DUYGUDAN KULLUĞA : BİLGİNİN HAKİKATLE BULUŞMASI
DUYGUDAN KULLUĞA : BİLGİNİN HAKİKATLE BULUŞMASI
İnsan Hakikatin içinde doğar; fakat Hakikati hazır bulmuş olarak yaşamaz. Onu fark etmesi, anlaması, bilmesi ve nihayetinde onun karşısında doğru bir konum alması gerekir.
Bu yüzden insanın Hakikatle ilişkisi yalnızca bilmek meselesi değildir. Bilmek, bu ilişkinin önemli bir aşamasıdır; fakat başlangıcı da sonu da değildir.
İnsanın Hakikate yürüyüşünü belki şöyle bir hat üzerinde düşünebiliriz : Duygu → Düşünme → Akletme → Anlama → Bilme → Yakîn → Hayret → Haşyet → Kulluk.
Bu çizgi, birbirinden kopuk zihinsel ve dinî kavramların sıralanması değildir. İnsan varoluşunun giderek derinleşen bir hareketidir.
1. Duygu : Varlığa İlk Temas
İnsan önce dünyayı yalnızca kavramlarla karşılamaz. Görür, işitir, hisseder, etkilenir, sevinir, korkar, merak eder, özler, şaşırır.
Duygu, insanın varlıkla kurduğu ilk temas biçimlerinden biridir.
İnsan henüz “bu nedir” diye sormadan önce, karşılaştığı şey onda bir karşılık meydana getirir.
Bu nedenle insanın Hakikat arayışı bütünüyle kuru bir zihinsel faaliyet değildir. İnsan Hakikate yalnızca aklıyla değil, bütün varlığıyla yönelir.
Fakat duygu tek başına yeterli değildir.
Duygu düşünceye dönüşmezse geçici bir etkilenme olarak kalabilir.
2. Düşünme : Etkilenmenin Sorgulamaya Dönüşmesi
Düşünme, insanın karşılaştığı şey üzerinde durmasıdır.
İnsan artık yalnızca görmez; gördüğünü sorgular.
Bu nedir?!. Niçin böyledir?!. Nasıl meydana gelmiştir?!. Ben bunun neresindeyim?!. Bütün bunların anlamı nedir?!.
Düşünme, insanı edilgen bir alıcı olmaktan çıkarır. Fakat düşünmenin de kendi başına yeterli olmadığı görülür. Çünkü insan çok düşünebilir ve yine de yanlış sonuçlara ulaşabilir.
Burada akletme devreye girer.
3. Akletme : Bilgiler Arasında Bağ Kurmak
Akletmek yalnızca düşünmek değildir.
Düşünmek, zihinsel hareketin kendisidir; akletmek ise bu hareketi bağlantılar, sonuçlar ve sorumluluklar içinde gerçekleştirmektir.
İnsan aklettiğinde yalnızca “ne biliyorum” diye sormaz; bildiğim şey ne anlama geliyor; bunun sonucu nedir; bununla benim aramdaki ilişki nedir; bu bilgi beni nereye götürüyor?!. diye sorar.
Dolayısıyla akletme, bilgiyi insanın varoluşuyla ilişkilendirmeye başlar.
4. Anlama : Bilginin Anlam Kazanması
Bir şeyi bilmek ile onu anlamak aynı şey değildir.
Bilgi, zihinde bulunan bir içerik olabilir.
Anlama ise o içeriğin bağlamını, anlamını ve önemini kavramaktır.
İnsan bir hakikati anlayınca, artık onu yalnızca dışarıdaki bir nesne gibi seyretmez. Kendisiyle ilişkisini de görmeye başlar.
Böylece bilgi, yavaş yavaş insanın varoluş alanına girer.
Ancak burada da bir ayrım vardır : Bilmek, hakikatin zihinde bulunmasıdır; hakikatle yaşamak ise onun insanın varoluşunda karşılık bulmasıdır.
5. Bilme : Epistemolojik Kazanım
Bilgi ve bilim burada büyük bir önem kazanır.
İnsanlık tarihi boyunca insanın bilgisi muazzam ölçüde artmıştır. Bilim, evrenin yapısı, madde, enerji, canlılık, bilinç, zaman, mekân ve insan hakkında daha önce hayal bile edilemeyecek ölçüde bilgi üretmiştir.
Fakat burada temel bir ayrımı korumak gerekir : Bilginin artması, Hakikatin değişmesi değildir.
• Bilgi artar.
• Bilim gelişir.
• Modeller değişir.
• Teoriler yenilenir.
• İnsanın Hakikat hakkındaki tasavvuru derinleşir.
Fakat bütün bunlar, Hakikatin kendisinin insan bilgisine göre değiştiği anlamına gelmez.
• Biz değişiriz; Hakikat değişmez.
• Bizim bilgimiz genişler; Hakikat genişlemez.
• Biz Hakikati daha iyi kavrayabiliriz; fakat Hakikat bizim kavrayışımızla varlık kazanmaz.
Bu nedenle bilimsel ve epistemolojik ilerleme, ontolojik Hakikatin ilerlemesi değildir.
Epistemoloji büyür; ontolojik Hakikat değişmez.
İşte insanın burada çok önemli bir tehlikeyle karşılaşması mümkündür : Bilgi arttıkça, kendisini Hakikatin sahibi sanabilir. Oysa bilgi arttıkça insanın görmesi gereken şey, yalnızca “ne kadar çok bildiği” değil, ne kadar sınırlı bildiğidir.
İşte hayretin kapısı burada açılır.
6. Yakîn : Bilginin Güçlenmesi
Bilgi, her zaman insanın hayatına aynı kuvvette girmez.
Bazı bilgiler yalnızca zihinsel malumattır.
Bazıları kanaattir.
Bazıları ise insanın bütün varlığını etkileyen bir kesinliğe dönüşür.
Yakîn burada önem kazanır.
Yakîni yalnızca “şüphe etmeme” şeklinde anlamak eksik kalabilir. Yakîn, bilginin insanın içinde yerleşmesi, güçlenmesi ve varoluşsal bir ağırlık kazanmasıdır.
Bu nedenle bilgi ile yakîn arasında bir derinleşme ilişkisi kurulabilir:
Bilgi, bilinen şeydir; yakîn, bilginin insandaki kuvvetidir. Fakat burada da kritik bir soru vardır : Bir insan bir şeyi gerçekten bildiği hâlde neden bildiğine uygun yaşamaz?!. Çünkü bilgi ile davranış arasında otomatik bir mekanizma yoktur.
• İnsan bildiğini reddedebilir.
• Bildiklerini önemsemeyebilir.
• Bilgisiyle arzuları çatışabilir.
• Menfaatini bilgisinin önüne koyabilir.
Dolayısıyla çok bilmek, kendiliğinden iyi olmak değildir.
İşte bu noktada bilgiye iki şeyin yüklenmesi gerekir : Hayret ve haşyet.
7. Hayret : Bilginin İnsanı Hakikat Karşısında Durdurması
Hayret, bilgisizliğin şaşkınlığı değildir. Tam tersine, bazen bilginin derinleşmesiyle ortaya çıkan şaşkınlıktır.
İnsan ne kadar çok bilirse, bilginin sınırlarını da o kadar açık görebilir.
Evreni araştırdıkça evrenin büyüklüğü karşısında; insanı araştırdıkça insanın karmaşıklığı karşısında; varlığı düşündükçe varlığın kendisi karşısında; bilgiyi düşündükçe bilmenin sınırları karşısında hayrete düşebilir.
Bu anlamda hayret, bilginin karşıtı değildir. Hayret, bilginin olgunlaşmış hâllerinden biridir. Çünkü hayret insana şunu söyler : Bildiklerim çok olabilir; fakat Hakikat benim bilgimden ibaret değildir.
Böylece insan bilgiyi putlaştırmaktan kurtulur.
Bilgi artık insanın kendisini büyüttüğü bir araç olmaktan çıkar; insanı Hakikatin büyüklüğü karşısında küçülten bir tecrübeye dönüşür.
Hayret, insanın epistemik sınırını fark ettirir.
Ve bu fark ediş, haşyete açılır.
8. Haşyet : Bilginin Varoluşsal Sorumluluğa Dönüşmesi
Hayret insanı Hakikat karşısında durdurur.
Haşyet ise onu doğru yerde durmaya yöneltir.
Haşyet basit bir korku değildir.
Korku, tehlikeden uzaklaşabilir.
Haşyet ise Hakikatin büyüklüğünü kavramaktan doğan derin bir saygı, ürperti, sorumluluk ve kendini bilme hâlidir.
Bu yüzden Kur'an’ın : “Allah’tan kulları içinde ancak bilenler haşyet eder.” (35/28.) ifadesi son derece anlamlıdır.
Burada bilgi ile haşyet arasında doğrudan bir bağ kurulmaktadır.
Demek ki bilgi, insanı Allah’tan uzaklaştırmak zorunda değildir. Tam tersine, gerçek bilgi insanı Allah karşısında haddini bilmeye götürmelidir.
Buradaki “haddini bilmek”, bilgisizliği kabul etmek değildir. İnsanın kendi ontolojik konumunu fark etmesidir.
Ben bilenim; fakat Mutlak Bilgi Sahibi değilim.
• Ben bilirim; fakat bilgim sınırlıdır.
• Ben araştırırım; fakat Hakikat benim araştırmamla meydana gelmez.
• Ben kavrarım; fakat Hakikat benim kavrayışımın sınırlarına sığmaz.
Böylece insan, bilgiden epistemik tevazuya ulaşır.
Ve burada çok önemli bir sonuç ortaya çıkar : Sonlu bilgi, insanı Mutlak Bilgi Sahibi’ne götürebilir.
9. Mutlak Bilgi Sahibi’ne Yöneliş
İnsan bildikçe daha fazla şey bilebilir. Fakat sonlu bir varlığın bilgisi ne kadar büyürse büyüsün, yine sonludur.
Burada bilgi kendi sınırına işaret eder.
İnsan, “ben biliyorum.” noktasından “ben bilebiliyorum.” noktasına; oradan da, “benim bilgim sınırlı; fakat Mutlak Bilgi vardır.” idrakine ulaşabilir.
Bu, bilginin inkârı değildir. Tam tersine, bilginin ontolojik sınırının kabulüdür.
İşte burada Mutlak Bilgi Sahibi kavramı yalnızca teolojik bir sonuç olarak değil, insan bilgisinin kendi sınırlarından hareketle ulaştığı bir ufuk olarak belirir.
• İnsan bilgi üretir.
• Allah ise bilginin de varlık şartlarının da sahibidir.
• İnsan Hakikati araştırır.
• Allah Hakikatin sahibidir.
• İnsan öğrenir.
• Allah’ın bilgisi ise öğrenmeye konu olan bir bilgi değildir.
Bu yüzden insanın Hakikat arayışı sonunda yalnızca “daha fazla bilgi” arayışına dönüşmemelidir.
Bilginin nihâî yönü, Mutlak Bilgi Sahibi’ne yöneliştir.
10. Canlı İman : Bilginin İnsan Olması
Burada iman yeniden düşünülmelidir.
İman yalnızca zihinsel bir kabul değildir. Çünkü insanın zihninde bulunan bir bilgi, insanın hayatına hiç dokunmayabilir.
Canlı iman ise bilginin insanın varoluşuna nüfuz etmesidir.
Bu nedenle : Bilgi → Yakîn → İman arasında bir derinleşme vardır. Fakat canlı imanın ortaya çıkabilmesi için bilgiye hayret ve haşyet eşlik etmelidir.
• Hayret olmadan bilgi kibir üretebilir.
• Haşyet olmadan bilgi sorumsuzlaşabilir.
• Yakîn olmadan bilgi kararsız kalabilir.
• İman yaşantıya dönüşmezse donuklaşabilir.
Dolayısıyla canlı iman, yalnızca “inanıyorum” demek değil, bildiğim Hakikat karşısında nasıl yaşadığımın cevabıdır.
11. Sâlih Amel : Canlı İmanın Görünür Hâli
Buradan sonra sâlih amel artık dışarıdan eklenen bir unsur değildir. Sâlih amel, canlı imanın fiile dönüşmüş hâlidir.
İnsan Hakikati bilir, bilgisi yakîne dönüşür. Yakîn hayret ve haşyetle derinleşir. Hayret ve haşyet insanın konumunu değiştirir.
İnsan değişince davranışı da değişmeye başlar. İşte bu davranışın Hakikate uygun, iyi, onarıcı, adâletli ve sorumlu biçimi sâlih ameldir.
Dolayısıyla sâlih amel, bilginin bedene ve hayata taşınmış hâlidir.
Bilginin hakikaten insana ait olup olmadığını anlamanın yollarından biri de budur : Bildiğim şey beni değiştiriyor mu?!. Değiştirmiyorsa, bilgi henüz varoluşsal bir bilgiye dönüşmemiş olabilir.
12. Kulluk : Hakikat Karşısında Doğru Yerde Durmak
Ve bütün bu süreç kullukta tamamlanır. Kulluk yalnızca belirli ibâdetlerin/ritüellerin yerine getirilmesi değildir. Onlar kulluğun vazgeçilmez biçimleri olabilir; fakat kulluk bundan daha geniş bir varoluş yönelimidir.
Kulluk :
• Ben kendimi kendimin ölçüsü yapmıyorum demektir.
• Hakikati kendime göre değiştirmiyorum demektir.
• Bilgimi Mutlak Bilgi yerine koymuyorum demektir.
• Bildiğim Hakikat karşısında haddimi biliyorum demektir.
Bu yüzden kulluk, insanın küçülmesi değil; yerini bulmasıdır.
İnsan :
• Tanrı olmaya çalışmayı bıraktığında insan olur.
• Kendi bilgisini mutlaklaştırmayı bıraktığında bilginin anlamını kavrar.
• Hakikati kendi arzularına göre biçimlendirmeyi bıraktığında Hakikate yönelmeye başlar.
Kulluk tam da burada ortaya çıkar : Hakikat karşısında doğru yerde durmak.
SONUÇ : BİLGİDEN HAKİKATE, HAKİKATTEN KULLUĞA
Bütün süreci tek bir hat üzerinde yeniden kurabiliriz : Duygu → Düşünme → Akletme → Anlama → Bilme → Yakîn → Hayret → Haşyet → Canlı İman → Sâlih Amel → Kulluk.
Bu zincirin her halkası bir öncekinin devamıdır.
Duygu, insanı varlığa açar.
Düşünme, insanı sorgulamaya yöneltir.
Akletme, düşünceler arasında bağ kurar.
Anlama, bilgiyi anlamlı hâle getirir.
Bilme, insanın epistemik dünyasını genişletir.
Yakîn, bilgiyi güçlendirir ve yerleştirir.
Hayret, insanı bildiğinin sınırlarıyla karşılaştırır.
Haşyet, insanı Hakikat karşısında doğru konuma getirir.
Canlı iman, bu bilgiyi varoluşa taşır.
Sâlih amel, imanı davranışa dönüştürür.
Kulluk, insanın bütün varoluşunu Hakikat'e yöneltir.
Burada en önemli ayrım şudur : İnsanlığın bilgisi artar; Hakikat değişmez.
Bilim ilerler; Hakikat ilerlemez.
Bilgi çoğalır; Hakikat çoğalmaz.
İnsan öğrenir; Hakikat öğrenilmez.
İnsan keşfeder; Hakikat keşfedilmeyi bekleyen bir nesne değildir.
İnsan, Hakikati kendi zihninde yeniden kurmaz; Hakikat karşısında kendi yerini bulur.
İşte bu yüzden Hakikati bulmak için yalnızca bilgi yetmez.
Bilgiye hayret yüklemek gerekir. Çünkü hayret, bilgiyi büyüklük duygusundan kurtarıp tevazuya götürür.
Bilgiye haşyet yüklemek gerekir. Çünkü haşyet, bilgiyi kuru malumattan çıkarıp sorumluluğa dönüştürür.
Ve sonunda : Hayret + Haşyet → Yakîn → Canlı İman → Sâlih Amel → Kulluk.
Böylece insanın bilgi yolculuğu, nihayetinde yalnızca “daha çok bilmek” için yapılmış bir yolculuk olmaktan çıkar.
Bilmekten, bildiği karşısında kendini bilmeye; kendini bilmekten, Mutlak Bilgi Sahibi’ni tanımaya; tanımaktan, O’na yönelmeye; O’na yönelmekten de kulluğa ulaşan bir yolculuk hâline gelir.
Ve belki bütün metnin tek cümlelik özeti şudur : Bilgi Hakikati değiştirmez; fakat Hakikate yönelmiş bilgi insanı değiştirir. Bilgiye hayret ve haşyet yüklendiğinde yakîne, yakîn canlı imana, canlı iman sâlih amele ve sâlih amel kulluğa dönüşür.
İnsan, Hakikati bilmek için bilgiye; bilgiyi yakîne dönüştürmek için hayret ve haşyete; yakîni imana, imanı sâlih amele dönüştürmek için de kulluğa yürür. Çünkü bütün bu yolculuğun nihâî gayesi, yaratılış gayesine ulaşmaktır, o da kulluktur. = “ve mâ halaktül inse vel cinne illâ liye’abüdûn. = Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (51/56.)
Yorumlar
Yorum Gönder