SONSUZ ŞİMDİ

SONSUZ ŞİMDİ

İnsan zamanı nasıl yaşar?!.

İlk bakışta cevap basittir :

• Geçmiş geçmiştir.

• Şimdi yaşanmaktadır.

• Gelecek henüz gelmemiştir.

Sanki zaman, önümüzden geçen bir çizgidir : Dün → Bugün → Yarın. Fakat insanın gerçek yaşantısına biraz daha yakından baktığımızda, bunun o kadar basit olmadığını görürüz. Çünkü geçmiş gerçekten geçmişte kalmaz.

Gelecek de gerçekten yalnızca gelecekte değildir.

İkisi de şimdiye gelir.

İnsan geçmişini hatırlar.

Geleceğini tasarlar.

Geçmişte yaşadıkları bugünkü davranışlarını etkiler.

Gelecekte olmasını istediği şeyler de bugünkü davranışlarının nedeni olur.

Öyleyse insan yalnızca “şimdi”de yaşayan bir varlık değildir.

İnsan, geçmişi ve geleceği şimdiye taşıyan bir varlıktır.

Ve belki de burada zaman hakkında alışılmış düşüncemizi yeniden gözden geçirmemiz gerekir.

1. ŞİMDİ NEDİR?!.

Şimdi, geçmiş ile geleceğin arasına sıkışmış küçücük bir zaman parçası mıdır?

Eğer öyleyse, yaşadığımız hayatın büyük kısmı aslında yoktur.

Geçmiş artık yoktur.

Gelecek henüz yoktur.

O hâlde yalnızca küçücük bir “an” vardır. Fakat insan böyle yaşamaz.

Çocukluğumuz bugünümüzün içinde yaşayabilir.

Yıllar önce öğrendiğimiz bir söz, bugün verdiğimiz bir kararı etkileyebilir.

Geçmişte yaptığımız bir hata, bugün bizi değiştirebilir.

Yıllar önce yaşadığımız bir iyilik, bugün hâlâ içimizde canlı olabilir.

Demek ki geçmiş, fiziksel olarak geride kalmış olsa da bilinçte varlığını sürdürebilir.

Aynı şey gelecek için de geçerlidir.

Henüz doğmamış bir çocuk için bugün hazırlık yapabiliriz.

Henüz gerçekleşmemiş bir hedef için bugün çalışabiliriz.

Henüz gelmemiş bir günün korkusu veya umudu bugünkü davranışımızı değiştirebilir.

Hatta insan, henüz gerçekleşmemiş bir geleceği bugünkü fiilinin nedeni hâline getirebilir.

O hâlde gelecek de yalnızca “gelecek” değildir.

Gelecek, şimdiye taşınabilir.

Böylece geçmiş ve gelecek, şimdiye gelir.

Şimdi, iki tarafın arasında sıkışmış bir nokta değil; iki tarafı da kendisinde taşıyan bir ufuk hâline gelir.

2. ZAMAN BÖLÜNÜYOR MU?!.

Belki de zamanın kendisi değil, bizim zaman algımız bölünüyor.

“Dün” dediğimiz şey, bugün hatırlanır.

“Yarın” dediğimiz şey, bugün tasarlanır.

Dolayısıyla insanın yaşadığı gerçek şimdi, saatimizin gösterdiği saniyeden çok daha geniştir.

Bir insanın zihninde çocukluğu bulunabilir.

Yaşamadığı bir geleceğin tasavvuru bulunabilir.

Atalarının hikâyeleri bulunabilir.

Henüz doğmamış nesillerin sorumluluğu bulunabilir.

Binlerce yıl önce gönderilmiş bir vahyin hitabı bulunabilir.

Henüz yaşanmamış âhiretin bilgisi bulunabilir.

Bütün bunlar şimdide bulunabilir.

O hâlde şimdi, zamanın küçücük bir dilimi değil; insanın zaman ufkunun toplandığı yerdir.

Belki de insanın asıl meselesi zamanı yaşamak değil, zamanı bütün olarak yaşayabilmektir.

3. SONSUZ ŞİMDİ

Buradan “sonsuz şimdi” kavramına ulaşabiliriz.

Sonsuz şimdi, sonsuz uzunlukta bir zaman dilimi değildir. Çünkü sonsuzluğu “daha çok zaman” olarak düşünmek, hâlâ zamanı parçalara ayırmaya devam etmektir.

Buradaki sonsuzluk başka türlüdür.

Sonsuz şimdi, geçmişi ve geleceği dışlamayan şimdidir.

Geçmişi kaybetmeyen, geleceği henüz gelmedi diye yok saymayan, ikisini de kendi içinde taşıyan şimdi.

Bu anlamda sonsuzluk, zamanın bitmeyen biçimde uzaması değil; zamanın parçalanmışlığının aşılmasıdır.

İnsan geçmişi ve geleceği aynı bilinç ufkunda buluşturabildiği ölçüde, zamanın çizgisel akışının üzerine düşünsel olarak çıkabilir.

Zamanın dışına çıkmaz ama zamanı bütün olarak kavramaya başlar.

İşte bu, insan için bir tür sonsuzluktur.

4. NEDEN, SADECE GEÇMİŞTE DEĞİLDİR

“Neden” sorusunu genellikle geçmişe yöneltiriz.

Bir şey neden oldu?!.

Çünkü ondan önce başka bir şey oldu.

Böylece nedeni geçmişte ararız. Fakat insanın fiilleri yalnızca geçmiş nedenlerle açıklanamaz.

İnsan gelecekteki bir amacı da bugünkü davranışının nedeni hâline getirebilir.

Yarın sınavı olduğu için bugün çalışır.

Yarın bir ev kurmak istediği için bugün para biriktirir.

Çocuğunun geleceğini düşündüğü için bugün fedakârlık yapar.

Âhirete inandığı için bugün davranışını sınırlar. Demek ki gelecek de bugünün nedeni olabilir.

Bu çok önemlidir. Çünkü insan yalnızca geçmişinin ürünü değildir.

Tasavvur ettiği gelecek de bugünkü insanı kurar. Böylece nedenin zamanla ilişkisi yalnızca geçmiş ve şimdi değil aynı zamanda gelecek, şimdi ilişkisidir. Yani geçmiş ve gelecek şimdide birleşir.

5. BİLGİ DE ZAMANLA BİRLİKTE HAREKET EDER

Burada mesele artık doğrudan epistemolojiye gelir. Çünkü insanın bildiği şeyler zaman içinde yaşar.

Geçmişe ilişkin bilgi, bugünü anlamlandırır.

Bugünkü bilgi, geleceğe ilişkin tasavvuru biçimlendirir.

Geleceğe ilişkin bilgi veya yakîn ise bugünkü davranışa yön verebilir.

Dolayısıyla bilgi yalnızca “ne biliyorum” sorusu değildir. Aynı zamanda “bildiklerim geçmişimi nasıl anlamlandırıyor” “bugünümü nasıl yönlendiriyor” “geleceğimi nasıl kuruyor” sorularıdır.

Böyle bakıldığında epistemoloji statik değildir.

Bilgi hareket eder. Geçmişten gelir. Şimdiye yerleşir. Geleceğe doğru davranış üretir.

Bilgi böylece fiile dönüşür.

Fiil de geleceği üretmeye başlar.

6. VAHİY VE SONSUZ ŞİMDİ

Vahyin zamanla ilişkisi burada son derece ilginçtir.

Vahiy tarihsel olarak belirli bir zamanda gelmiştir. Fakat onun anlamı yalnızca geldiği zamana ait değildir.

Geçmişte söylenmiş bir ilâhî söz, bugün yaşayan insana hitap edebilir.

Bu durumda vahyin tarihsel zamanı ile hitabının zamanı aynı değildir.

Vahiy geçmişte gelmiş olabilir ama şimdi de konuşabilir.

Aynı şekilde vahyin âhiret tasavvuru henüz bizim yaşadığımız dünya zamanında gerçekleşmemiştir. Fakat insan, henüz gerçekleşmemiş olan âhireti bugünkü hayatının belirleyicisi hâline getirebilir.

Böylece vahiy, geçmişi şimdiye getirir, geleceği şimdiye getirir ve insanın bugünkü hayatını bu iki ufkun içerisinde yeniden kurar.

Belki de vahyin insan üzerindeki etkilerinden biri budur : İnsanı yalnızca yaşadığı âna mahkûm olmaktan kurtarmak.

7. ÂHİRET GELECEKTE, FAKAT ŞİMDİDE

Âhiret henüz bizim için yaşanmış değildir. Fakat âhirete iman eden insan için âhiret yalnızca “ileride olacak bir olay” değildir.

Bugünkü hayatın anlamını değiştiren bir bilgidir.

Henüz gelmemiş olan gelecek, bugünkü amelin sebebi olur.

Bu durumda insanın bugünü artık yalnızca bugünü değildir.

Bugün yaptığı şeyin içinde yarının sonucu vardır.

Bir iyilik yalnızca bugün yapılmış bir iyilik değildir.

Bir kötülük yalnızca bugün işlenmiş bir kötülük değildir.

Fiilin gelecekteki karşılığı, onun bugünkü anlamının bir parçasıdır.

Bu yüzden insanın şimdiki zamanı, geleceğe kapalı değildir.

Şimdi, geleceği içinde taşır.

8. SONSUZ ŞİMDİ VE İNSANIN SORUMLULUĞU

Burada mesele yalnızca zaman felsefesi olmaktan çıkar. Çünkü insanın yaptığı fiiller zaman ve mekân içerisinde başlar; fakat etkileri onları aşabilir.

Bugün söylediğim bir söz, yıllar sonra başka bir insanın hayatını etkileyebilir.

Bugün yaptığım bir iyilik, benden sonra devam edebilir.

Bugün verdiğim bir karar, benden sonraki nesillerin hayatını değiştirebilir.

O hâlde fiilin zamanı ile etkisinin zamanı aynı değildir.

Aynı şekilde fiilin mekânı ile etkisinin mekânı da aynı değildir.

İnsan burada ve şimdi bir şey yapar, etkisi oraya ve öteye, âhirete kendisi öldükten sonraya ulaşabilir.

Demek ki insan zaman ve mekân içerisinde yaşarken, fiilleri zaman ve mekânı aşan sonuçlar doğurabilir.

Bu nedenle sorumluluk da yalnızca “şimdi ve burada” ile sınırlı değildir.

9. ŞİMDİDE BÜTÜN HAYAT

İnsanın bütün hayatı da bir bakıma şimdide toplanabilir. Çünkü geçmişte yaptıklarım beni bugünkü ben hâline getirdi.

Bugün yaptıklarım ise gelecekteki beni kuruyor.

Ben geçmişimin devamıyım ama aynı zamanda geleceğimin başlangıcıyım.

Bu nedenle :

Geçmişim beni açıklar.

Şimdim beni gösterir.

Geleceğim ise beni bekler.

Ve üçü birbirinden kopuk değildir.

Ben, geçmişimle birlikte şimdideyim.

Geleceğimle birlikte de şimdideyim.

O hâlde insanın hayatı, yalnızca doğum ile ölüm arasındaki kronolojik süre değildir.

İnsan, geçmişini ve geleceğini taşıyan bir şimdidir.

10. HAYATIN NEDENİ DE ŞİMDİDE SINANIR

Burada yeniden “neden” sorusuna dönüyoruz.

Hayatın nedenini bilmek başka şeydir. O nedeni şimdi yaşamak başka şeydir.

İnsan, “Allah için yaşıyorum.” diyebilir ama bu sözün gerçekliği, şimdide ortaya çıkar.

• Şimdi ne yapıyorum?!.

• Neye zaman ayırıyorum?!.

• Neye değer veriyorum?!.

• Neyi, kimin uğruna feda ediyorum?!.

• Neden korkuyorum?!.

• Neyi arzuluyorum?!.

• Neye bağlanıyorum?!.

İşte “neden” sorusunun cevabı, teorik olarak değil, şimdiki fiilde görünür hâle gelir. Çünkü insanın geleceği, bugünkü tercihlerinde başlar.

11. ŞİMDİ SONSUZLAŞTIĞINDA

Belki de “sonsuz şimdi”nin en önemli sonucu budur.

İnsan artık “hayatı kaçırmaktan” korkmaz. Çünkü hayat yalnızca gelecek değildir.

Geçmiş de yalnızca kayıp değildir.

Geçmiş, şimdide anlam kazanabilir.

Gelecek, şimdide hazırlanabilir.

Bir insan geçmişindeki yanlışı bugün fark ederek onu anlamlı bir dönüşümün başlangıcına çevirebilir.

Bir insan gelecekteki hakikati bugün yaşayarak henüz gelmemiş olanı şimdiden hayatına taşıyabilir.

Böylece :

Geçmiş, ders olur.

Gelecek, yön olur.

Şimdi, amel olur.

Ve insanın bütün zamanı, şimdiki fiilde birleşir.

12. ZAMANIN ÜZERİNE ÇIKMAK MI?!.

İnsan zamanın dışına çıkamaz.

• Doğar.

• Yaşar.

• Yaşlanır.

• Ölür.

Dolayısıyla insan için “zamanın üzerine çıkmak”, fiziksel veya ontolojik anlamda mümkün değildir. Fakat insan zamanı yalnızca ardışık anlar olarak yaşamaktan daha fazlasını yapabilir.

• Geçmişi hatırlayabilir.

• Geleceği tasarlayabilir.

• Henüz gerçekleşmemiş bir amacı bugünkü fiiline neden yapabilir.

• Yüzyıllar önce söylenmiş bir hakikati bugün yaşayabilir.

• Henüz gelmemiş âhireti bugünkü amelinin ölçüsü hâline getirebilir.

Böylece insan zamanın içinde yaşarken zamanı bütünleştirebilir.

Belki de “sonsuz şimdi” tam olarak budur.

13. FAKAT BİR SINIR VAR

Burada haddimizi bilmek zorundayız.

İnsanın sonsuz şimdi deneyimi ile Allah’ın zamandan münezzeh oluşu aynı şey değildir.

İnsan zamanı aşamaz.

Allah ise zamanın mahkûmu değildir.

Biz geçmişi hatırlarız.

Geleceği tasarlarız.

O ise Evvel ve Âhir’dir.

Biz burada ve şimdi bulunuruz.

O’nun varlığı bizim gibi bir “burada ve şimdi” ile sınırlanamaz.

Bu ayrımı kaybettiğimiz anda insan ile Allah arasındaki ontolojik farkı da kaybetmiş oluruz.

Dolayısıyla insan için “sonsuz şimdi” : İlâhî sonsuzluğun kendisi değil, insan bilincinin zamanın parçalanmışlığını aşarak geçmiş ve geleceği şimdide bütünleştirebilme imkânıdır.

Bu, insanın Tanrılaşması değildir. Tam tersine, kendi sınırını fark ederek hakikate yönelmesidir.

14. HAYRET

Belki burada insanın önünde yeniden hayret belirir.

Ben geçmişte değilim ama geçmişimi taşıyorum.

Gelecekte değilim ama geleceğimi taşıyorum.

Şimdideyim ama şimdi yalnızca şimdi değil.

Ben zamanın içindeyim ama zamanı düşünebiliyorum.

Mekânın içindeyim ama mekânı aşan ilişkiler kurabiliyorum.

Bugün bir fiil işliyorum ama fiilimin etkisi benden sonra devam edebiliyor.

Öyleyse insan, zaman ve mekânın içinde yaşayan; fakat zaman ve mekânı anlamlandırabilen bir varlıktır.

Ve belki tam burada “neden” sorusu yeniden belirir : Ben bütün bunların neresindeyim?!.

15. SONSUZ ŞİMDİ

Belki hayat, geçmiş ile gelecek arasında sıkışmış bir “şimdi” değildir.

Belki hayat, geçmişin hafızası, şimdinin idraki, geleceğin ümidi olarak aynı anda yaşanan bir bütündür.

Belki sonsuzluk, yalnızca bitmeyen zaman değildir.

Belki sonsuzluk, zamanı bölmeden kavrayabilme ufkudur.

Ve belki insanın en büyük imkânlarından biri şudur :.Geçmişi şimdiye getirerek ondan ders almak; geleceği şimdiye getirerek ona hazırlanmak ve ikisini şimdiki amelde birleştirmek.

Böylece :

Geçmiş, şimdide kaybolmaz.

Gelecek, şimdiden kopmaz.

Şimdi, ikisini birden taşır.

Ve insanın hayatı, bütün zamanıyla birlikte şimdiki anda verdiği kararda görünür.

Bu yüzden :

Şimdi küçücük değildir.

Şimdi yalnız değildir.

Şimdi boş değildir.

Şimdi geçmişi taşır.

Şimdi geleceği çağırır.

Ve belki de ŞİMDİ, SONSUZDUR.

...

16. GÜVEN, ZAMAN VE İMAN

Genellikle sorulan soru şudur : “Allah’a inanıyor musun?” Bu, çoğu zaman bir inanç sorusu olarak anlaşılır. Sanki sorulan, yalnızca Allah’ın varlığını kabul edip etmediğimizdir. Oysa “inanmak”ı yalnızca zihinsel bir tasdik olarak değil, güvenmek olarak düşünürsek soru çok daha derin bir anlam kazanır : Allah’a inanmak, Allah’a güvenmektir.

Güvenin kendisi ise zamanla ilişkili bir olgudur. Güvenin kökü geçmişte, ufku gelecekte, fakat aslı ŞİMDİDEDİR.

Bir insana güveniyorsam, onun geçmişte söylediklerini ve yaptıklarını hesaba katarım. Geçmiş, güvenimin zeminidir. Fakat güven geçmişte yaşanan bir şey değildir; bugün güvenirim. Aynı güven, geleceğe ilişkin beklentilerimi de belirler : “Yine sözünü tutacağına güveniyorum.” Dolayısıyla gelecek, güvenimin ufkudur. Fakat güvenin gerçekleştiği yer yine ŞİMDİdir.

Bu yapı Allah’a iman bakımından daha da önemlidir.

Allah’ın geçmişte yaptıklarını ve vahiy yoluyla bildirdiklerini = kıssaları haber olarak alırız. Allah’ın geleceğe ilişkin vaatlerini de yine haber olarak alırız. Haber geçmişten de gelebilir, gelecekten de. Her iki durumda da haberin bizim için bilgiye dönüşmesinde temel unsur, haber verene duyulan güvendir.

Kur’an’ın “Nebe’” oluşu burada son derece anlamlıdır. Kur’an, yalnızca geçmişi anlatan bir tarih kitabı değildir; geçmişi haber verir, geleceği haber verir. Hatta kendisini “en büyük haber” ufkunda sunar : Nebe-ül-Azîm. Kıyamet de insanın henüz deneyimlemediği, fakat Allah tarafından haber verilen gelecekteki büyük hakikattir, haberdir.

Demek ki vahiy, geçmişi ve geleceği ŞİMDİ’ye taşıyan ilâhî haberdir.

Burada Nebî kavramı da anlam kazanır : Haber getiren. Fakat haber getirenin güvenilirliği kabul edilmezse, getirdiği haber insanın şimdiki gerçekliğini belirleyemez.

Böylece insanın zaman ufku daralır.

Görmediğim geçmiş, yalnızca geçmiş.

Görmediğim gelecek, yalnızca ihtimal.

Gördüğüm ŞİMDİ, tek gerçeklik.

İşte insanın âcile, yani hemen elde edilene yönelmesinin epistemik zemini burada ortaya çıkar.

Allah gelecekte elde edilecek bir sonucu vaad eder. İnsan ise henüz elinde bulunmayan bu sonucu, elinde bulunan şimdiki sonuçla karşılaştırır. Şimdiki sonuç görünür, hissedilir ve hemen elde edilebilir; gelecekteki sonuç ise henüz gerçekleşmemiştir.

İnsan böylece fiilen şöyle davranabilir : “Allah’ın vaadi güzel; fakat henüz elimde değil. Ben şimdi elde edebileceğime bakarım.” Hatta bu tutumun daha sarsıcı tercümesi şudur : “Vaadini kabul ediyorum; fakat gerçekleşmeden önce onu şimdi gördüğüm sonuç kadar gerçek kabul etmiyorum. Önce göster, sonra güveneyim.”

İşte burada mesele yalnızca irade veya arzu meselesi olmaktan çıkar; epistemik bir güven meselesine dönüşür. Çünkü “henüz gerçekleşmemiş” olmak, “gerçekleşmesi belirsiz” olmak değildir.

Allah’ın vaadi açısından belirleyici olan, sonucun henüz görülmemesi değil, vaat edenin kim olduğudur.

Buna rağmen insan, Allah’ın vaadini kendi deneyiminin onayına tâbi kılarsa, ölçüyü tersine çevirmiş olur : Allah’ın sözü, gerçekleşince gerçek olur.

Oysa iman açısından olması gereken : Allah’ın sözü, güvenilir olduğu için bugünkü gerçekliğimi belirler.

Bu nedenle âcile yönelmek, yalnızca geleceği bırakmak değildir. Bazen insanın, Allah’ın geleceğe ilişkin vaadini bugünkü tercihlerini belirleyecek kadar gerçek kabul etmemesidir.

Kur’an’ın : “Siz âcile olanı seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” (75/20-21.) uyarısı bu açıdan yeniden okunabilir.

Burada “âcile” yalnızca dünya hayatının kendisi değildir. İnsan, hemen elde edilecek sonucu, daha sonra elde edilecek sonuçtan üstün tutmaktadır. Gelecekteki nihâî sonucu Allah vaat etmiş olsa bile, insan onu henüz görmediği için şimdiki sonuca yönelmektedir.

Oysa Allah’ın vaadine güvenmek, geleceğe kaçmak değildir.

Gelecekte vaat edilen sonucu, bugünkü tercihin hesabına katmaktır.

Bu nedenle iman ile güven arasında çok güçlü bir bağ vardır : Haber → güven → yakîn → tercih → amel.

Allah’ın geçmişe ilişkin haberine güveniyorsam, geçmiş ŞİMDİ’de anlam kazanır.

Allah’ın geleceğe ilişkin vaadine güveniyorsam, gelecek ŞİMDİ’de davranışımı belirler.

Böylece geçmiş ve gelecek, güven aracılığıyla ŞİMDİ’de buluşur.

İşte burada SONSUZ ŞİMDİ düşüncesinin epistemolojik anlamı belirginleşir.

Geçmiş, yalnızca geride kalmış olan değildir; Allah’ın haberiyle ŞİMDİ’de mevcuttur.

Gelecek, yalnızca henüz gelmemiş olan değildir; Allah’ın vaadiyle ŞİMDİ’de hesaba dâhildir.

ŞİMDİ ise geçmiş ile geleceğin birbirinden kopuk iki zaman parçası olmaktan çıkıp, güven ve yakîn aracılığıyla bir bütün hâline geldiği yerdir.

Bu yüzden güvenin kökü geçmişte, ufku gelecekte olsa da aslı ŞİMDİ’dedir.

Geçmiş, güvene dayanak olur.

Gelecek, güvenin yönünü belirler.

ŞİMDİ ise güvenin hayat bulduğu yerdir.

Dolayısıyla “Allah’a inanıyor musun” sorusunu yalnızca “Allah’ın varlığını kabul ediyor musun?!.” Biçiminde sormak eksik kalabilir.

Daha derindeki soru şudur : Allah’ın haber verdiği geçmişe ve vaat ettiği geleceğe, bugününü belirleyecek kadar güveniyor musun?!. Çünkü inanmanın hakikati geçmişteki bir kabul veya gelecekteki bir beklenti değildir.

İnanmanın hakikati ŞİMDİDE görünür.

Ve belki de yakîn tam burada başlar.

Allah’ın henüz gerçekleşmemiş vaadini, sırf henüz gerçekleşmedi diye belirsiz saymamak; Allah’ın sözüne güvenerek onu bugünkü hayatın gerçekliği hâline getirmek.

Böylece iman, zamanı bölen değil, zamanı birleştiren bir hâle gelir : Geçmişin haberi + geleceğin vaadi + ŞİMDİKİ güven = yaşayan iman.

Ve yaşayan iman, yalnızca “inanıyorum” demez. Bugün ona göre yaşar.

Allah, vaadinden dönmez. = lâ yuhlifullah-ül mîâd.” (38/20. 30/6. 2/80.)

Allah’a = Allah’ın vaadine güvenmeyen birine Mü’min ve Müslüman deenebilir mi?!.

Allah’a inanıyor musun sorusu, aynı zamanda Allah’a güveniyor musun sorusudur. 

...

Bir Varoluş ve Hakikat Notu : Buradaki sorgulama; dışarıdan yapılan fıkhi bir kategorizasyon, hukuki bir yargı ya da toplumsal bir “etiketleme” değildir. Mesele, başkalarının kimliğine dair fıkhi/zahirî bir sınır çizmek değil; bireyin kendi varoluşunda ve “ŞİMDİ”sinde Mü’min ve Müslüman olmanın imkânıyla yüzleşmesidir.

Fıkıh ve hukuk, zahire bakarak bir kelamî beyanı yeterli görebilir. Fakat ontolojik düzlemde —yani insanın kendi iç hakikatinde— Allah’ın vaadini ve haberini bugünkü tercihlerini belirleyecek kadar gerçek saymayan bir duruş, varoluşsal olarak emniyeti (E-M-N) ve teslimiyeti (S-L-M) tecrübe edemez.

Dolayısıyla bu soru, fıkhi bir “tefkir” ya da dışlayıcı bir yargı değil; insanın kendi “ŞİMDİ”sinde kurduğu güven bağını test eden varoluşsal bir aynadır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK