BİLGİDEN VE İMANDAN AMELE

BİLGİDEN, İMANDAN AMELE : YAKÎN, İRADE, BİLGİNİN VE İMANIN VAROLUŞSAL DÖNÜŞÜMÜ

Düşünme, Akletme, Anlama, Bilme, Yakîn, Tercih, Güven ve Amel Arasındaki İlişki Üzerine Kur’ânî-Epistemolojik Bir Model

Özet

İnsanın bilgi edinme süreci ile ahlâkî davranışı arasındaki ilişki, epistemolojinin olduğu kadar ahlâk felsefesinin ve dînî düşüncenin de temel problemlerinden biridir. Bilginin doğru davranışı zorunlu olarak doğurup doğurmadığı sorusu özellikle dînî epistemoloji açısından önem taşır. Kur’ân, insanın hakikati bilmediği için değil, bildiği hâlde onu inkâr edebileceğini gösteren örnekler sunar. Neml 27/14 bu bakımdan son derece dikkat çekicidir : “Onu inkâr ettiler; nefisleri ise onu yakînen bilmişti.” Burada cehd ile isteykân (جحد استيقان) aynı özne içinde yan yana getirilir.

Bu çalışma, söz konusu paradoksu hareket noktası alarak, insanın epistemik ve ahlâkî oluşumunu şu kavramsal zincir üzerinden ele almaktadır : Düşünme → Akletme → Anlama → Bilme → Yakîn → Tercih/İrade → Güven/İman ve Amel.

Bu zincirin kritik noktası, yakînin tek başına sahih imanı garanti etmemesidir. Kesinleşmiş bilgi, insanın iradî tercihi doğrultusunda iki farklı varoluşsal yöne dönüşebilir : Allah’a yönelen sahih iman ve Allah’ın yerine başka güven/itaat mercîleri koyan sahte iman. Buna karşılık her iki yöneliş de davranış üretir. Böylece amel, yalnızca bilginin sonucu değil, insanın neyi hakikat, kimi güvenilir ve hangi otoriteyi itaat edilmeye değer bulduğunun görünür hâle gelmiş biçimidir.

I. GİRİŞ : BİLGİ NEDEN HER ZAMAN AMELE DÖNÜŞMEZ?!.

İnsan hakkında en güçlü varsayımlardan biri şudur : İnsan doğruyu bilirse doğru olanı yapar.

Bu varsayım ilk bakışta ma’kul görünür, ancak insan tecrübesi bunun her zaman gerçekleşmediğini gösterir. Bir insan, zararlı olduğunu bildiği bir davranışı sürdürebilir; adâletsiz olduğunu bildiği bir uygulamayı savunabilir; doğru olduğunu kabul ettiği bir ilkeye, çıkarı uğruna aykırı davranabilir.

Dînî düzlemde problem daha da çarpıcıdır. Çünkü burada mesele bazen yalnızca “doğru bilgiye sahip olmak” değildir. İnsan, hakikatin doğruluğunu kesinlik düzeyinde bildiği hâlde onu reddedebilir.

Kur’ân bu durumu Neml 27/14’te şöyle ifade eder :

وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا

“Onlar onu inkâr ettiler; nefisleri ise onu yakînen bilmişti; zulüm ve büyüklük taslama yüzünden.”

Buradaki paradoks açıktır :

• Yakîn vardır; fakat kabul yoktur.

• Bilgi vardır; fakat teslimiyet yoktur.

• Kesinlik vardır; fakat sâlih amel yoktur.

Bu durum, bilgi ile davranış arasında yalnızca epistemik değil, iradî ve varoluşsal bir eşik bulunduğunu düşündürür.

II. DÜŞÜNME : İNSANIN HAKİKATLE İLK TEMASI

Düşünme, insanın karşılaştığı verileri, olayları, ilişkileri ve tecrübeleri zihinsel olarak ele almasıdır.

Düşünme henüz hakikatin bilinmesi değildir.

İnsan düşünebilir fakat yanlış düşünebilir.

Dolayısıyla düşünmek, bilmek değildir, fakat bilgiye giden ilk hareketlerden biridir.

Düşünme, insanın kendisine ve dünyaya yönelmesini sağlar; soru üretir, karşılaştırır, ayrıştırır ve anlam arayışını başlatır.

Bu nedenle epistemik süreç burada başlar : Düşünme → sorgulama → değerlendirme.

Ancak bunun sağlıklı bilgiye dönüşmesi için yalnızca düşünmek yetmez.

III. AKLETME : DÜŞÜNCENİN ÖLÇÜLÜ VE BAĞLANTILI HÂLE GELMESİ

Kur’ânî anlamda akletme, yalnızca zihinsel işlem yapmak değildir. Akletmek, veriler arasında ilişki kurmak, sonuç çıkarmak, sebep-sonuç bağlantılarını görmek ve görünenin arkasındaki anlamı kavramaya yönelmektir.

Bu nedenle akletme, düşünmenin disipline edilmiş ve sonuç üretmeye yönelmiş biçimi olarak görülebilir.

Düşünme seçenekleri açar; akletme onları değerlendirir.

Akletme sonucunda insan yalnızca “ne görüyorum” sorusunu değil, “bunun anlamı nedir” sorusunu da sormaya başlar.

IV. ANLAMA : BİLGİNİN ANLAMSAL BOYUTU

Anlamak, bilginin yalnızca zihinsel olarak edinilmesinden farklıdır.

Bir şeyi bilmek, onun hakkında doğru bir önermeye sahip olmak olabilir.

Bir şeyi anlamak ise o şeyin ne olduğunu, ne anlama geldiğini ve başka şeylerle nasıl ilişkilendiğini kavramaktır.

Bu nedenle bilgi doğrulukla, anlama ise anlamla ilgilidir.

Ancak bilgi ile anlam birbirinden bütünüyle kopuk değildir. Anlama, bilginin zihinsel bütünlük kazanmasını sağlar.

Böylece süreç : düşünme → akletme → anlama şeklinde ilerler.

V. BİLME : HAKİKATİN ZİHİNDE KESİNLEŞMESİ

Bilmek, insanın bir şey hakkında doğrulanabilir ve temellendirilebilir bir bilgiye sahip olmasıdır. Ancak her bilgi aynı kesinlik derecesinde değildir.

İnsan :

• Tahmin edebilir,

• Zannedebilir,

• Kanaat sahibi olabilir,

• İhtimal verebilir,

• İnanabilir,

• Kesin olarak bilebilir.

Bu nedenle bilgi ile yakîn arasında önemli bir ayrım vardır.

Yakîn, bilginin kesinlik kazanmış hâlidir.

Kur’ân'ın “عِلْمَ الْيَقِينِ ilme-l yakîn” ifadesi (102/5), ilim ile yakînin bu yakınlığını açıkça gösterir.

Bu çerçevede bilme : bilginin kesinleşmesi ve yakîn şeklinde bir geçiş kurulabilir.

VI. YAKÎN : KESİNLEŞMİŞ BİLGİ

Yakîn kanaat değildir. Kanaat, kişinin bir görüşü doğru bulmasıdır. Yakîn ise hakikatin şüpheyi aşacak kesinlikte bilinmesidir.

Bu nedenle yakîn, kesinlik kazanmış bilgidir.

Ancak burada araştırmanın en önemli sonucu ortaya çıkar : Yakîn, tek başına iman değildir.

Çünkü Neml 27/14, insanın isteykân ettiği, yani bir hakikati yakînen bildiği hâlde onu cehd edebileceğini gösterir.

Dolayısıyla kesin bilgi, insanın varoluşsal yönünü otomatik olarak belirlemez.

İnsan yakînen bildiği hakikatin karşısında bir tercih yapmak zorundadır.

İşte zincirin kırılma noktası burasıdır.

VII. TERCİH VE İRADE : YAKÎNDEN SONRAKİ KIRILMA NOKTASI

Yakîn insanın önüne hakikati koyar. Fakat insan, hakikat karşısında ne yapacağı konusunda irade sahibidir.

Bu nedenle tercih/irade, bilgi ile iman arasındaki temel eşiktir.

İnsan : “Bunun doğru olduğunu biliyorum.” dedikten sonra şu soruyla karşılaşır : “Öyleyse buna göre yaşayacak, amel edecek miyim?!.”

Burada bilgi artık yalnızca epistemolojik bir mesele olmaktan çıkar; ahlâkî ve varoluşsal bir mesele hâline gelir.

• İnsan hakikati kabul edebilir veya reddedebilir.

• Hakikate veya başka bir şeye güvenebilir.

• Hakikate veya başka bir otoriteye itaat edebilir.

• Dolayısıyla yakîn, iki farklı yöne açılabilir.

VIII. İKİ YOL : SAHİH İMAN VE SAHTE İMAN

Yakîn noktasından sonra insanın önünde iki temel yöneliş ortaya çıkabilir.

1. Sahih iman :

Yakîn → Allah’a güven/iman → Allah’a itaat → Sâlih amel.

Burada insan, bildiği hakikati yalnızca zihinsel olarak kabul etmekle kalmaz; Allah’ı gerçek ve nihâî güven mercii olarak kabul eder.

İman bu anlamda yalnızca “Allah vardır” önermesi değildir. Artık iman, Allah’a güvenmek, O’na yönelmek ve bu güveni itaatle gerçekleştirmektir.

Bu nedenle iman, epistemolojik olduğu kadar varoluşsaldır.

2. Sahte iman :

Diğer yol ise hakikati bildiği hâlde onu reddetmek ve güveni Allah’ın dışındaki bir varlığa, güce veya değere yöneltmektir.

Burada cehd devreye girer : Cehd, bilinmeyen bir şeyi reddetmek değil; bilinen hakikati bile bile inkâr etmektir.

Bu sebeple cehd, bilgisizlikten kaynaklanan inkârdan farklıdır. Ancak cehd burada tek başına “iman” anlamına gelmez.

Daha doğru ifadeyle cehd, sahte imanın bilinçli inkâr biçimindeki tezahürüdür. Çünkü insan Allah’a güvenmeyi reddettiğinde boşlukta kalmaz, mutlaka bir şeye güvenir. Bir başka otoriteye, başka bir değere, başka bir güce, kendi nefsine, hevâsına, servetine, statüsüne, aşîretine, devletine, putuna veya tâğutuna güvenebilir.

Bu noktada Kur’ân’ın :

أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَٰهَهُ هَوَاهُ

Arzusunu/hevâsını ilâh edineni gördün mü?!.” (25/43; 45/23.) ifadesi son derece açıklayıcıdır.

Demek ki Allah’ın yerine başka bir şeyi ilâh edinmek, yalnızca putlara tapmak değildir.

İlâh, insanın nihâî güven ve itaat mercii hâline getirdiğidir.

IX. NEFS : BİLGİ İLE AMEL ARASINDAKİ DUVAR

Burada “nefis” kavramı belirleyici hâle gelir.

Neml 27/14 :

وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ der.

Bu, hakikati yakînen bilen “nefisler”dir, fakat aynı nefis hakikati inkâr da etmektedir.

Bu durum, nefsi yalnızca “kötü taraf” olarak anlamanın yetersizliğini gösterir.

Nefis, insanın benlik, yöneliş, tercih ve irade merkezi olarak düşünüldüğünde mesele daha anlaşılır hâle gelir.

Sorun nefsin varlığı değildir. Sorun nefsin güvenini ve yönelişini Allah’tan başka bir ilâha bağlamasıdır.

Bu nedenle duvarın kendisi nefis değil; nefsin yanlış güvenidir.

Nefis Allah’a da güvenebilir.

Allah’a yönelmiş ve O’nunla mutmain olmuş bir nefis mümkündür.

Dolayısıyla mesele, nefsi yok etmek değil, nefsin yönünü ve güven kaynağını doğru yere çevirmektir.

X. GÜVEN = İMANIN VAROLUŞSAL BOYUTU

Bu noktada iman kavramı daha açık hâle gelir.

İman, yalnızca epistemik bir kabul değildir, iman aynı zamanda güvendir.

İnsan bir şeyi doğru bulabilir fakat ona güvenmeyebilir.

Bir başka şeyi doğru bulduğu hâlde hayatını ona göre düzenlemeyebilir.

Bu nedenle iman, bilginin güvene, güvenin bağlılığa, bağlılığın itaate dönüşmesidir.

Sahih imanda nihâî güven kaynağı Allah’tır.

Sahte imanda ise Allah’ın yerine başka bir güven kaynağı geçirilir.

Dolayısıyla iki farklı güven sistemi ortaya çıkar : Allah’a Güven → Sahih İman → Sâlih Amel ve Allah dışındaki ilâhlara güven → Sahte İman → Kerih/Kötü Amel.

Buradaki “sahte iman” ifadesi, kişinin mutlaka kendisini “inanıyor” olarak tanımlaması anlamında değil; varoluşsal güven ve itaatin Allah dışında bir ilâha yönelmesi anlamında kullanılmaktadır.

XI. AMEL : İÇSEL YÖNELİŞİN DIŞSAL GERÇEKLİĞİ

Amel, zincirin son halkasıdır; fakat aynı zamanda önceki halkaların gerçekliğini test eden göstergedir.

İnsan, neye güvendiğini söylediği kadar, neyin gereğine göre yaşadığı ölçüsünde insandır.

Bu nedenle amel, imanın görünür hâle gelmiş biçimidir.

Sâlih amel, Allah’a yönelen sahih güven ve imanın davranışa dönüşmesidir.

Kerih/kötü veya bozuk amel ise insanın güveninin başka bir ilâha yöneldiğinin göstergesi olabilir.

Bu nedenle amel, bilginin değil, bilginin insan üzerindeki hükümranlığının göstergesidir.

İnsan Allah’ı bildiği hâlde Allah’ın yerine nefsini, ideolojisini, aşîretini, devletini, vb. koyuyorsa, bilgisi vardır; fakat bilgisi hayatının hâkimi değildir.

İnsan Allah’a güveniyor ve bu güveni sâlih amelle gerçekleştiriyorsa, bilgi artık varoluşsal bir yön kazanmıştır.

XII. “BİLE BİLE LÂDES” : TEKZÎBİN VAROLUŞSAL YAPISI

Bu modelin en çarpıcı tarafı, “bile bile lâdes” dediğimiz olguyu açıklayabilmesidir.

İnsan :

1. Düşünür,

2. Akleder,

3. Anlar,

4. Bilir,

5. Yakîn kazanır.

Fakat burada süreç zorunlu olarak bitmez. İnsan hâlâ tercih etmek zorundadır.

Bu nedenle bilgi ve yakîn zorunlu olarak yakîn iman sonucunu doğurmaz; yakîn sonrasında irade devreye girer.

İnsan hakikate güvenebilir veya hakikatin yerine başka bir güven kaynağı koyabilir.

Böylece aynı epistemik kesinlik, farklı varoluşsal sonuçlar doğurabilir.

Bu, insanın özgürlüğünün ve sorumluluğunun da temelidir.

XIII. BİLGİ NEDEN TEK BAŞINA KURTARICI DEĞİLDİR?!.

Bu model, bilgiye karşı bir tavır değildir; tam tersine, bilginin değerini doğru yere yerleştirmektir.

Bilgi gereklidir. Yakîn gereklidir. Fakat insan yalnızca bilen bir varlık değildir, aynı zamanda tercih eden ve güvenen bir varlıktır.

Bu nedenle bilgi, insanın önüne hakikati koyar; irade, insanın hakikat karşısındaki konumunu belirler; güven, bu konumu iman hâline getirir; amel ise, onu dünyada gerçekleştirir.

Böylece bilgi ile amel arasındaki problem çözülmüş olur. Sorun bilginin zayıflığı değil, bilginin ardından gelen tercih ve güvenin yönüdür.

XIV. PUZZLE’IN TAMAMI

Artık kavramları birbirinden kopuk değil, tek bir süreç içinde görebiliriz : DÜŞÜNME → AKLETME → ANLAMA → BİLME → YAKÎN → TERCİH / İRADE. BURADA İRADE İKİYE AYRILIR : 1. ALLAH’A GÜVEN. 2. ALLAH DIŞINDAKİLERE GÜVEN, VE SAHİH İMAN & SAHTE İMAN. İTAAT DE SÂLİH AMEL VE KERİH/BOZUK AMEL.

Bu şemada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta şudur : Her iki yolun başlangıcında bilgi ve yakîn bulunabilir. Fark, yakînden sonra gerçekleşen tercih ve güven yönünde ortaya çıkar.

Bu nedenle : 

• Bilgi tek başına ahlâk üretmez.

• Yakîn tek başına iman üretmez.

• İman ise hangi hakikate güvenildiğine bağlıdır.

Ve nihayet insanın ameli, yalnızca ne bildiğini değil, bildiği şeyler arasında hangisine güvenip hangisini hayatının belirleyici ilkesi yaptığını gösterir.

XV. SONUÇ : İNSANIN ASIL MESELESİ “BİLMEK” DEĞİL, “KİME GÜVENMEK”TİR

İnsan hakikati arar.

• Düşünür.

• Akleder.

• Anlar.

• Bilir.

• Bilgisi yakîn hâline gelebilir.

Fakat burada insanın özgürlüğü ve sorumluluğu başlar. Çünkü insan, bildiği hakikat karşısında tercih yapar.

Bu tercih, insanın güven kaynağını belirler.

Güven ise imanın varoluşsal temelidir.

İnsan Allah’a güvenirse, iman Allah’a yönelir; Allah’a itaat sâlih amele dönüşür.

İnsan Allah’ı bildiği hâlde Allah’ın yerine nefsini, hevâsını, çıkarını, statüsünü, aşîretini, devletini, putunu veya tâğutunu güven ve itaat mercii hâline getirirse, ortaya başka bir varoluş düzeni çıkar.

Burada cehd, bilgisizliğin değil, bilinen hakikate karşı bilinçli direnişin adıdır.

Bu nedenle Neml 27/14’ün mesajı yalnızca “insanlar hakikati inkâr etti” değildir. Daha derin mesaj şudur : İnsan hakikati yakînen bildiği hâlde, hakikatin kendisi üzerindeki hükmünü reddedebilir.

İşte “bile bile lâdes” budur.

Böylece insanın epistemik ve ahlâkî serüveni tek bir zincirde birleşir : Düşünme → Akletme → Anlama → Bilme → Yakîn → Tercih/İrade → Güven/İman → Amel.

Bu zincirin kırılma noktası yakîn ile amel arasındaki boşluk değil, yakîn ile güven arasındaki tercihtir. Çünkü insanın nihâî davranışını belirleyen yalnızca ne bildiği değildir.

Asıl belirleyici soru şudur : Bildiğim hakikate mi güveneceğim, yoksa bildiğim hâlde başka bir şeyi mi kendime ilâh edineceğim?!.

Belki de insanın bütün ahlâkî varoluşunu belirleyen soru budur.

Ve bu nedenle :

• Bilgi, hakikati görünür kılar.

• Yakîn, hakikati kesinleştirir.

• İrade, hakikat karşısında taraf seçer.

• Güven, bu tercihi imana dönüştürür.

• İman, itaati doğurur.

• İtaat, amel olarak görünür.

Sonuçta insanın ameli, yalnızca ne bildiğinin değil, neyi hakikat kabul ederek kime güvendiğinin ve itaat ettiğinin somut ifadesidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK