KUR’ÂNÎ DÜNYA GÖRÜŞÜ
KUR’ÂNÎ DÜNYA GÖRÜŞÜ
Hayât-üd Dünyâ’dan Âhirete Uzanan Bütünlük
Kur’ân’ın dünya tasavvuru, felsefî anlamda bir weltanschauung (dünya görüşü veya yaşam felsefesi) kavramına indirgenemez. Çünkü Kur’ân için dünya yalnızca hakkında bir görüş oluşturduğumuz “dış dünya” değildir. Dünya, içinde yaşadığımız, düşündüğümüz, bildiğimiz, seçtiğimiz, eylediğimiz, imtihan olduğumuz ve âhirete doğru yürüdüğümüz hayatın kendisidir.
Bu nedenle Kur’ânî dünya görüşü, “dünya nedir” sorusuyla başlayıp orada bitmez. Asıl soru şudur : Dünya hayatını nasıl anlamalı ve bu hayat içinde nasıl yaşamalıyım ki varlığım âhirette de anlamını korusun?!.
Bu açıdan Bakara 204-206, Kur’ânî dünya görüşünün küçük fakat son derece yoğun bir örneğini sunar.
Dünya Hayatı Yalnızca Bir Dünya Tasavvuru Değildir
Bakara 204’te şöyle denilir :
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا
“İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkında söylediği söz seni hayran bırakır.”
Buradaki ifade özellikle dikkat çekicidir :
فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا = fî’l-hayât-it dünyâ
Burada söz konusu olan yalnızca “dünya” değildir; hayât-üd dünyâ, yani yaşanan dünya hayatıdır.
Dolayısıyla âyet, insanın dünyaya ilişkin teorik görüşünden daha fazlasına işaret eder. İnsan, dünya hayatı hakkında konuşur; fakat bu konuşma onun dünyada nasıl yaşayacağından bağımsız değildir.
Felsefî weltanschauung çoğunlukla insanın varlık, bilgi, değer, insan ve toplum hakkındaki bütüncül görüşünü ifade eder. Kur’ân ise bu bütünlüğü bir adım daha ileri taşır : Dünya hakkında ne düşündüğümüz dünyada nasıl yaşayacağımızdan bağımsız değildir.
Dünya görüşü, böylece yalnızca zihinsel bir çerçeve olmaktan çıkar; ahlâkî ve pratik bir varoluş biçimine dönüşür.
Kur’ânî Dünya Görüşü : Görmekten Yaşamaya
Kur’ân’da dünya hayatı hakkında bir görüş sahibi olmak yeterli değildir. Çünkü insanın gerçek dünya görüşü, yalnızca söylediklerinde değil, yaptıklarında görünür.
Bakara 204’te kavl vardır : SÖZ.
205’te ise :
وَإِذَا تَوَلَّىٰ سَعَىٰ فِي الْأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيهَا
“Döndüğünde/yüz çevirdiğinde yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışır.”
Burada fiil ortaya çıkar.
Böylece Kur’ân, dünya görüşünü soyut bir düşünceler toplamı olarak bırakmaz : Dünya hakkında söylediğin şey, dünyada yaptığın şeyle sınanır.
İnsanın gerçek dünya görüşü, yalnızca zihninde taşıdığı düşünceler değil; hayatına dönüştürdüğü anlam dünyasıdır.
Bu nedenle Kur’ânî weltanschauungu şöyle ifade edebiliriz : Dünya görüşü, insanın dünyayı nasıl gördüğünden ziyade, gördüğü dünyaya göre nasıl yaşadığını da kapsar.
Söz ile Eylem Arasındaki Mesafe
Bakara 204’teki insanın sözü etkileyicidir. Hatta kalbinde olana Allah’ı şahit tutar. Fakat 205, sözün arkasındaki insanı açığa çıkarır.
Bu bize çok temel bir Kur’ânî ilke verir : Hakikat iddiası, hayat tarafından doğrulanmalıdır.
İnsan güzel konuşabilir. Bilgili olabilir. Allah’tan, iyilikten, adâletten, insanlıktan söz edebilir. Hatta söylediklerine Allah’ı şahit gösterebilir.
Fakat soru şudur : Bu söz onun hayatında neye dönüşmektedir?!.
Çünkü Kur’ân’da bilgi, iman, söz ve amel birbirinden kopuk alanlar değildir.
Bir insanın dünya görüşü, onun :
• Neyi doğru kabul ettiğinde,
• Neyi değerli gördüğünde,
• Neyi amaç edindiğinde,
• Neyi tercih ettiğinde,
• Neyi ürettiğinde,
• Neyi bozduğunda ortaya çıkar.
Bu sebeple kavl, tek başına dünya görüşünün tamamı değildir.
Kavl → fiil → sonuç dünya görüşünün yaşanmış hâlidir.
Dünya Hayatı Âhiretin Karşıtı Değildir
Burada çok önemli bir yanlış okumadan kaçınmak gerekir.
Kur’ân’da dünya ve âhiret birbirinin iki bağımsız alanı değildir.
Dünya, âhiretin alternatifi olmadığı gibi âhiret de dünyadan bütünüyle kopuk başka bir gerçeklik değildir.
Daha doğru ifade şudur : Dünya, âhirete açılan ve âhiret açısından anlam kazanan yaşanmış hayattır.
İnsan dünyada eylemde bulunur; âhirette bu eylemlerinin hesabıyla karşılaşır.
Dünyada zulmeder; âhirette hesabı vardır.
Dünyada adâlet eder; âhirette karşılığını bulur.
Dünyada fesat çıkarır; âhirette hükümle karşılaşır.
Dünyada Allah’ın ölçüsüne göre yaşar; âhirette bunun sonucunu görür.
Dolayısıyla Kur’ânî dünya görüşünde : DÜNYA → AMEL → ÂHİRET birbirinden kopuk üç kavram değildir.
Bunlar tek bir varoluşsal bütünlüğün üç boyutudur.
Dünya Hayatı : Amaç mı, İmkân mı?!.
Kur’ân dünya hayatını değersizleştirmez; fakat onu nihâî amaç hâline getirmeye de izin vermez.
Sorun dünyada yaşamak değildir; sorun, dünyayı son durak zannetmektir.
Dünya hayatı vardır; fakat sonsuz değildir.
Dünya nimetleri vardır; fakat mutlak değildir.
Dünya başarıları vardır; fakat nihâî ölçü değildir.
Dünya insan için gerçektir; fakat son gerçeklik değildir.
Bu nedenle Kur’ânî dünya görüşü ne dünyayı mutlaklaştıran seküler bir dünya görüşüdür ne de dünyayı bütünüyle değersizleştiren bir kaçış anlayışıdır.
Kur’ânî dünya görüşü ikisini de aşar : Dünya ciddiye alınır; fakat kutsallaştırılmaz. Çünkü dünya hayatı, insanın sorumluluğunun gerçekleştiği alandır.
Yeryüzü : İnsanın Sorumluluk Alanı
Bakara 205’te çok önemli bir ifade vardır : فِي الْأَرْضِ = yeryüzünde.
İnsan soyut bir dünyada yaşamaz.
İnsan yeryüzünde yaşar.
Ve yeryüzündeki eylemleri yalnızca kendisini ilgilendirmez.
Âyet, “fesadı, ekini ve nesli yok etmek” üzerinden somutlaştırır.
Burada Kur’ânî dünya görüşünün önemli bir boyutu ortaya çıkar : Dünya, insanın üzerinde istediğini yapabileceği nötr bir malzeme değildir.
Yeryüzü üzerinde gerçekleştirilen eylemlerin :
• İnsanlara,
• Nesillere,
• Üretime,
• Canlılığa,
• Toplumsal düzene etkileri vardır.
Bu nedenle Kur’ânî dünya görüşü aynı zamanda ekolojik, toplumsal ve ahlâkî bir dünya görüşüdür.
İnsan yeryüzünün efendisi değil, sorumlu öznesidir.
Dünya Görüşünün Gerçek Sınavı : Uyarı Karşısındaki Tavır
Âyet 206, 204-205’in üzerine son derece önemli bir katman ekler :
وَإِذَا قِيلَ لَهُ اتَّقِ اللَّهَ أَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْإِثْمِ
“Ona ‘Allah'tan sakın!.’ denildiğinde, gurur/kibir onu günaha sürükler.”
Burada artık söz ve fiilden sonra nefs sahneye çıkar.
İnsan, yaptığı yanlışa ilişkin uyarılmaktadır. Fakat uyarı karşısında ne yapmaktadır?!.
Kendisini düzeltmek yerine izzetini/kibrini korumaktadır.
Böylece Kur’ânî dünya görüşünün bir başka temel ilkesi ortaya çıkar : Hakikat karşısında insanın tavrı, hakikate ilişkin bilgisinin gerçekliğini ortaya koyar.
İnsan çok şey bilebilir.
Çok güzel konuşabilir.
Hatta bunlara Allah’ı şahit gösterebilir. Fakat kendisine hakikat hatırlatıldığında düzelmeye yanaşmıyorsa, problem artık yalnızca bilgi eksikliği değildir. Problem nefsin hakikate teslim olmamasıdır.
Kur’ânî Dünya Görüşü bir “Bilgi Sistemi” değil, bir “Yaşama Sistemi”dir
Bu yüzden Kur’ân’ın dünya görüşünü yalnızca bir weltanschauung, yani teorik dünya açıklaması olarak tanımlamak yetersizdir.
Kur’ânî dünya görüşü ontoloji verir = Varlık Allah’a aittir, der.
Epistemoloji verir = İnsan hakikati kendi başına kurmaz; bilmeye, düşünmeye ve vahyin rehberliğine muhtaçtır.
Aksiyoloji verir = Değerlerin ölçüsü insanın keyfi arzusu değildir.
Etik verir = Bilgi ve değer, davranışa dönüşmelidir.
Antropoloji verir = İnsan sorumlu ve iradeli bir varlıktır.
Eskatoloji verir = Dünya hayatındaki tercihler âhirette karşılıksız kalmaz.
Fakat bunların hepsini birbirine bağlayan bir eksen vardır : İnsan dünyada yaşar; fakat dünyayı âhiretten bağımsız yaşayamaz.
Dünya Görüşünden Hayat Görüşüne
Burada belki weltanschauung kavramının sınırını da aşabiliriz. Çünkü Kur’ân'ın söylediği şey yalnızca “dünyayı böyle gör.” değildir. Aynı zamanda “böyle yaşa.”dır.
Hatta daha derinde : Nasıl gördüğün, nasıl yaşayacağını; nasıl yaşadığın da aslında ne gördüğünü ortaya koyar.
Bu nedenle Kur’ânî dünya görüşü ile hayat arasında ayrım yapmak güçleşir.
Dünya görüşü → Hayat görüşü → Hayat tarzı → Amel → Âhiret aynı zincirin halkalarıdır.
Dünya ve Âhiret : Tek bir Varoluşsal Ufuk
Sonuçta Kur’ân’ın hayât-üd dünyâ kavramı bize ikiye bölünmüş bir varoluş sunmaz.
İnsan :
Dünyada Allah’a karşı sorumlu, başkalarıyla birlikte yaşar, yeryüzünde eylemde bulunur, seçer ve sorumluluk üstlenir, sonra yaptıklarıyla Allah’ın huzuruna döner.
Dolayısıyla Kur’ânî dünya görüşünün merkezine şu cümleyi koyabiliriz : Dünya hayatı, âhiretten kopuk geçici bir hayat değil; âhirete açık, sorumluluk yüklü, anlamı âhirette tamamlanan insan hayatıdır.
Bu yüzden Kur’ân açısından dünya hayatını doğru anlamak, âhireti doğru anlamaktan ayrı değildir.
Ve âhirete inanmak da dünyadan uzaklaşmak değildir.
Tam tersine âhiret bilinci, dünya hayatına sorumluluk kazandırır.
Bakara 204-206'nın çizdiği insan tipinin problemi de tam burada görünür :
Dünya hakkında konuşur; fakat dünyayı bozar.
Allah’ı şahit gösterir; fakat Allah’ın ölçüsüne teslim olmaz.
Uyarılır; fakat nefsini düzeltmek yerine kibrini korur.
Kur’ânî dünya görüşü ise bunun karşısına başka bir insan koyar :
Dünyayı görür.
Dünyayı bilir.
Dünyada yaşar.
Dünyayı imar eder.
Dünyada sorumluluk üstlenir.
Fakat dünyayı son durak yapmaz.
Ve belki bütün metni tek cümlede şöyle özetleyebiliriz : Kur’ânî dünya görüşü, dünyayı âhiretten koparmadan; âhireti de dünyadan kaçışa dönüştürmeden, insanın “hayât-üd dünyâ” içindeki bütün söz, düşünce, tercih ve eylemlerini Allah’a karşı sorumluluk ve âhiret bilinci içinde anlamlandıran bütüncül bir varoluş tasavvurudur.
Dünya : Ekim Yeri, Âhiret : Mahsul
Kur’ân’ın dünya ile âhiret arasındaki ilişkiyi en yoğun biçimde ifade ettiği kavramlardan biri “ekin” metaforudur.
Şûrâ sûresi 20. âyette şöyle buyurulur : “Kim âhiret ekinini isterse onun ekinini artırırız. Kim dünya ekinini isterse ona ondan veririz; fakat âhirette onun için bir pay yoktur.” (42/20.)
Burada dünya ve âhiret birbirinin karşıtı iki hayat alanı olarak değil, “ekin” kavramı üzerinden birbirine bağlanan iki ufuk olarak ortaya çıkar.
İnsan dünyada eker. Fakat ektiğinin bütünü dünyada tüketilmez.
Dünya ekim alanıdır; âhiret ise ekilenin nihâî sonucunun ortaya çıktığı alandır.
Bu nedenle dünya hayatı değersiz değildir. Tam tersine, âhiret mahsulünün belirlendiği alan olduğu için son derece ciddidir.
Ancak tarla ile mahsul birbirine karıştırılmamalıdır : Dünya mahsulün kendisi değildir; mahsulün yetiştiği yerdir.
Bu anlam, Hz. Peygamberin dünya-âhiret ilişkisini anlatırken kullandığı meşhur tarla/ekin metaforuyla da son derece güzel biçimde somutlaşır: İnsan, dünyayı bir ekim alanı olarak görmeli; burada ektiği şeylerin âhirette karşısına çıkacağını bilmelidir.
Böylece Kur’ân ve sünnet birlikte aynı varoluşsal hakikate işaret eder : Dünya âhiret değildir; fakat âhiret dünyadan bağımsız değildir.
İnsan dünyada yaşar, seçer, üretir, ilişki kurar, imar veya ifsat eder. Bütün bunlar onun ekim faaliyetidir.
Bu noktada Bakara 204-206 daha da anlamlı hâle gelir. 204. âyette insanın “dünya hayatı hakkında” söylediği söz vardır. 205. âyette bu insanın yeryüzünde gerçekleştirdiği fiil vardır : “Ekini ve nesli yok etmeye çalışır.”
Buradaki “ekin” ifadesi, dünya hayatının yalnızca bireysel bir tüketim alanı olmadığını da gösterir. İnsan yeryüzünde bir şeyler üretir, çoğaltır, korur veya bozar. Onun eylemleri kendisinden sonraki hayatlara ve nesillere ulaşır.
Dolayısıyla insan dünyada yalnızca yaşayan değil, aynı zamanda eken bir varlıktır.
İşte burada Kur’ânî dünya görüşü, klasik anlamdaki weltanschauung kavramından daha ileri bir boyut kazanır.
Weltanschauung bize, “dünyayı nasıl görüyorsun” diye sorar.
Kur’ân ise bunun hemen arkasından “gördüğün dünyada ne ekiyorsun” diye sorar. Çünkü insanın dünya görüşü, sonunda onun ekininde görünür.
Ne düşündüğü, neye inandığı, neyi değerli bulduğu, neyi amaçladığı; sözlerine, tercihlerine ve fiillerine dönüşür. Fiilleri ise dünyada bir iz bırakır.
Bu nedenle Kur’ânî dünya görüşünün özünü şöyle ifade edebiliriz : İnsan dünyaya seyirci olarak bırakılmış değildir; ekici olarak gönderilmiştir. Dünya hayatı onun ekim alanıdır. Âhiret ise ektiğinin karşılığını göreceği ufuktur.
Bu bakımdan dünya ile âhireti birbirinden ayırmak da, onları birbirine indirgemek de yanlıştır.
Dünyayı âhiretsiz düşünmek, ekimi mahsulden koparmaktır.
Âhireti dünyasız düşünmek ise mahsulün nerede yetiştiğini unutmak olur.
Kur’ânî bütünlük ise ikisini aynı varoluş çizgisinde birleştirir : Dünya → Ekim → Amel → Mahsul → Âhiret.
İnsan bugün ne ekiyorsa, yarın onunla karşılaşacaktır.
Bu yüzden Kur’ânî dünya görüşü, yalnızca bir dünya tasavvuru değil; aynı zamanda bir ekin bilinci, bir sorumluluk bilinci ve nihayet bir âhiret bilincidir.
Sözün Büyüsü, Hayatın Fesadı
Gözlerimizin önünde devasa bir çelişki sahneleniyor. Büyüleyici vaatler, sürdürülebilirlik söylemleri, insan hakları ambalajları ve yeryüzünü imar etme iddialarıyla kuşatılmış durumdayız. Ancak bu süslü retoriklerin kapladığı alan büyüdükçe, hayatın özündeki tahribat da derinleşiyor.
Bakara Suresinin 204 ve 205. Âyetleri, tam da bu küresel tablonun röntgenini çeker: İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü hayranlık uyandırır; hatta kalbinde olana Allah’ı şahit gösterir. Fakat yetkiyi ve gücü eline aldığında ya da sırtını hakikate döndüğünde yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışır; ekini ve nesli helak eder.
Buradaki “ekin”, insanın içinde var olduğu tabiat, doğa ve üretim vasıtalarıdır; “nesil” ise bizzat insan, onun fıtratı ve gelecek kuşaklarıdır. Modern çağın trajedisi, sözün en güzel kurulduğu yerde eylemin en büyük yıkımı üretmesidir.
Sorumluluktan Kopuş ve Kapitalist Tahrip
Neler olduğuna teşhis koymak için bu yıkımın kaynağına bakmak gerekir. Yeryüzünü fesada boğan ana dinamik, dünya hayatını aşkın bir hesaptan, yani âhiretten ve ilâhî sorumluluktan koparan seküler dünya görüşüdür.
İlâhî sorumluluk bilinci aradan çekildiğinde, insan ile varlık arasındaki “emanet” bağı kopar; yerini “tahakküm ve sömürü” alır. Bu seküler zihniyetin kurumsallaşmış iktisadî aygıtı olan kapitalizm ise doğası gereği tahrip üzerine kuruludur.
Ekinin (Tabiatın) İfsadı : Sınırsız büyüme ve kâr hırsı, sınırlı bir gezegeni âdetâ maliyetsiz bir hammadde deposu olarak görür. Bir orman veya nehir, sömürülüp bilançoya dahil edilmediği sürece “değersiz” sayılır. Sistem, doğayı katlettiği oranda başarılı kabul edilir.
Neslin (İnsanın) İfsadı : Çarkların dönmesi için sürekli yapay arzular üretilir. İnsan, Yaratıcı’ya karşı sorumlu bir özne olmaktan çıkarılıp, pazarlamanın hedefindeki bir “tüketici nesneye” dönüştürülür. Fıtrat, aile ve ahlakî sınırlar kâr marjını daralttığı ölçüde tasfiye edilir.
Günümüz küresel sisteminin yürüttüğü “çevrecilik”, “katı ve sıfır atık” ve “sürdürülebilirlik” kampanyaları, Bakara 204’teki büyüleyici sözlerden öteye geçemez. Çünkü sistemi besleyen ana zihniyet değişmedikçe, atılan her “yeşil” adım ambalajı değiştirmekten ibarettir.
Asıl Mesele : İnsan Tasavvuru
Gelişip büyüyen krizler ne sadece ekolojik ne de sadece iktisadîdir. Asıl kriz, insan tasavvuru krizidir. Sistemler zihindeki “insan kimdir, mülk kime aittir” sorularına verilen yanıtlar üzerinde yükselir.
Kapitalist sekülerizm, insanı yeryüzünün mutlak maliki ve tüketicisi (homo economicus) olarak kurguladığı için felaket kaçınılmaz olmuştur. Kur’ânî dünya görüşü ise bunun karşısına radikal bir insan antropolojisi koyar.
Mülkiyet Değil, Emanet (Hilâfet) : İnsan yeryüzünün sahibi veya hâkimi değil; Mâlik’in mülkünde O’nun ölçüsüne göre hareket etmekle mükellef olan bir “halife”dir. Tabiat insana yağmalayacağı bir tarla olarak değil, koruyacağı bir emanet olarak verilmiştir.
Dünya ile Âhiretin Bütünlüğü : Kur’ânî dünya görüşünde dünya ile âhiret birbirinin alternatifi değildir. Dünya bir ekim alanı (hars), âhiret ise ekilenin nihai sonucunun alındığı ufuktur. İnsan dünyaya seyirci değil, ekici olarak gönderilmiştir. Ekini ve nesli muhafaza etmek, bizzat bu ekim faaliyetinin kendisidir.
Özetle
Yeryüzünde ne olduğunu kavramak, söz ile eylem arasındaki o derin mesafeyi görmekle başlar. Bize sunulan “süslü dünya açıklamaları” ekini sömürmeye ve nesli anlamsızlaştırmaya devam etmektedir.
Bu gidişatı durduracak olan şey, teknik reformlar değil; insanın kendi varoluşunu yeniden Allah’a karşı sorumluluk ve âhiret bilinci ekseninde tanımlamasıdır. İnsan, yeryüzünün efendisi olmadığını, ektiği her fiilin hesabıyla karşılaşacak bir emanetçi olduğunu hatırlamadığı sürece, dünyadaki fesat biçim değiştirerek sürmeye devam edecektir.
Yorumlar
Yorum Gönder