SORU & CEVAP : ŞEFAAT MESELESİ
SORU & CEVAP : ŞEFAAT MESELESİ
Soru : Menzile Nasıl Ulaşırız?!.
Arada aracılar (şefaatçiler, komisyoncular) var mı?!. Âlimlerin, şeyhlerin (mürşidlerin) ve Peygamberlerin (Rasûl ve Nebîlerin) fonksiyonu ne?!. Zümer, 3 = “liyukarribûnâ ilallahi zülfâ” bağlamında konuya açıklık getirir misiniz?!.
CEVAP :
Evet. Burada kilit mesele, “menzil” ile “vasıta/aracı”yı birbirinden ayırmak. Kur’ân’ın çizdiği çerçevede insanın Allah’a ulaşması için Allah ile insan arasında ontolojik anlamda bir aracı sınıfı yoktur. Fakat insanın Allah’a yönelişinde rehberler, öğreticiler, Elçiler ve örnek şahsiyetler vardır. Bunların fonksiyonu Allah’ın yerine geçmek değil, insanı Allah’a yöneltmektir.
1. Menzil neresidir?!.
Menzil bir mekân değil, bir hâl ve istikamet meselesidir.
“Allah’a ulaşmak” da Allah’ın bir mekânda bulunup insanın oraya gitmesi değildir. Allah zaten insana şah damarından daha yakındır : “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (50/16.) Dolayısıyla problem mesafenin kapatılması değil, yönelişin düzeltilmesidir.
İnsan Allah’tan uzak bir yerde değildir; fakat Allah’tan yüz çevirmiş olabilir.
Bu çok önemli bir ayrımdır.
2. Pekiî aracı var mı?!.
Kur’ân açısından cevap şu : Allah’a ulaşmak için şefaatçi, komisyoncu veya Allah ile insan arasında yetkili bir ruhban sınıfına ihtiyaç yoktur. Çünkü Kur’ân insanı doğrudan Allah’a muhatap eder : “Kullarım Sana Beni sorduklarında, şüphesiz Ben onlara çok yakınım. Bana duâ edenin duâsına cevap veririm.” (2/186.)
Burada dikkat çekici olan, Allah’ın “Onlara söyle, Ben yakınım” dememesi; doğrudan “Ben ‘çok’ yakınım.” demesidir.
Araya kimse girmiyor.
Bu yüzden “Allah’a ulaşmak için filan zâtın aracılığı gerekir” anlayışı, Kur’ân’ın doğrudan muhataplık anlayışıyla bağdaşmaz. Fakat burada çok önemli bir nüans var : Aracının olmaması, rehberin olmaması demek değildir.
3. Zümer 3, tam da bu problemi gösteriyor.
Âyet şöyle : “Dikkat edin, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başkalarını velî edinenler: ‘Biz onlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler.” (39/3.)
İfade kritik : لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَىٰ = “Bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye...”
Buradaki problem “Allah’a yaklaşmak” değil, Allah’a yaklaşmanın başkalarına bağlanmasıdır. Daha da önemlisi, müşriklerin gerekçesi son derece “dindar” görünmektedir : “Biz Allah’ı inkâr etmiyoruz. Bunları Allah yerine koyduğumuzu da söylemiyoruz. Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara yöneliyoruz.”
İşte Kur’ân tam burada meseleyi keser. Çünkü insan ile Allah arasına yetki sahibi bir üçüncü taraf koyulduğunda, o üçüncü taraf artık sadece “vasıta” olarak kalmaz; insanın dinî yönelişinin merkezine yerleşebilir.
Ve tehlike burada başlar.
4. Şefaat meselesi de burada yeniden okunmalı.
Kur’ân’da şefaat vardır; fakat şefaatçinin bağımsız bir yetkisi yoktur.
Çok net bir ilke konur : “De ki : Şefaat bütünüyle Allah’a aittir.” (39/44.)
Başka âyetlerde de şefaatin ancak Allah’ın izniyle mümkün olduğu belirtilir. Dolayısıyla şefaatçi = Allah’ın kararını değiştiren kişi değildir.
Allah ile insan arasında bir komisyoncu hiç değildir.
“Benimle Allah arasında sen varsın; sen beni Allah’a ulaştırırsın” anlayışı başka, “Allah’ın izin verdiği ölçüde bir kimsenin lehinde şâhitlik/şefaat gerçekleşebilir” anlayışı bambaşkadır.
Birincisi aracılık sistemi kurar.
İkincisi ise Allah’ın mutlak hâkimiyetini korur.
5. Peki âlimlerin fonksiyonu nedir?!.
Âlimin görevi Allah’a ulaştırmak değil, Allah’ın ne dediğini doğru anlamaya yardımcı olmaktır.
Âlim :
• Menzil değildir.
• Menzilin sahibi değildir.
• Yolun sahibi değildir.
Bilgiyi taşıyan, açıklayan ve yanlış anlamaları düzelten kişidir.
Kur’ân zaten insanı, “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (16/43.) diye yönlendirir. Fakat “sorun” ile “teslim olun” aynı şey değildir.
Âlim bilginin emanetçisidir; insanın iradesinin sahibi değildir.
Bu ayrım da çok önemli.
6. Pekiî Şeyh veya Mürşid?!.
Burada da aynı ayrımı yapmak gerekir.
Bir insanın başka bir insana örnek olması, yol göstermesi, tecrübesini aktarması, nefsini görmesine yardımcı olması, yanlışlarını fark ettirmesi, Allah’a yönelişinde ona eşlik etmesi mümkündür ve değerlidir.
Böyle bir kişi rehberdir.
Ama rehber : “Ben olmadan Allah’a ulaşamazsın.” dediği anda rehberlikten başka bir statü iddia etmeye başlar. Çünkü Kur’ân’ın temel ilişkisi : Kul ↔ Allah ilişkisidir.
Peygamber bile bu ilişkinin yerine geçmez.
7. Rasûl ve Nebîlerin fonksiyonu ise çok daha özel.
Burada “aracı” kelimesini özellikle dikkatli kullanmak gerekiyor.
Rasûl, Allah ile insan arasında mesajı taşıyan Elçidir ama mesajın sahibi değildir.
Kur’ân’ın diliyle, “Rasûl’e düşen apaçık tebliğden başkası değildir.” (24/54.) Dolayısıyla Rasûl, Allah’ın yerine geçmez; Allah’ın kelâmını insana ulaştırır. Bu yüzden Peygamber’in fonksiyonu ontolojik aracılık değil, tebliğ ve temsil fonksiyonudur.
Fakat Peygamber sadece postacı da değildir. Çünkü Rasûl aynı zamanda vahyin hayata dönüşmüş biçimidir.
Burada Sûret–Sîret ayrımı yeniden karşımıza çıkıyor. Kur’ân’ın söylediğini nasıl yaşayacağımızı bize Rasûlün Sîreti gösterir. Yani Peygamber : “Bana bağlan, ben seni Allah’a götüreyim” demez. Fiilen, “Allah’a yönel; Beni örnek al ve bunun nasıl yaşanacağını gör.” der.
Bu nedenle Hz. Muhammed’in fonksiyonu, Allah ile kul arasında bir komisyonculuk değil; vahyin insan hayatındaki görünüşü ve örneklenmesidir.
8. Öyleyse “vasıta” kelimesini tamamen terk mi edeceğiz?!.
Hayır.
Kur’ân : “O’na vesile arayın.” (5/35.) der. Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız : Vesile ≠ aracı değildir. Vesile, insanı Allah’a yöneltendir. Bu :
• İman olabilir.
• Sâlih amel olabilir.
• Duâ olabilir.
• Takvâ olabilir.
• İlim olabilir.
• Tövbe olabilir.
• Adâlet olabilir.
• İyilik olabilir.
Hatta başka bir insanın güzel örnekliği de sizin Allah’a yönelmenize vesile olabilir. Ama o insan Allah ile sizin aranızdaki zorunlu kanal değildir.
Bu ayrım bütün resmi değiştiriyor.
9. O hâlde “menzile nasıl ulaşırız?!.
Belki de sorunun en güzel cevabı şu : Menzile birinin sırtında taşınarak değil, kendi yönelişimiz ve eylemlerimizle ulaşırız. Kur’ân’ın diliyle, “İnsan için ancak kendi çalışmasının karşılığı vardır.” (53/39.) Ve :
“Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak koşmasın.” (18/110.)
Burada iki şey birlikte verilmiştir : Allah’a yöneliş + eylem. Yani “beni götürecek birini bulayım” değil; “yönümü düzelteyim, yürümeye başlayayım.”
10. Belki de “mürşid” meselesinin en sağlıklı formülü bu.
Bir mürşid gerçek bir mürşid ise, sana kendisini göstermez; sana yolu gösterir. Daha doğrusu seni kendisine bağlamak yerine, senin Allah’a bağlanmanı sağlar.
Kendisine bağımlı insan yetiştiren kişi, rehberlikten çok bağımlılık üretir.
Gerçek rehber ise zamanla müridin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlar.
Bu, eğitim psikolojisinde de oldukça güçlü bir ilkedir : İyi öğretmen kendisine bağımlı öğrenci değil, kendi başına düşünebilen öğrenci yetiştirir.
Dinî rehberlikte bunun karşılığı : Kulun kula bağımlılığı değil, kulun Allah’a kulluğudur.
11. Ve Zümer 3’ün asıl çarpıcı tarafı.
Müşriklerin problemi Allah’ı tamamen reddetmeleri değil, Allah’a ulaşmak için yanlış bir mimari kurmalarıydı.
Allah yukarıda, insan aşağıda, araya da “yaklaştırıcılar” koymuşlardı.
Kur’ân ise bu mimariyi yıkar. Çünkü Allah’a ulaşmak için, Allah → aracı → insan şeklinde bir ontolojik zincir yoktur.
Bunun yerine Allah → vahiy → insan → iman → amel → istikamet → Allah’ın rızâsı şeklinde bir yöneliş ve inşa süreci vardır. Ve burada vahiy bile Allah ile kul arasına giren bir perde değil; Allah’ın kula uzattığı hidayet ipidir.
Sonuç
Bence meseleyi şu dört cümleyle kristalize edebiliriz :
1. Peygamber Allah’ın yerine geçmez; Allah’ın mesajını taşır ve yaşar.
2. Âlim Allah’ın yerine geçmez; Allah’ın kelâmını anlamaya yardımcı olur.
3. Mürşid Allah’ın yerine geçmez; insanın istikametini bulmasına yardımcı olabilir.
4. Şefaatçi Allah’ın yerine geçmez; varsa şefaati de Allah’ın iradesine tâbidir.
Dolayısıyla Allah’a ulaşmanın komisyoncusu yoktur.
Allah ile kul arasında ruhbanlık yoktur. Fakat yolun öğretmeni, vahyin tebliğcisi ve hakikatin şâhidi vardır.
Ve belki en önemlisi, biz menzile götürülecek bir nesne değiliz; menzile doğru yürümekle sorumlu olan varlıklarız. Bu da bizi doğrudan daha önce kurduğumuz “menzil bir yer değil, istikâmet kazanmış bir hâl” fikrine geri götürür. Menzile ulaşmak, Allah’ın bulunduğu yere gitmek değil; hayatımızın yönünü Allah’ın rızâsına çevirmek ve o yönelişi eylemlerimizle gerçekleştirmektir.
Etîullahe ve etîu-r Rasûl ü nasıl anlamalıyız?!.
Tam düğüm noktası burası. Çünkü “Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin” ifadesi, eğer Rasûl, “Allah ile kul arasında aracı” gibi anlaşılırsa, az önce konuştuğumuz aracılık meselesiyle çelişiyor gibi görünür. Oysa Kur’ân’ın bütünlüğünde çelişki yok.
Özellikle “أطيعوا الله وأطيعوا الرسول ” ifadesindeki iki ayrı “etîû” çok anlamlıdır.
1. “Allah’a itaat” ne demektir?!.
Allah’a itaat, Allah’ın iradesine ve hükmüne teslim olmak demektir ama Allah’ın iradesini doğrudan “işitme” imkânımız yoktur. İnsan açısından Allah’ın iradesinin bize bildirilmiş hâli vahiydir. Dolayısıyla Allah’a itaat = Allah’ın vahyine itaattir.
Burada kaynak Allah’tır.
2. Peki neden “Rasûle itaat” ayrıca söyleniyor?!.
Çünkü Rasûl, vahyi sadece nakleden bir ses değildir. Rasûl, vahyin muhatabı, tebliğcisi, açıklayıcısı ve yaşayan örneğidir.
Kur’ân’ın çok çarpıcı bir ifadesi var : “Kim Rasûle itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (4/80.) Burada Rasûlün bağımsız bir otorite olmadığı çok açık.
Rasûle itaatin Allah’a itaat sayılmasının sebebi, Rasûlün kendi adına hüküm koyan ikinci bir ilâh olması değil; Allah’ın gönderdiği Rasûl olmasıdır.
3. Fakat burada çok ince bir dil meselesi var.
Kur’ân : أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ = “Allah’a itaat edin ve Rasûl’e itaat edin.” der. Burada Allah’ın önünde de Rasûlün önünde de “etîû” fiili kullanılır. Ama şu ifadeye dikkat : “Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de...” (4/59.) Burada Allah ve Rasûl için etîû tekrarlanırken, ûlü’l-emr için ayrıca tekrarlanmaz : أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ
Bu dilsel yapı, klasik ve çağdaş yorumlarda çok önemli bir ayrım doğurur : Allah ve Rasûl mutlak itaat kaynağıdır; insanlar ise kendi başlarına mutlak itaat mercii değildir. Üstelik Rasûle itaat de Allah’ın vahyinden bağımsız değildir.
4. Rasûle itaat, “Muhammed’e bir insan olarak kayıtsız şartsız itaat” değildir.
Bence en büyük yanlış anlaşılmalardan biri burada ortaya çıkıyor.
Rasûlün iki boyutunu ayırmamız gerekir :
- İnsan olan Muhammed.
- Rasûl olan Muhammed.
Kur’ân da zaten, “De ki : Ben ancak sizin gibi bir beşerim; Bana ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor.” (18/110.) der. Demek ki Rasûlün otoritesinin kaynağı beşer oluşu değil, vahyi almış oluşudur. Dolayısıyla “Rasûle itaat”, Rasûlün Allah’tan aldığı ve Allah adına tebliğ ettiği risalete itaat anlamında anlaşılmalıdır.
5. Burada “aracılık” ile “Elçilik” arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Bence önceki cevabımızın üzerine tam oturan ayrım şu :
Aracı : “Allah’a ulaşmak için bana ihtiyacın var.” der.
Rasûl : “Allah’ın sana gönderdiği mesaj budur.” der.
Aracı kendisini gerekli kanal hâline getirir.
Rasûl ise kendisini mesajın sahibi olmaktan çıkarır. Hatta Rasûlün temel cümlesi : “Ben size Allah’ın risaletlerini tebliğ ediyorum.” (7/62.) şeklindedir.
Dolayısıyla Rasûlün fonksiyonu Allah ile insan arasına girmek değil, Allah’tan insana gelen vahyi ulaştırmaktır.
Yön tersine çevrilmemeli.
Allah → Rasûl → insan vardır ama insan → Rasûl → Allah şeklinde zorunlu bir ontolojik kanal yoktur.
Bu, Zümer 3’teki “liyukarribûnâ ilallâhi zülfâ” iddiasından bizi ayıran temel noktadır.
6. Daha da önemlisi : Rasûle itaatin somut karşılığı.
Rasûle itaat yalnızca Onun sözlerini ezberlemek değildir. Kur’ân’ın perspektifinde Rasûl, vahyi tebliğ eder, açıklar, öğretir, yaşar ve örnek olur. Dolayısıyla Rasûle itaat : Vahyi kabul etmek + vahyin gösterdiği istikâmette yaşamak + Rasûlün vahyi somutlaştıran örnekliğini takip etmek demektir.
Burada daha önce üzerinde durduğumuz Sîret kavramı tekrar devreye giriyor : Rasûlün Sîreti = Örnek hayatı = Örnekliği, vahyin insan hayatında ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Bu yüzden Rasûle itaat, aslında vahyin hayata geçirilmesine itaat boyutunu taşır.
7. Ve bence çok önemli son bir nokta.
Rasûle itaat, Rasûlün Allah’tan bağımsız bir hüküm koyabilmesi demek değildir. Çünkü Rasûl kendisine vahyedilene tâbidir.
“Sana Rabbinden vahyedilene uy.” (6/106.) Ve : “Ben ancak Bana vahyedilene uyuyorum.” (46/9.)
Dolayısıyla zincirin kaynağı yine Allah’tır.
Şema hâline getirirsek :
ALLAH → VAHİY → RASÛL - tebliğ eder, açıklar, örnekler - → İNSAN → İMAN + AMEL + İSTİKÂMET → RIZÂ / MENZİL.
Böyle okuyunca mesele berraklaşıyor. Rasûl, Allah’a ulaşmanın aracısı değil; Allah’ın insana gönderdiği Elçidir.
Ve belki en güzel ifade şu : Rasûle itaat, Rasûlü Allah’ın yerine koymak değil; Allah’ın Rasûl aracılığıyla gönderdiği hidayete uymaktır.
Böylece Zümer 3’teki “bizi Allah’a yaklaştırsınlar” mantığı ile “Allah’a ve Rasûle itaat edin” emri arasında görünürdeki gerilim de çözülüyor. Birincisinde insan, Allah’a ulaşmak için kendi seçtiği bir aracıya bağımlı hâle geliyor; ikincisinde ise Allah, kendi seçtiği Rasûl aracılığıyla insana hitap ediyor. Bu ikisi ontolojik olarak aynı şey değildir.
Rasül = Üsve-i Hasene.
Evet. Hatta meseleyi “Rasûl = Üsve-i Hasene” üzerinden kurarsak, “Rasûle itaat” meselesi çok daha berraklaşıyor.
Kur’ân’ın ifadesi : لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ = “Andolsun, Allah’ın Rasûlünde sizin için güzel bir örneklik vardır.” (33/21.)
Buradaki üsve, sadece “örnek alınacak kişi” demek değil; taklit edilerek hayatımıza taşınacak model/örneklik anlamını taşır. Bu durumda vahiy, neyin hak olduğunu bildirir. Rasûl, o hakikatin nasıl yaşanacağını gösterir. Dolayısıyla Rasûlün fonksiyonu yalnızca tebliğ değildir; tebliğ edilen hakikatin insan hayatındaki mümkün hâlini göstermektir.
Bunu Sûret-Sîret ayrımıyla da çok güzel bağlayabiliriz :
• Kur’ân, vahyin kelâm hâli
• Rasûl, vahyin hayat hâli
• Sîret, vahyin yaşanmış hâli
• Üsve-i Hasene, bu yaşanmışlığın bizim için örneklik hâli
Ve burada “etîûr-rasûl” daha da anlamlı oluyor.
Rasûl’e itaat, “bir insanın şahsına teslim ol.” demek olmuyor; aksine “Allah’ın vahyinin Rasûlde oluşturduğu istikameti kendi hayatında da gerçekleştirmeye çalış.” demek oluyor. Bu yüzden Rasûl bir “aracı” değil, bir “model”dir.
Aracı, senin yerine yolu kat eder.
Üsve ise sana yolun nasıl yürüneceğini gösterir.
Ve buradan çok güçlü bir sonuç çıkıyor : Allah’a giden yolu Rasûl senin yerine yürüyemez; fakat Allah’a yönelmiş bir insanın nasıl yaşadığını sana gösterir. Dolayısıyla “etîûllâhe ve etîû-r rasûl” ile “fî Rasûlillâhi usvetun hasene” birbirini tamamlıyor :
• Allah’a itaat = kaynağa teslimiyet.
• Rasûl’e itaat = o teslimiyetin örneklenmiş biçimine uymak.
• Üsve-i Hasene = vahyin insan hayatında ete kemiğe bürünmüş örneği.
Buradan da bizim menzil-istikâmet meselesine doğrudan geçiyoruz : Rasûl bizi menzile taşıyan aracı değil; menzile doğru yürüyen insanın Üsve-i Hasene’sidir.
Bence bu, bütün konuşmamızın en temiz formülasyonlarından biri.
Yorumlar
Yorum Gönder