SORUMLULUĞUN ONTOLOJİK DAYANAĞI
SORUMLULUĞUN ONTOLOJİK DAYANAĞI
Sorumluluk, kendi kendine var olduğunu düşünen bir zihnin kendi içinde ürettiği soyut bir kural veya ahlâkî fantezi değildir. Sorumluluk, insanın varoluş yapısından doğar. Çünkü insan, varlığının kaynağını kendisi belirlememiş; buna karşılık kendisine verilmiş varlığı nasıl kullanacağı ve neye dönüştüreceği konusunda tercih yapabilen bir varlık olarak yaratılmıştır.
Bu nedenle sorumluluğun ontolojik dayanağı, insanın verilmiş bir varlık oluşunda ve bu verilmişliğin kendisine bir imkân olarak teslim edilmiş bulunmasındadır.
İnsan kendi kendisini var etmemiştir; fakat kendisine verilmiş varlığı nasıl yaşayacağı konusunda seçim yapabilir. İşte sorumluluk, tam bu verilmişlik ile özgürlük arasındaki gerilimde ortaya çıkar.
İnsan ne bütünüyle belirlenmiş bir varlıktır ne de kendi kendisini yoktan var eden mutlak bir özne. O, kendisine verilmiş imkânlar üzerinde kendisini inşâ eden; fakat bu inşânın hesabını da vermek durumunda olan bir varlıktır.
VERİLMİŞ VARLIK : BAŞLANGICIN SAHİBİ DEĞİLİZ
İnsanın varoluş yolculuğu kendi seçimiyle başlamaz.
İnsan bedenini seçmez. Genetik yapısını, doğacağı zamanı, coğrafyayı, ailesini, tarihsel şartlarını ve dünyaya geliş biçimini kendisi belirlemez. Daha da önemlisi, düşünebilen bir akla, seçebilen bir iradeye, hissedebilen bir kalbe ve kendi üzerine düşünebilen bir benlik bilincine sahip olmayı da kendi liyakatiyle kazanmış değildir.
Bunların tamamı insana verilmiştir.
Dolayısıyla insanın varlığı, kendisinin ürettiği bir sermaye değil, kendisine teslim edilmiş bir sermayedir.
İnsan hayata boş bir hiçlikten başlayıp kendisini yoktan var etmez. Daha doğduğu anda önünde devasa bir verilmişlik alanı bulunur. Bedeni, aklı, dili, duyguları, zamanı, çevresi ve ilişkileri onun varoluşunun başlangıç sermayesidir.
Bu nedenle insanın varlığı üzerinde mutlak bir mülkiyet iddiasında bulunması ontolojik bir yanılgıdır.
İnsan varlığının kaynağı değildir; varlığının emanetçisidir.
Emanet ise mülkiyet değildir.
Bir şeyin emanet edilmesi, onun kullanımının serbest bırakılması değil; belirli bir maksat doğrultusunda kullanılmak üzere teslim edilmesi demektir. Bu yüzden insanın kendisine verilen varlık üzerindeki tasarrufu sınırsız değildir.
İnsanın ilk sorumluluğu, tam da burada başlar : Bana verileni ben yaratmadım. Öyleyse onu dilediğim gibi tüketme hakkına da sahip değilim.
VERİLMİŞLİK İMKÂNDIR
İnsan yalnızca kendisine verilmiş bir varlık değildir aynı zamanda insan, kendisine verilmiş bir imkândır. Çünkü insana verilen akıl henüz kullanılmamış bir imkândır; irade henüz tercihlerle yön kazanmamış bir imkândır; duygular henüz karaktere dönüşmemiş ham güçlerdir. İnsan, kendisine verilmiş bütün bu imkânlarla ne olacağını süreç içinde belirler.
İşte insanı diğer varlıklardan ayıran temel noktalardan biri burada ortaya çıkar.
Bir taş, kendisine verilmiş taşlık hâlinin ötesinde bir varoluşsal tercih yapmaz. Bir meşe palamudu, kendi türünün imkânlarını gerçekleştirir. İnsan ise kendisine verilmiş imkânları farklı yönlerde kullanabilir.
İnsan için mesele yalnızca var olmak değildir.
Mesele nasıl bir varlık hâline geleceğidir.
Bu sebeple insanın özgürlüğü, kendisini yoktan yaratma özgürlüğü değildir. İnsan kendisinin yaratıcısı değildir. Onun özgürlüğü, kendisine verilmiş olanı hangi istikamette işleyeceği konusunda ortaya çıkar.
İnsan verilmiştir; fakat tamamlanmış değildir.
Ona bir sûret verilmiştir; fakat sîretini inşâ etmesi kendisine bırakılmıştır.
SÛRETTEN SÎRETE : İNSANIN KENDİNİ İNŞÂSI
İnsanın bedensel sûreti büyük ölçüde verilidir. Fakat insanın nasıl bir insan olacağı, yalnızca bedeninin biçimiyle belirlenmez.
İnsan, eylemleriyle kendisini inşâ eder.
Akıl verilir; fakat insan onu hakikati aramak ve hikmete ulaşmak için de kullanabilir, arzularını meşrulaştıran bir kurnazlığa da dönüştürebilir.
İrade verilir; fakat insan onu anlık hazların peşinde tüketebilir veya uzun vadeli bir sorumluluğun hizmetine verebilir.
Öfke verilir; fakat bu öfke adaletsizliğe karşı direnç de olabilir, zulme dönüşen bir saldırganlık da.
Sevgi verilir; fakat sevgi merhamet ve fedakârlık üretebileceği gibi sahiplenme, bağımlılık ve tahakküm de üretebilir.
Korku verilir; fakat korku insanı hakikate karşı uyandırabileceği gibi onu hakikatten kaçırabilir.
Demek ki insana verilen şeylerin kendisi henüz onun sîreti değildir. Bunlar, sîretin oluşumunda kullanılacak ham imkânlardır.
Sîret, insanın bu imkânlarla ne yaptığıdır.
Bu yüzden insan yalnızca başına gelenlerden değil, kendisine verilenlerle ne yaptığından da sorumludur.
EYLEM : İNSANIN KENDİSİNE GERİ DÖNEN HAREKETİ
İnsanın eylemi yalnızca dış dünyada gerçekleşip sona eren bir hareket değildir.
İnsan söylediği her sözle, yaptığı her tercihle, verdiği her kararla yalnızca dünyada bir iz bırakmaz; kendi içinde de bir iz bırakır.
Bir tercih tekrarlandıkça alışkanlığa, alışkanlık karaktere, karakter ise sîrete dönüşür.
Böylece insanın eylemi ona geri döner.
İnsan dünyayı değiştirirken kendisini de değiştirir.
Bu nedenle insan, yaptıklarıyla yalnızca bir şeyler yapmaz; yaptıklarıyla kendisi de bir şeye dönüşür.
İyilik insanı iyiliğe, zulüm zulme, doğruluk doğruluğa, yalan yalana doğru inşâ eder.
Bu noktada sorumluluğun anlamı derinleşir. İnsan yalnızca “ne yaptım?” sorusuyla karşılaşmaz.
Daha derindeki soru şudur : Yaptıklarımla kendimi ne hâle getirdim?!. Çünkü insanın hayatı, kendi sîretinin de üretim sürecidir.
SORUMLULUK : MUHATABA VERİLEN CEVAP
“Sorumluluk” kavramının anlam alanında soru ve cevap ilişkisi bulunur. Bir sorumluluk varsa, cevap verilmesi gereken bir muhataplık ilişkisi de vardır. Fakat burada asıl mesele, sorumluluğun yalnızca başka insanlara karşı yükümlülüklerden ibaret olmamasıdır.
• Toplum insana “bunu yapmalısın.” diyebilir.
• Hukuk “bunu yapamazsın.” diyebilir.
• Ahlâk “bunu yapman gerekir.” diyebilir.
Fakat bütün bu hükümlerden daha temel bir soru vardır : Neden yapmalıyım?!.
Sorumluluğun nihâî temeli, insanın kendisinden daha büyük bir hakikate karşı muhatap olduğunun kabulünde ortaya çıkar.
İnsan kendisini var eden, kendisine akıl, irade, beden, zaman ve imkân veren Aşkın Varlığın huzurunda bulunan bir varlıktır.
Bu durumda insanın bütün hayatı, farkında olsa da olmasa da, bir cevaba dönüşür.
Sanki kendisine şöyle sorulmaktadır : Sana verilen bu varlıkla ne yaptın? Sana verilen aklı, iradeyi, bedeni, zamanı ve imkânları neye dönüştürdün? Kendine nasıl bir sîret inşâ ettin?!.
İnsan bu soruya yalnızca diliyle cevap vermez.
Hayatıyla cevap verir.
• Her tercih bir cevaptır.
• Her eylem bir cevaptır.
• Her ihmal bir cevaptır.
• Her söz bir cevaptır.
• Hatta bazen susmak bile bir cevaptır.
Bu anlamda insanın hayatı, Aşkın Muhataba verilmekte olan kesintisiz bir cevaptır.
SORUMLULUĞUN ZEMİNİ : MÜLKİYET DEĞİL EMANET
İnsanın kibirlenmesini engelleyen hakikat şudur : Varlığının kaynağı kendisi değildir.
İnsanın anlamsızlığa düşmesini engelleyen hakikat ise şudur : Varlığı kendisine boşuna verilmemiştir.
Bu iki hakikat birlikte düşünülmelidir.
İnsan ne ilâhtır ne de anlamsız bir tesadüf.
Ne kendi kendisinin yaratıcısıdır ne de yaptığı hiçbir şeyin anlam taşımadığı edilgen bir nesnedir.
İnsan, verilmiş bir varlık ve verilmiş imkânlar üzerinde tercih yapan bir öznedir.
Bu yüzden özgürlük ile sorumluluk birbirinin karşıtı değildir.
Tam tersine özgürlük, sorumluluğun imkânıdır; sorumluluk ise özgürlüğün ahlâkî yönüdür.
İnsan tercih edebildiği için sorumludur. Fakat tercih edebilmesi, kendi kendisinin kaynağı olduğu anlamına gelmez.
İMKÂN → İNŞÂ → MUHATAPLIK → SORUMLULUK
Böylece insanın varoluş yapısı bir bütün hâlinde görünür :
• Verilmişlik, insanın başlangıcıdır.
• İmkân, insanın hareket alanıdır.
• İrade, bu imkânlar arasından tercih yapmasını sağlar.
• Eylem, tercihi görünür hâle getirir.
• Tekrarlanan eylemler, karakteri oluşturur.
• Karakter, insanın sîretini inşâ eder.
• Sîret, insanın neye dönüştüğünü gösterir.
• Ve bütün bu süreç, insanın kendisini var eden Aşkın Muhataba karşı sorumluluğunu meydana getirir.
Dolayısıyla sorumluluk hayatın sonuna eklenmiş dışsal bir yük değildir.
Sorumluluk, insanın varoluş biçiminin içindedir.
İnsan var olduğu andan itibaren verilmiş bir imkânın taşıyıcısıdır; yaşadığı müddetçe bu imkânı işler; yaptığı her tercihle kendisini inşâ eder ve sonunda inşâ ettiği insan olarak Muhatabının huzuruna çıkar.
İNSAN, KENDİSİNİ VAR ETMEDİ; FAKAT KENDİSİNİ İNŞÂ ETMEKTEN SORUMLUDUR
İnsanın muazzamlığı ile trajedisi aynı noktada birleşir : İnsan kendisini var etmedi; fakat kendisini neye dönüştüreceği konusunda tercihler yapabilir.
Ona bir varlık verilmiştir.
Bu varlık bir imkândır.
Bu imkân bir emanet olarak taşınır.
Emanet eylemlerle işlenir.
Eylemler sîreti inşâ eder.
Sîret insanın kim olduğunu ortaya çıkarır.
Ve insan, sonunda kendisini var eden Muhatabın huzurunda bu inşânın hesabını verir.
Bu nedenle insanın temel sorusu “var mıyım” sorusu değildir.
Varlığı zaten verilmiştir.
Asıl soru “bana verilen varlıkla ne yaptım ve ne hâle geldim” sorusudur.
İşte sorumluluğun ontolojik dayanağı burada bulunur : İnsan varlığının sahibi değildir; fakat kendisine emanet edilen varlığın nasıl kullanılacağından ve bu kullanım sonucunda neye dönüşeceğinden sorumludur.
Ve belki bütün meselenin en kısa ifadesi şudur : İnsan kendisini var etmedi; fakat kendisini inşâ etmekten sorumludur.
HALİFE : EMANETİN SORUMLU TAŞIYICISI
İnsan yalnızca yaratılmış bir varlık değildir; kendisine bir görev ve sorumluluk alanı verilmiş yaratılmış bir varlıktır. Bu nedenle insanın varoluşunu yalnızca “nereden geldi” sorusuyla açıklamak yetmez. Bir de “kendisine ne için imkân verildi” sorusunu sormak gerekir.
Kur’an, bu noktada insanın yeryüzündeki konumunu halife kavramıyla ifade eder : “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim.” (2:30)
Buradaki halifelik, Allah’ın yerine geçmek veya ilâhî mülkiyete ortak olmak değildir. Allah'ın yeryüzünde bir halifeye ihtiyacı da yoktur. Halife, Allah’ın mülkünde, Allah’ın hükümranlığı altında, kendisine verilmiş imkânlarla tasarruf eden ve bu tasarrufundan sorumlu tutulan varlıktır.
Dolayısıyla hilâfet öncelikle bir iktidar unvanı değil, sorumluluk makamıdır.
İnsan yeryüzünün sahibi olduğu için halife değildir; tersine, sahibi olmadığı bir varlık alanında kendisine tasarruf imkânı verildiği için sorumludur.
Bu, önceki bölümde ortaya koyduğumuz “mülkiyet değil, emanet” ilkesinin yeryüzündeki karşılığıdır.
• İnsana beden verilmiştir; beden üzerinde tasarruf eder.
• Akıl verilmiştir; bilgi üretir.
• İrade verilmiştir; tercih eder.
• Dil verilmiştir; söz söyler.
• Güç verilmiştir; eylemde bulunur.
• Yeryüzü verilmiştir; onu imar eder veya tahrip eder.
Fakat bütün bunlar onun mutlak mülkü değildir. İnsan, kendisine verilmiş olanı kullanır; fakat kullandığı şeylerin mutlak sahibi değildir. Bu nedenle tasarruf ile mülkiyet birbirinden ayrılır.
İnsan tasarruf sahibidir; mutlak malik değildir.
Tam da bu yüzden hesap verebilir.
Hilâfet : Yetkiden Önce Emanet
Halifelik çoğu zaman güç, yönetim ve hükmetme kavramları üzerinden okunur. Oysa ontolojik açıdan önce görülmesi gereken şey yetki değil emanettir. Çünkü yetki sorumluluktan ayrıldığında tahakküme dönüşür.
İnsan yeryüzünde güç sahibi olabilir; fakat güç onun mülkü değildir.
Bilgi sahibi olabilir; fakat bilgi onun ilâhî hakikati belirleme yetkisi değildir.
Doğa üzerinde tasarruf edebilir; fakat tabiat onun sınırsız tüketim alanı değildir.
Başka insanlar üzerinde yönetim gücü elde edebilir; fakat insan insana ilâh değildir.
Bu nedenle halifelik, insanın “dilediğini yapabilmesi” değil, kendisine verilen imkânı maksadına uygun kullanmakla yükümlü olmasıdır.
Halifeliğin şerefi de yükü de buradadır.
İnsan : Yaratılışın Son Halkası, Sorumluluğun Muhatabı
İnsanın yaratılış bakımından sonradan gelmesi, onun varlığın mutlak amacı olduğu anlamına gelmez. Fakat insanın yaratılış sürecindeki konumu, onu özel bir sorumlulukla karşı karşıya getirir.
İnsan, kendisini var eden sürecin başlangıcında değildir; fakat kendi varoluşunun nasıl devam edeceği konusunda tercihler yapabilir.
Bu sebeple insanın özgünlüğünü yalnızca bedeninde veya biyolojik yapısında aramak eksik kalır.
İnsanı insan yapan şeylerden biri, muhatap kılınmış olmasıdır.
Ona hitap edilir.
Ondan tercih etmesi beklenir.
Ona doğru ve yanlış gösterilir.
Ona imkân verilir.
Ondan istikâmet istenir.
Ve sonunda hesabı sorulur.
Bu yüzden insanın büyüklüğü, yalnızca “en gelişmiş canlı” olmasında değil; sorumluluk taşıyabilen bir varlık olmasındadır.
İnsanın muazzamlığı ile trajedisi yine burada birleşir : Kendisine çok şey verilmiştir; dolayısıyla kendisinden çok şey beklenmektedir.
Hilâfet ve İnşâ
İnsanın halifeliği, önce kendi üzerinde başlar.
Kendisini yönetemeyen insanın yeryüzünü yönetme iddiası çelişkilidir.
Kendi nefsinin arzularını ölçüsüzce büyüten insan, yeryüzündeki gücünü de ölçüsüz kullanır.
Bu nedenle halifelik, dış dünyayı değiştirmeden önce insanın kendi sîretini inşâ etmesiyle başlar.
İnsan kendisine verilen aklı hakikat için, iradeyi iyilik için, gücü adalet için, bilgiyi hikmet için ve imkânları imar için kullanabildiği ölçüde halifelik sorumluluğunu yerine getirir.
Bunun tersi de mümkündür.
İnsan aklını hileye, iradesini hevâya, gücünü zulme, bilgisini tahakküme ve imkânlarını tahribe dönüştürebilir.
O zaman insan, kendisine verilen emaneti amacından saptırmış olur.
Dolayısıyla hilâfet yalnızca yeryüzüne ne yaptığımızla değil, yeryüzünde tasarruf ederken kendimize ne yaptığımızla da ilgilidir. Çünkü insan yeryüzünü imar ederken kendisini de inşâ eder; yeryüzünü tahrip ederken kendisini de tahrip eder.
Hilâfet ve Hesap
Hilâfetin en önemli boyutu, sorumluluğun hesapla tamamlanmasıdır.
Eğer insan gerçekten emanet taşıyan bir varlıksa, emaneti nasıl kullandığı sorulacaktır.
Bu nedenle hilâfet, insanı ilâhlaştıran değil, tam tersine kul olduğunu hatırlatan bir makamdır.
İnsan malik değil emanetçi, mutlak hâkim değil sorumlu tasarruf sahibi; ilâh değil kul, başıboş değil muhataptır.
Ve bütün bunların sonunda hesap vardır. Bu bakımdan insanın yeryüzündeki konumu tek bir cümlede şöyle özetlenebilir : İnsan, Allah’ın mülkünde kendisine verilmiş imkânlarla tasarruf eden ve bu tasarrufundan dolayı Allah’a karşı sorumlu olan varlıktır.
İşte halife kavramının ontolojik ağırlığı burada ortaya çıkar.
Halife olmak, insanın yeryüzünde sınırsız hâkimiyet kazanması değil; emanet edilmiş bir dünyada sınırlı bir yetkiyle sorumluluk taşımasıdır.
Bu nedenle insanın yeryüzündeki gerçek büyüklüğü, ne kadar hükmedebildiğiyle değil, kendisine verilen hükmetme imkânını ne kadar adaletle ve emanet bilinciyle kullanabildiğiyle ölçülür.
İnsan yeryüzünün sahibi değildir.
Yeryüzünde emaneti taşıyandır.
Bu yüzden halifedir.
Ve halife olduğu için sorumludur.
Yorumlar
Yorum Gönder