merkez düzeldiğinde çevre de düzelmeye başlar.

Metnin başında temyiz ile tefrik arasındaki fark üzerinde durmuştuk. Şimdi aynı noktaya yeniden dönüyoruz.

Temyiz olmadan ilim olmaz. İnsan ayırt etmeyi öğrenmelidir.

• Hak ile bâtılı...

• Doğru ile yanlışı...

• Hâlık ile mahlûku...

• Sebep ile Müsebbib'i...

• Araç ile amacı...

Fakat ayırdığı şeyleri birbirinden koparmamalıdır. Çünkü ayırmak başka, parçalamak başkadır.

Temyiz, hikmete götürür.

Tefrik ise şirke.

İşte bu yüzden Kur'an, temyizi emreder; tefriki reddeder; tevhîdi inşâ eder.

Baştaki sorulara yeniden dönebiliriz.

Parçalanma nerede başladı?! 

İnsanın zihninde...

Parçalanma nasıl büyüdü?!.

Hayata yayılarak...

Şirk nasıl doğdu?!.

Allah’ın birleştirdiği hakikatin parçalanmasıyla...

Tevhîd nasıl gerçekleşir?!.

Hakikatin yeniden Allah’ın gösterdiği bütünlük içinde okunmasıyla ve yaşanmasıyla...

Böylece tevhîd, sadece bir kelime olmaktan çıkar. Bir hayat olur. Bir bakış olur. Bir yürüyüş olur...

Son olarak şunu söyleyebiliriz : İnsan, hakikati kuran değildir. Hakikatin şâhidi olmaya çağrılmıştır.

İnsan, varlığı meydana getiren değildir. Varlığın emanetçisidir.

İnsan, Rubûbiyet sahibi değildir. Rubûbiyete teslim olmakla kemâle erendir.

İnsan, ilâh değildir. Kuldur.

Tam da bu yüzden yeryüzünde halife olma şerefine erişmiştir. Çünkü gerçek yücelik, Allah’ın yerine geçmekte değil; O’nun gösterdiği istikâmette yürümektedir.

İşte tevhîd budur.

Hakikati parçalamadan okuyabilmek...

Varlığı parçalamadan yaşayabilmek...

İnsanı parçalamadan inşâ edebilmek...

Ve hayatın bütününü tek bir hakikatin ışığında yeniden anlamlandırabilmek...

Tevhîd, Allah’ın birliğini ikrar etmekle başlar; ama O’nun birleştirdiği hakikati koruyabildiğimiz ölçüde kemâle ulaşır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK