DİN-DEVLET, CEMAAT-TARİKAT MESELESİ

SON YÜZYILDA TÜRKİYE’DE DİN, DEVLET VE CEMAATLER

İKTİDAR, HEVÂ VE İLÂHLIK SAVAŞI

Türkiye’nin son yüzyıllık din, devlet, siyaset ve cemaat tarihini yalnızca laiklik-dindarlık, devlet-cemaat, sağ-sol veya cemaat-cemaat çatışması üzerinden okumak, meselenin görünen yüzünü anlatabilir; fakat kaynağını açıklamaz. Çünkü görünen bütün bu mücadelelerin altında daha derin bir soru vardır : Kim hükmedecek?!.

Bu soru yalnızca siyasetin sorusu değildir. Aynı zamanda insanın varlık, özgürlük, kulluk ve sorumluluk anlayışının da sorusudur.

İnsan kimin hükmünü kabul edecek?!.

• Devletin mi?!.

• Liderin mi?

• Cemaatin mi?! 

• Partinin mi?! 

• İdeolojinin mi?!.

• Çoğunluğun mu?!.

• Kendi hevâsının mı?!.

• Yoksa Allah’ın mı?!.

Bu nedenle asıl mesele, hangi cemaatin, hangi partinin veya hangi ideolojinin kazanacağı değildir.

Daha derinde savaş, “kim hükmedecek” sorusu ile “kime kulluk edilecek” sorusu arasındaki savaştır.

Bu savaş,

• Bazen siyaset adıyla görünür.

• Bazen din adına.

• Bazen laiklik adına.

• Bazen millet adına.

• Bazen özgürlük adına.

• Bazen devlet adına.

• Bazen cemaat adına.

Fakat bütün bu görüntülerin altında iktidarın kimin elinde olacağı ve bu iktidarın hangi sınırlar içerisinde kullanılacağı sorusu vardır.

Bu bakımdan Türkiye’nin son yüzyıllık hikâyesi, yalnızca din ile devlet arasındaki ilişkinin değil, insanın iktidarla ilişkisinin de tarihidir.

1. İKTİDAR NEDİR?!.

İktidar denildiğinde çoğu zaman devlet, hükümet, makam, para veya zor kullanma gücü anlaşılır.

Oysa iktidarın daha temel anlamı vardır : Bir başkasının iradesi üzerinde etkide bulunabilme gücü.

Bir insanın başka bir insanı yönlendirmesi de iktidardır.

Bir liderin takipçileri üzerindeki etkisi de.

Bir cemaatin mensupları üzerindeki otoritesi de.

Bir partinin seçmeni üzerindeki etkisi de.

Devletin vatandaş üzerindeki hukukî gücü de.

Servetin insan üzerindeki etkisi de.

Şöhretin toplumsal davranışları belirlemesi de.

Hatta insanın kendi arzularının esiri olması bile bir tür iç iktidar ilişkisi olarak düşünülebilir.

Bu nedenle iktidar yalnızca devlet saraylarında aranamaz.

İktidar ailede, okulda, cemaatte, medyada, ekonomide, siyasette, dinî yapıda ve insanın kendi nefsinde de bulunabilir.

Buradaki temel sorun iktidarın varlığı değildir. Toplum iktidarsız yaşayamaz.

Soru/n şudur : İktidar sınırlandırılabilir mi, yoksa kendisini mutlaklaştırma eğiliminde midir?!.

İşte mesele burada ilâhlık kavramına yaklaşır.

2. İLÂHLIK VE MUTLAK HÜKÜM

Kur'an’ın temel iddiası açıktır : Mutlak anlamda ilâh yalnızca Allah’tır. Çünkü mutlak hükümranlık O’na aittir.

İnsan ise kuldur.

Kulluk, insanın değersizliği değil; insanın mutlak olmadığının kabulüdür.

İnsan,

• Güçlü olabilir.

• Bilgili olabilir.

• Zengin olabilir.

• Devlet başkanı olabilir.

• Âlim olabilir.

• Cemaat lideri olabilir.

• Ordu komutanı olabilir.

• Milyonlarca insan tarafından sevilebilir.

Fakat bunların hiçbiri ona mutlaklık kazandırmaz.

İnsan ile ilâh arasındaki temel ayrım tam da buradadır : İnsan hükmedebilir; fakat mutlak hükümran değildir.

İnsan karar verebilir; fakat kararını mutlaklaştırmamalıdır.

İnsan yönetebilir; fakat kendisini hesap vermez hâle getiremez.

İnsan otorite sahibi olabilir; fakat otoritesini ilâhî otoritenin yerine koyamaz.

Bu sınır kaybolduğunda iktidar tehlikeli bir dönüşüm geçirir : İktidar → mutlak iktidar → mutlaklaştırılmış irade → ilâhlık iddiası.

Bu yüzden iktidarın mutlaklaşması, insanın ilâhlık iddiasının dünyevî biçimlerinden biridir.

Burada “ilâhlık” mecazî ve analitik bir anlam taşır: insanın veya kurumun kendisini nihâî belirleyici, sorgulanamaz ve sınırlandırılamaz otorite konumuna yükseltmesi.

3. “HEVÂNIN İLÂH EDİNİLMESİ”

Kur'an’ın bu noktada son derece çarpıcı bir ifadesi vardır : “Hevâsını ilâh edineni gördün mü?!.” (25/43; 45/23.)

Burada “hevâ”yı yalnızca cinsel arzu veya basit bir nefsanî istek olarak anlamak yetersizdir.

Hevâ daha geniş bir çerçevede insanın hakikatin, adâletin ve sorumluluğun önüne geçirdiği arzu ve yönelişini ifade eder.

“Ben istiyorum.”

“Ben kazanacağım.”

“Bizim dediğimiz olacak.”

“Bizim grup iktidarda kalacak.”

“Benim sözüm sorgulanmayacak.”

“Benim çıkarım her şeyden önce gelecek.”

Bu noktada insan kendi arzusunu ölçü hâline getirir.

Arzu ölçü hâline geldiğinde hevâ hükmetmeye başlar.

Hevâ hükmettiğinde insanın içinde küçük bir iktidar merkezi oluşur.

Ve insan kendi arzusunu nihâî belirleyici hâle getirdiğinde Kur'an’ın “hevâyı ilâh edinmek” dediği noktaya yaklaşır.

Dolayısıyla ilâhlık iddiası her zaman “ben ilâhım” şeklinde açıkça söylenmez; bazen çok daha örtük biçimde ortaya çıkar, “benim istediğim olsun.”

4. HEVÂDAN İKTİDARA

İnsanın içindeki bu mutlaklaştırma eğilimi toplumsal alana çıktığında siyaset ve iktidar meselesine dönüşür.

Birey, “benim istediğim olsun.” der.

Grup, “bizim istediğimiz olsun.” der.

Cemaat, “bizim anlayışımız hâkim olsun.” der.

Parti, “biz iktidarda kalalım.” der.

İdeoloji, “bizim dünya görüşümüz dışında doğru yoktur.” der.

Devlet, “benim düzenim dışında düzen olamaz.” demeye başladığında ise iktidar giderek mutlaklaşır.

Bunların hiçbiri otomatik olarak aynı şey değildir. Fakat hepsinde ortak bir tehlike bulunabilir : Kendi iradesini ortak hayatın nihâî ölçüsü hâline getirmek.

İşte burada din, siyaset ve iktidar birbirine bağlanır.

5. MİLLETİN DİN İHTİYACI : MASUM BAŞLANGIÇ

Türkiye’nin hikâyesini buradan başlatmak gerekir. Çünkü başlangıçta iktidar savaşı değil, insanın din ihtiyacı vardır.

İnsan :

• Allah’ı bilmek ister.

• Kur'an’ı öğrenmek ister.

• İbâdet etmek ister.

• Çocuğuna din öğretmek ister.

• Ölümünü anlamlandırmak ister.

• Ahlâkî bir hayat sürmek ister.

• Toplumsal dayanışma ister.

Bu ihtiyaçlar meşrudur. Hatta devletin bu ihtiyacı yok sayması, onu ortadan kaldırmaz.

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte devletin dinle ilişkisi köklü biçimde değişmiştir. Dînî kurumların önemli bir bölümü tasfiye edilmiş, dînî otorite yeniden düzenlenmiş ve din alanı devletin hukukî-idarî-resmî çerçevesi (Diyanet) içerisine alınmıştır.

Bu değişimin tarihsel sebepleri vardır. Ancak sonuçta şu soru varlığını korumuştur : Millet dinini nereden ve kimden öğrenecektir?!.

İşte cemaatlerin toplumsal zemini burada oluşmuştur.

6. SEKÜLER DEVLET VE DÎNÎ BOŞLUK

Laiklik ile din karşıtlığını birbirine karıştırmamak gerekir.

Devletin belirli bir dinin veya mezhebin devleti olmaması, farklı inançlara eşit mesafede durması ve vatandaşın inanç özgürlüğünü koruması demokratik toplum bakımından önemlidir.

Laiklik, “insanların dînî ihtiyacı yoktur.” anlamına gelmez.

Devlet din alanını düzenleyebilir fakat insanın varoluşsal sorularını düzenleyemez.

İnsan yine soracaktır :

• Ben kimim?!.

• Niçin varım?!.

• Ölümden sonra ne olacak?!.

• Nasıl yaşamalıyım?!.

• Allah’la ilişkim nasıl olmalı?!.

Bu sorulara cevap vermeyen kurumların bıraktığı alanı başkaları dolduracaktır.

Boşluk, boş kalmaz.

Böylece aileler, hocalar, tarikatlar, cemaatler, vakıflar, dernekler ve dînî yayın çevreleri devreye girer.

Başlangıçta bu, milletin gerçek ihtiyacına verilmiş doğal bir cevap olabilir.

7. CEMAAT : HİZMETTEN OTORİTEYE

Cemaatin başlangıcını bütünüyle kötü niyetle açıklamak doğru değildir. Bir cemaat gerçekten insanlara hizmet edebilir.

• Çocuklara eğitim verebilir.

• Kur'an öğretebilir.

• Yoksullara yardım edebilir.

• Öğrencileri destekleyebilir.

• İnsanlara dayanışma imkânı sağlayabilir.

Fakat topluluk büyüdükçe başka süreçler de  başlayabilir : Hizmet → örgütlenme → liderlik → hiyerarşi → otorite.

Burada kritik soru şudur : Cemaat insanı Allah’a mı yöneltiyor, kendisine mi bağlıyor?!.

Çünkü din hizmeti ile dînî vesayet arasında çok ince fakat çok önemli bir sınır vardır.

Hizmet, “Allah’ı tanı!.” der.

Vesayet, “bize bağlan!.” der.

Hizmet, “aklet!.” der.

Vesayet, “itaat et!.” der.

Hizmet, “sorumluluğunu taşı!.” der.

Vesayet, “biz senin yerine düşünürüz.” der.

İşte burada dînî yapı, insanın kulluğunu güçlendirmek yerine onun iradesini devralmaya başlar.

8. İTAAT VE İLÂHLIK

İnsanların bir lidere saygı göstermesi başka şeydir, bir lideri sorgulanamaz hâle getirmek başka şeydir.

Bir hocadan bilgi almak başka şeydir, onun sözünü hakikatin ölçüsü hâline getirmek başka şeydir.

Bir cemaate gönüllü olarak katılmak başka şeydir, cemaatten ayrılmayı günah, ihanet veya sapma olarak görmek başka şeydir.

Çünkü mutlak itaat talebi, insanın kendi aklını ve iradesini devretmesi anlamına gelebilir.

Bu nedenle insan ile Allah arasındaki kulluk ilişkisi, insan ile lider arasındaki itaat ilişkisine dönüştürülmemelidir.

Hiçbir insan, Allah’ın yerine geçirilemez.

Hiçbir lider, vahyin yerine konulamaz.

Hiçbir cemaat, hakikatin mülkünü elinde tuttuğunu iddia edemez.

9. DÎNÎ OTORİTENİN SERMAYEYE DÖNÜŞMESİ

Dînî otorite beraberinde başka güçler de getirebilir.

• İtibar.

• Takipçi.

• Para.

• Medya.

• Kurum.

• Siyasî bağlantı.

• Şöhret.

Bunların her biri tek başına kötü değildir. Fakat birbirini besleyen bir zincire dönüştüğünde dînî otorite sosyal, ekonomik ve siyasî sermayeye çevrilebilir.

Böylece : Dînî bilgi → itibar → takipçi → ekonomik kaynak → kurum → medya → şöhret → siyasî nüfuz → iktidar zinciri oluşabilir.

Bu zincirin kritik noktası şudur : Din, hakikatin taşıyıcısı olmaktan çıkıp sermaye üretmenin aracına dönüşebilir.

10. DİN İSTİSMARI

Din istismarı burada devreye girer.

İnsanların,

• Allah’a olan güveni...

• Âhiret inancı...

• Günah korkusu...

• Sevap beklentisi...

• Manevî ihtiyaçları...

• Âidiyet arzuları...

• Korkuları...

• Umutları... kişisel veya kurumsal çıkar için kullanılıyorsa din araçsallaştırılmış olur.

Din istismarı yalnızca din → para değildir. Aynı zamanda :

• Din → itaat

• Din → şöhret

• Din → oy

• Din → makam

• Din → nüfuz

• Din → ekonomik güç olabilir.

Bu nedenle “din sırtından zengin ve ünlü olmak” meselesini yalnızca kişisel ahlâk problemi olarak değil, dînî otoritenin sermayeleşmesi problemi olarak da görmek gerekir.

11. DİN SIRTINDAN ZENGİNLİK VE ŞÖHRET

Dînî hizmetten gelir elde etmek ile dini sömürmek aynı değildir.

• Bir öğretmenin ücret alması istismar değildir.

• Bir yazarın kitabından gelir elde etmesi istismar değildir.

• Bir din görevlisinin maaş alması istismar değildir.

• Bir eğitim kurumunun ücret karşılığında hizmet vermesi de kendiliğinden istismar değildir.

Asıl soru şudur : Din, hizmetin konusu mudur, yoksa çıkarın aracı mı?!.

İnsan dînî bilgisiyle tanınabilir. Fakat tanınmak, dinin kişisel markaya dönüşmesini meşrû kılmaz.

Bir noktadan sonra, hakikat → kişi yerine, kişi → hakikat ilişkisi kuruluyorsa tehlike vardır.

Artık insan, “Allah ne diyor” diye sormak yerine “benim hocam ne diyor” demeye başlayabilir.

Bu, dinî otoritenin kişiselleşmesidir.

12. CEMAAT VE SİYASET

Cemaatler toplumsal güç kazandıkça siyasetle karşılaşmaları kaçınılmazdır.

• Cemaat siyasetten imkân ister.

• Siyaset cemaatten destek ister.

• Cemaat devlet üzerinde nüfuz kazanmak ister.

• Siyaset bu nüfuzu kendi iktidarını güçlendirmek için kullanabilir.

Böylece cemaat siyaseti, siyaset cemaati araçsallaştırmaya başlayabilir.

• Din, siyasî meşruiyet üretir.

• Siyaset, cemaatin kurumsal gücünü artırır.

• Cemaat, siyasî destek sağlar.

• Siyaset, bürokratik imkân sağlar.

Bu karşılıklı alışveriş kontrol edilmezse, başlangıçtaki din hizmeti giderek iktidar ortaklığına dönüşebilir.

13. DEVLETİ ELE GEÇİRMEK Mİ, DEVLETE HİZMET ETMEK Mİ?!.

Cemaat ile devlet arasındaki en kritik sınır buradadır.

• Cemaat, devlet içinde çalışabilir.

• Cemaat mensubu, devlet memuru olabilir.

• Cemaat mensubu. siyasete katılabilir.

Bunların hiçbiri tek başına sorun değildir. Sorun, kişinin devlet kurumundaki görevini cemaatine karşı sorumluluk olarak görmeye başlamasıdır. Çünkü devlet görevlisinin sadakati kişiye, cemaate, partiye ve ideolojiye değil, hukuka ve kamu yararına olmalıdır.

Devlet hiçbir cemaatin mülkü değildir. Aynı şekilde cemaat de devletin gizli sahibi olamaz.

Devletin cemaatleşmesi de tehlikelidir, cemaatin devletleşmesi de.

14. BÜYÜK OYUN : PİYONLAR NEDEN BİRBİRLERİNİ YER?!.

Buraya kadar anlattığımız bütün süreçler bizi “büyük oyun” meselesine getiriyor. Burada büyük oyunu hemen tek merkezli bir komplo olarak anlamak zorunda değiliz.

Bunun daha sağlam bir anlamı var : İktidar ilişkileri, insanların kendi çıkarlarını veya kendi inançlarını savunduklarını düşünürken daha büyük bir güç mücadelesinin araçlarına dönüşebilecekleri bir düzen üretebilir.

İşte “piyonlar birbirlerini yiyor” sözü burada anlam kazanır.

Birinci tip aktör oyunu bilir, ikinci tip bilmez.

Oyunu bilen, gücünü artırmak için para, şöhret ve nüfuz ister. İnsanların korkularını ve âidiyetlerini kullanır. Dini, siyaseti veya ideolojiyi araç hâline getirir.

Bu kişinin problemi, hesap hatası değildir. O hesabını yapmıştır fakat ahlâkı bu hesabın dışında bırakmıştır.

Oyunu bilmeyen samimidir, inandığı şey için mücadele eder, kendisini hakikatin hizmetinde görür fakat kısa vadeli sonucu bütün sonuç sanır. Grubunun kazanmasını hakikatin kazanması zanneder. Liderinin güçlenmesini davanın güçlenmesi sanır. Kendi tarafının yenilgisini hakikatin yenilgisi kabul eder.

İşte burada âcile devreye girer.

15. ÂCİLE : KISA VADELİ HESAP

Kur'an’ın : “Siz âcileyi seviyorsunuz.” (75/20.) ifadesi bu bağlamda yeniden düşünülmelidir.

İnsan çoğu zaman yakını hesaplar.

• Bugünkü zaferi.

• Bugünkü kazancı.

• Bugünkü güvenliği.

• Bugünkü şöhreti.

• Bugünkü iktidarı.

• Bugünkü cemaat başarısını.

• Bugünkü siyasî kazanımı.

Fakat yarını ve âkıbeti hesaba katmaz.

Bu nedenle âcileyi yalnızca dünya hayatı anlamında değil, kısa vadeli ve eksik hesap biçimi olarak da okumak verimlidir.

İnsan, “biz kazanalım, gerisini sonra düşünürüz.” dediğinde âcile hesabı yapmaktadır. Fakat “sonra = âhir-et” geldiğinde bedel çoktan oluşmuş olabilir.

16. İKTİDARIN KENDİNİ HAKLILAŞTIRMASI

İktidarın en büyük tehlikelerinden biri, kendisini yalnızca güçle değil haklılıkla da beslemeye başlamasıdır.

İktidar sahibi, “ben güçlüyüm” demekle yetinmez; bir süre sonra “ben haklıyım” demeye; daha sonra “benim güçlenmem iyiliğin güçlenmesidir” demeye; son aşamada da “bana karşı çıkmak hakikate karşı çıkmaktır” demeye başlayabilir.

İşte burada iktidar yalnızca siyasî olmaktan çıkar; kutsallaşır.

Cemaat ve tarikat liderleti için de aynı tehlike vardır.

• Parti için de.

• İdeoloji için de.

• Devlet için de.

Çünkü iktidarın kendisini eleştiriye kapatması, onu sınırlandıran bütün mekanizmaları aşındırır.

Ve mutlaklaşan iktidar, kendi iradesini nihâî ölçü hâline getirir.

17. İLÂHLIK İDDİASININ DÜNYEVÎ BİÇİMİ

İnsanların çoğu “ben ilâhım” demez. Buna gerek de yoktur. İlâhlık iddiasının dünyevî biçimi daha inceliklidir.

• Sorgulanamazlık.

• Hesap vermezlik.

• Mutlak itaat talebi.

• Kendi iradesini nihâî ölçü kabul etme.

• Kendi çıkarını hakikatin önüne koyma.

• Kendi grubunu (cemaatini, tarikatini) mutlaklaştırma.

• Kendi sözünü vahiy seviyesine çıkarma.

Bunlar, ilâhlığın teolojik anlamıyla aynı şey değildir. Fakat insanın mutlaklık iddiasının dünyevî tezahürleri olarak okunabilir.

Bu yüzden iktidarın mutlaklaşması, insanın ilâhlık iddiasının dünyevî biçimlerinden biridir.

İnsan, kul olduğunu unuttuğunda, kendisini veya kendisine ait olanı mutlaklaştırmaya başlar.

18. ASIL SAVAŞ

O hâlde Türkiye’de son yüzyılda gördüğümüz :

• Laik-dindar,

• Sağ-sol,

• Devlet-cemaat,

• Cemaat-cemaat,

• Parti-parti,

• İdeoloji-ideoloji çatışmalarını yalnızca kendi isimleriyle okumak yeterli değildir. Çünkü daha derinde şu soru vardır : Kim hükmedecek?!.

Bunun karşısında başka bir soru vardır : Kime kulluk edilecek?!.

İşte asıl savaş buradadır.

“Kim hükmedecek” sorusu iktidarın sorusudur.

“Kime kulluk edilecek” sorusu tevhîdin sorusudur.

İktidar, “ben hükmedeceğim” dediğinde; tevhîd, “Mutlak hüküm yalnızca Allah’ındır” der.

İktidar, “bana itaat et” dediğinde; tevhîd, “itaatin nihai sahibi Allah’tır” der.

İktidar, “benim sözüm son sözdür” dediğinde; kulluk, “hiçbir insan mutlak değildir.” der.

İşte bu yüzden mesele yalnızca siyasal değildir.

• Ontolojiktir.

• Ahlâkîdir.

• Teolojiktir.

Ve aynı zamanda insanın iç dünyasıyla ilgilidir.

19. EN KÜÇÜK İKTİDAR İLE EN BÜYÜK İKTİDAR ARASINDAKİ BAĞ

Bu düşünce bizi önemli bir uyarıya götürür.

İktidarın tehlikesini yalnızca devlet başkanlarında ve otoritelerde ararsak meseleyi kaçırırız. Çünkü insanın küçük iktidarlar alanları da vardır.

• Ailede.

• İşyerinde.

• Cemaatte.

• Siyasî grupta.

• Arkadaş çevresinde.

• Bilgi alanında.

• Ekonomide.

• İnsanlara din anlatırken bile.

Bir insanın “ben biliyorum, sen bilmiyorsun” dediği yerde bile bir iktidar ilişkisi başlayabilir. Fakat bilgi, iktidar olmak zorunda değildir.

Bilgi emanet olarak taşınabilir.

İşte fark burada ortaya çıkar : Hakikati bilen insan, hakikatin sahibi değildir.

Bu nedenle âlimin büyüklüğü, insanların ona ne kadar itaat ettiğinde değil; insanları hakikate ve sorumluluğa ne kadar yönelttiğinde ortaya çıkar.

20. MİLLETİN DİN İHTİYACI KİMSENİN İKTİDAR HAMMADDESİ DEĞİLDİR

Bütün bu tartışmaların başlangıcındaki insanı yeniden hatırlamak gerekir.

• Dini öğrenmek isteyen insan...

• Allah’a yönelmek isteyen insan...

• Çocuğuna ahlâk (eğitimi) vermek isteyen insan...

• Kur'an’ı anlamak isteyen insan...

• Ölüm karşısında cevap arayan insan...

Bu insanların ihtiyaçları gerçektir.

Ve bu ihtiyaçlar masumdur.

Asıl problem, bu ihtiyacın cemaatin büyüme sermayesine, siyasetin oy deposuna, liderin şöhret aracına, kurumun ekonomik kaynağına, devletin toplumsal mühendislik aracına dönüştürülmesidir.

Dolayısıyla masum olan milletin din ihtiyacıdır; masum olmayan, bu ihtiyacın iktidar hammaddesine dönüştürülmesidir.

21. ÇIKIŞ : İNSANI YENİDEN ÖZNE KILMAK

Bütün bu yapının karşısında çıkış yolu ne devleti kutsallaştırmaktır ne cemaati ne tarikati ne siyaseti ne de herhangi bir lideri.

Çıkış, insanı yeniden sorumlu özne hâline getirmektir.

Her insan :

• Akletmeli.

• Sormalı/sorgulamalı.

• Araştırmalı.

• Karşılaştırmalı.

• İtaat ettiği otoriteyi sorgulayabilmeli.

• Kendi grubunun yanlış yapabileceğini kabul edebilmeli.

• Kendi tarafının her zaman haklı olmadığını görebilmeli.

Ve en önemlisi, kendi hesabını kendisi verebilmelidir.

• Hiçbir cemaat/tarikat onun yerine hesap vermeyecektir.

• Hiçbir lider onun yerine hesap vermeyecektir.

• Hiçbir parti onun yerine hesap vermeyecektir.

• Hiçbir ideoloji onun yerine hesap vermeyecektir.

Çünkü Kur'an’ın insan anlayışında sorumluluk bireyseldir.

SONUÇ : OYUNU KAZANMAK DEĞİL, KİME KULLUK ETTİĞİNİ BİLMEK

Türkiye’nin son yüzyıllık din, devlet, cemaat, tarikat ve siyaset tarihini yalnızca tarafların çatışması olarak okumak eksik kalır.

Daha derinde din ihtiyacı, devletin dinle ilişkisi, milletin devletten ve dinden beklentisi, cemaatleşme, tarikatlaşma, dînî otorite, ekonomik ve sembolik sermaye, din istismarı, şöhret, siyaset, devlet içindeki nüfuz, cemaatler savaşı ve nihâyet iktidar mücadelesi vardır.

Fakat bunların da altında daha temel bir mesele bulunmaktadır : İnsan kimin hükmünü kabul edecek?!.

İşte burada bütün yollar tevhîd meselesine çıkar.

Çünkü tevhîd yalnızca “Allah birdir” demek değil, aynı zamanda “Mutlak olan Allah’tır; ben değilim” demektir. “Benim hevâm mutlak ölçü değildir” demektir. “Liderim mutlak değildir” demektir. “Cemaatim mutlak değildir” demektir. “Partim mutlak değildir” demektir. “Devlet mutlak değildir” demektir. “İdeolojim mutlak değildir” demektir.

Lâ ilâhe illAllah, bu demektir.

İnsan ancak böyle bir tevhîd bilinciyle iktidarın büyüsünden kurtulabilir. Çünkü iktidarın en büyük gücü, yalnızca insanları yönetmesi değil, kendisini haklı ve mutlak göstermesidir.

İnsanlar da çoğu zaman bu mutlaklığı kendi elleriyle üretirler.

• Bir lideri büyütürler.

• Bir cemaati kutsallaştırırlar.

• Bir partiyi mutlaklaştırırlar.

• Bir ideolojiyi dokunulmaz hâle getirirler.

• Bir devleti sorgulanamaz kabul ederler.

Sonra da kendi yaptıkları putun karşısında başka insanların putuyla savaşırlar.

Ve piyonlar birbirlerini yer.

Oysa tevhîd insanı bu döngüden çıkarabilecek en güçlü bilinçtir :

Hiçbir insan mutlak değildir.

Hiçbir kurum mutlak değildir.

Hiçbir cemaat mutlak değildir.

Hiçbir devlet mutlak değildir.

Hiçbir iktidar mutlak değildir.

Hiçbir hevâ mutlak değildir.

Mutlak olan yalnızca Allah’tır.

Bu nedenle asıl savaş, hangi cemaatin, tarikatin, partinin veya ideolojinin kazanacağı üzerine yapılan savaş değildir.

Daha derinde savaş, “kim hükmedecek” sorusu ile “kime kulluk edilecek” sorusu arasındaki savaştır.

Ve belki de bütün metnin özeti şudur : İnsan, Allah’ın kulu olmaktan çıktığı anda mutlaka başka bir şeyin kuluna dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

• Kimi paranın kuludur.

• Kimi şöhretin.

• Kimi cemaatin.

• Kimi tarikatinin/şeyhinin.

• Kimi liderinin.

• Kimi ideolojisinin.

• Kimi devletinin.

• Kimi de kendi hevâsının.

Ve insanın en büyük yanılgısı, bunlardan birine bağlanırken kendisini hâlâ özgür zannetmesidir.

Kur'an’ın uyarısı tam burada anlam kazanır : Hevâsını ilâh edinmek.

Çünkü insanın en büyük putu her zaman taş veya tahta değildir.

• Bazen kendi arzusudur.

• Bazen kendi grubudur.

• Bazen kendi iktidarıdır.

• Bazen de kendisidir.

Bu yüzden mesele yalnızca Türkiye’nin cemaatler meselesi değildir. Mesele, insanın kulluk ile iktidar arasındaki tercihidir.

Ve gerçek özgürlük, hiçbir iktidarın bulunmadığı bir dünya değil; insanın yalnızca Allah karşısında mutlak sorumlu olduğunu bilerek, hiçbir beşerî otoriteyi mutlaklaştırmamasıdır.

İşte o zaman piyon olmaktan çıkıp sorumlu özne olabilir.

Ve belki de büyük oyunun dışına çıkmanın ilk adımı budur : Oyunu kazanmak değil; oyunun beni kimin hesabına oynattığını fark etmek.

Ardından daha zor soru gelir : Ben kimin hesabını yapıyorum?!.

Ve en sonunda da hesap günü geldiğinde, bu hesabı kime vereceğim?!.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK