İYYÂKE
İYYÂKE NE’BUDU VE İYYÂKE NESTE’ÎN
Kulluğun ve İstinâdın Tahsisi
Fâtiha’nın beşinci âyetini her gün namazlarımızda 40 kez okuyoruz :
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ = İyyâke ne‘budu ve iyyâke neste‘în. = “Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım isteriz.” (1/5.)
Bu, sıradan bir duâ cümlesi değildir.
Bu cümle, insanın kime ait olduğunu, kime yöneldiğini, kime güvendiğini ve varoluşunu kimin üzerine kurduğunu ilan eden bir tevhîd beyannamesidir.
Üstelik âyetin iki tarafında da aynı kelime vardır : İyyâke... İyyâke...
Yani kulluğumuzu da Sana; yardım talebimizi ve nihâî istinâdımızı da Sana tahsis ediyoruz. Fakat bu tahsis, insanın dünyadaki bütün ilişkilerini, bütün sebepleri ve bütün insanî yardımlaşmayı ortadan kaldırmaz. Tam tersine, Kur'an bize hem sebebe sarılmayı hem de sebebi mutlaklaştırmamayı öğretir.
Asıl mesele tam da buradadır.
1. İYYÂKE : TAHSİS
“Tahsis”, bir şeyi başkasına değil, belirli bir kimseye mahsus kılmak, onu ona ayırmak demektir.
Bir evi birine tahsis edebilirsin.
Bir görevi birine tahsis edebilirsin.
Bir yetkiyi birine tahsis edebilirsin.
Fâtiha’daki “iyyâke” ise çok daha büyük bir tahsis gerçekleştirir : Kulluğun nihâî merciini Allah’a tahsis ederiz.
Ve hemen ardından yardım istemenin nihâî merciini de Allah’a tahsis ederiz.
Buradaki mesele yalnızca dilimizden çıkan fiiller değildir. Mesele, kalbin ve iradenin nihâî yönelişidir.
İnsan hayatında birçok kişiden yardım isteyebilir. Doktora gider. Öğretmenden öğrenir. Ustadan yardım alır. Arkadaşından bir şey ister. İşçiden hizmet alır...
Bunların hiçbiri, kendi başına kulluğun bozulması değildir. Çünkü insanlardan yardım istemek, onların sebep olmasını kabul etmektir.
Tevhîdin problemi sebeple değil, sebebi Allah’ın yerine koymakladır.
2. NE’BUDU : KULLUĞUN TAHSİSİ
Ne’budu : “Kulluk ederiz.”
Burada çoğul konuşuyoruz : Biz kulluk ederiz.
Kime?!.
İyyâke : Yalnız Sana.
Demek ki insanın hayatındaki en temel yönelim başka hiçbir varlığa tahsis edilemez.
Para için yaşayabilirim.
Şöhret için yaşayabilirim.
Kariyer için yaşayabilirim.
Bir ideoloji için yaşayabilirim.
Bir cemaat için yaşayabilirim.
Bir lider için yaşayabilirim.
Toplumun beğenisini hayatımın ölçüsü hâline getirebilirim.
Bunların her biri insanı kendi etrafında döndüren bir merkez hâline gelebilir.
Fakat mü’minin nihai merkezi tektir : İyyâke ne’budu; yani “hayatımı Sana tahsis ediyorum.”
Kulluk yalnızca namaz kılmak değildir.
Kulluk, hayatın nihâî amacını belirlemek demektir.
Bu yüzden Allah’a kulluk ettiğini söyleyip hayatının gerçek hükümranlığını başka bir şeye bırakmak, söz ile hayat arasında bir çatlak meydana getirir.
Ne’budu, işte o çatlağı kapatır.
3. NESTE’ÎN : YARDIM İSTEMENİN TAHSİSİ
Sonra âyet şaşırtıcı biçimde yön değiştirir : İyyâke neste’în. = “Yalnız Sana kulluk ederiz” dedikten sonra “yalnız Senden yardım isteriz.”
Neden?!.
Çünkü insan yalnızca kulluk eden bir varlık değildir. Aynı zamanda muhtaç bir varlıktır.
Kulluğun öteki yüzünde ihtiyaç vardır.
İnsan irade eder fakat her istediğini gerçekleştiremez.
Çalışır fakat sonucu garanti edemez.
Plan yapar fakat geleceği kontrol edemez.
Sebebe sarılır fakat sebebin sonuç verip vermeyeceğini kendisi belirleyemez.
İşte iyyâke neste’în bu ontolojik acziyetin itirafıdır.
“Allah’ım, sebeplere başvuracağım; çalışacağım; gayret edeceğim; fakat nihâî olarak Sana muhtacım.”
4. SEBEBE SARILMAK ŞİRK DEĞİLDİR
Kur'an bize bunun en açık örneklerinden birini Zülkarneyn kıssasında verir.
Allah ona imkânlar verir : “Ve âteynâhu min kulli şey’in sebeben. Fe-etbea sebebâ.” = “Ona her şeyden bir sebep verdik; o da bir sebebe tâbi oldu.” (18/84-85.)
Demek ki sebebe sarılmak Kur'an’a aykırı değildir. Tam tersine, insanın sorumluluğunun bir parçasıdır.
Çalışmak sebeptir.
Tedavi olmak sebeptir.
Bilgi edinmek sebeptir.
Tedbir almak sebeptir.
Plan yapmak sebeptir.
Bir insandan yardım istemek sebeptir.
İnsan sebepleri terk ederek tevekkül etmiş olmaz.
Sebebe sarılmak ile sebebe kulluk etmek aynı şey değildir.
5. FAKAT SEBEP, SONUCUN ZORUNLU SAHİBİ DEĞİLDİR
İşte tevhîdin ince noktası buradadır.
Sebep ile sonuç arasında Allah’ın koyduğu bir düzen vardır. Fakat sebep, sonucu bağımsız olarak yaratmaz.
Ateş yakar. Fakat ateş, kendi başına mutlak bir “yakıcı güç” değildir.
Bunun Kur'an’daki çarpıcı örneği İbrahim’dir.
İbrahim ateşe atılır.
Normal düzen şudur : Ateş, yakar.
Fakat Allah : “Yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ İbrâhîm.” = “Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve selamet ol.” (21/69.) buyurur.
Ve ateş yakmaz.
Burada Kur'an sebebi inkâr etmiyor.
Ateş gerçekten ateştir. Fakat bu olay bize şunu gösteriyor : Sebep, sonuç üzerinde bağımsız ve mutlak bir hâkim değildir.
6. ZÜLKARNEYN VE İBRAHİM : İKİ KISSA, TEK TEVHÎD
Zülkarneyn, sebebe sarıldı.
İbrahim olayında sebep sonuç vermedi.
İki kıssayı yan yana koyduğumuzda ortaya çok güçlü bir hakikat çıkar :
Sebebi kullan; fakat sebebe bağlanma.
Sebebe sarıl; fakat sebebi mutlaklaştırma.
Sebebi eline al; fakat kalbine koyma.
Çünkü sebebin kendisinin de bir sebebi vardır.
Ve sebepler zincirinin nihâî dayanağı, Müsebbibü-l Esbâb’dır.
O isterse sebebi işletir, isterse sebebi işletmez.
O isterse aynı sebep aynı sonucu doğurur, isterse alışılmış düzenin dışında başka bir sonuç yaratır.
Bu, nedenselliği inkâr etmek değildir.
Nedenselliğin Allah’tan bağımsız bir güç olmadığını kabul etmektir.
7. “SEBEPLER ŞİRKİ” NEDİR?!.
Bu noktada “sebepler şirki” diye adlandırabileceğimiz zihinsel sapma ortaya çıkar.
Sebepler şirki : Sebebi kullanmak değil; sebebi, sonucu meydana getiren bağımsız ve zorunlu güç olarak görmektir.
Doktora gitmek sebeptir ama “doktor iyileştirir.” dediğimizde sözümüzün altında ne bulunduğuna dikkat etmek gerekir.
Eğer kastımız, “doktor tedavinin sebebidir.” ise mesele yoktur ama “şifa kesin olarak doktorun elindedir.” diyerek sebebe ontolojik bağımsızlık verirsek, artık sebep yerini aşmıştır. Çünkü doktor sebep olabilir ama şifanın sahibi değildir.
İlaç sebep olabilir; iyileşmenin mutlak yaratıcısı değildir.
Yağmur sebep olabilir; hayatın nihâî kaynağı değildir.
Para bir imkân olabilir; rızkın sahibi değildir.
İnsan yardım edebilir; yardımın nihâî kaynağı değildir.
İşte iyyâke neste’în bizi tam burada hizaya getirir.
8. İNSANDAN YARDIM İSTEMEK NEDEN ŞİRK DEĞİLDİR?!.
Çünkü insanı sebep olarak görmek ile onu ilâhî merci hâline getirmek farklıdır.
Birine, “bana yardım eder misin?” demek başka; “beni Allah’tan bağımsız biçimde kurtarabilecek mutlak güç sensin.” demek başkadır.
Birincisi insanî yardımlaşmadır.
İkincisi ise sebebi haddinden çıkarıp ilahî alana taşımaktır.
Bu nedenle mü’min dünyada sebeplerle ilişki kurar. Fakat sebeplere nihâî anlam ve mutlak güç yüklemez.
Kur'an’ın : “Ve lâ ted’u me’allâhi ilâhen âhar.” = “Allah ile beraber başka bir ilâha çağrıda bulunma/yalvarma.” (28/88.) uyarısı da bu tevhîd zemininde anlaşılmalıdır.
Yasaklanan, insanın başka insanlardan normal anlamda bir şey istemesi değil; Allah’la beraber başka bir varlığı ilâhî merci hâline getirmesidir.
9. BİLİM SEBEPLERİ ARAŞTIRIR; TEVHÎD SEBEBİN YERİNİ BELİRLER
Burada modern insan için ayrıca önemli bir mesele vardır.
Bilim, olaylar arasındaki düzenli ilişkileri araştırır.
Hangi koşulda ne meydana geliyor, hangi faktör hangi sonucu etkiliyor, hangi sebep hangi sonucu doğuruyor?!.
Bunlar bilimin meşrû sorularıdır.
Fakat “bu sebep kendi başına zorunlu ve bağımsız bir güç müdür” sorusu artık yalnızca ampirik nedensellik sorusu değildir.
Bu, ontolojik bir sorudur.
Bilim ateşin yakıcı özelliklerini açıklayabilir. Fakat ateşin varlığını, o özelliklerin varlığını ve bütün nedensellik düzeninin niçin var olduğunu açıklamak başka bir düzeydeki sorudur.
Bu yüzden bilim sebebi araştırabilir; tevhîd sebebin mutlaklaştırılmasına izin vermez.
Bilim : Sebep nasıl çalışıyor, diye sorar.
Tevhid : Sebep kimin koyduğu düzende çalışıyor, sorusunu da unutturmaz.
10. “İYYÂKE NESTE’ÎN” BİZİ SEBEPLERDEN KOPARMAZ; SEBEPLERİN ESARETİNDEN KURTARIR
Bu çok önemli.
Tevekkül : “Hiçbir şey yapmayayım; Allah yardım eder.” demek değildir.
Bu, tevekkül değil; sorumluluktan kaçıştır.
Tevekkül : “Üzerime düşen sebebe sarılırım; sonucu ise Allah’a bırakırım.” demektir.
• Elimden geleni yaparım.
• Tedbirimi alırım.
• Çalışırım.
• Öğrenirim.
• Tedavi olurum.
• İnsanlardan yardım isterim.
Fakat bütün bunları yaptıktan sonra kalbimde şu hakikati korurum : Sebep benim elimdedir; sonuç benim elimde değildir.
İşte iyyâke neste’în bize bunu öğretir.
11. İYYÂKE NE’BUDU İLE İYYÂKE NESTE’ÎN BİRBİRİNİ TAMAMLAR
İlk cümle = İyyâke ne’budu, bana şunu öğretir : Kime âitim?!.
Cevap : Allah’a.
İkinci cümle = İyyâke neste’în, bana şunu öğretir : Kime muhtacım?!.
Cevap : Allah’a.
Böylece insan iki büyük yanılgıdan kurtulur : Kulluğunu başkasına vermekten ve muhtaçlığını başkasına teslim etmekten. = Ben Allah’ın kuluyum. Ben Allah’a muhtacım. Fakat bu, dünyadaki insanlarla ilişkimi ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, onları yerli yerine koyar.
• İnsan kuldur.
• Doktor kuldur.
• Öğretmen kuldur.
• Yönetici kuldur.
• Bilim insanı kuldur.
• Para kuldur.
• Teknoloji kuldur.
• Sebepler kuldur.
Hiçbiri ilâh değildir.
12. KALBİN MERKEZİ DEĞİŞİR
Tevhîdin asıl başarısı burada ortaya çıkar.
Mü’min dünyadan çekilmez. Dünyaya daha doğru yerden bakar.
Sebepleri kullanır fakat sebeplerden korkmaz.
Bir sebep ortadan kalktığında dünyası yıkılmaz. Çünkü sebebi nihâî merci hâline getirmemiştir.
• Doktor yoksa Allah vardır.
• Para yoksa Allah vardır.
• İmkân yoksa Allah vardır.
• Bir kapı kapanırsa Allah vardır.
• İnsanlar yardım etmezse Allah vardır.
Çünkü sebepler değişir; Müsebbibü-l Esbâb değişmez.
İşte gerçek istinâd budur.
13. HER GÜN KIRK KEZ SÖYLEDİĞİMİZ CÜMLENİN AĞIRLIĞI
Şimdi namazda Fâtiha’yı okurken yalnızca iyyâke ne’budu dediğimizde “Allah’ım, Sana ibâdet ediyorum.” demiyoruz. Şunu söylüyoruz : “Hayatımın nihâî sahibi Sensin.”
Ve iyyâke neste’în dediğimizde yalnızca “Allah’ım, bana yardım et.” demiyoruz. Şunu söylüyoruz : “Sebeplere başvursam da kalbimi sebeplere bağlamayacağım. Çünkü nihâî olarak Sana muhtacım. Yardımın gerçek kaynağı Sensin.”
Böylece Fâtiha’nın ortasında insan kendi varoluşunun iki temel hakikatini ilan eder : Ben kulum ve Ben muhtacım.
Kulluğum Allah’a, istinâdım Allah’a.
14. İYYÂKE : DİLİN DEĞİL, HAYATIN TAHSİSİ
Fâtiha’yı okumak kolaydır. Asıl mesele, söylediğimiz şeyin hayatımızda karşılığını bulmasıdır.
“İyyâke ne’budu” deyip hayatımızın gerçek efendisini para, makam, korku, şöhret veya insanlardan biri hâline getiriyorsak, sözümüzle hayatımız arasında mesafe vardır.
“İyyâke neste’în” deyip bütün güvenimizi sebeplere bağlıyorsak yine aynı problem vardır.
Çünkü tevhîd yalnızca “Allah birdir” demek değildir. Tevhîd : Hayatındaki mutlaklığı Allah’tan başkasına vermemektir.
Allah’tan başkasına
• Mutlak kulluk yok.
• Mutlak itaat yok.
• Mutlak güven yok.
• Mutlak istinad yok.
• Mutlak korku yok.
• Mutlak ümit yok.
• Mutlak beklenti yok.
15. SONUÇ : SEBEP ELİMİZDE, ALLAH KALBİMİZDE
İşte İYYÂKE NE’BUDU VE İYYÂKE NESTE’ÎN bize bunu öğretir : Sebebi inkâr etme. Sebebe sarıl. Fakat sebebi mutlaklaştırma.
İnsandan yardım iste fakat insanı ilâhlaştırma.
Bilimi kullan fakat bilimi metafizik bir mutlaklığa dönüştürme.
• Çalış.
• Tedbir al.
• Plan yap.
• Mücadele et.
Ama sonunda bil ki sebep senin elindedir; sonuç senin elinde değildir. Sebebi sen seçersin; sebebin sonuç verip vermeyeceğini sen belirleyemezsin. Çünkü sebebin de sebebi vardır. Ve bütün sebeplerin nihai dayanağı Allah’tır.
Bu yüzden mü’minin dünyaya bakışı ne sebepsizdir ne de sebeplere mahkûmdur.
Mü’min :
Sebebe sarılır; Allah’a dayanır.
Vasıtayı kullanır; Müsebbib’i unutmaz.
İnsandan ister; Allah’tan bekler.
Tedbir alır; tevekkül eder.
Ve Fâtiha’nın beşinci âyetini okuduğunda, aslında her gün yeniden şu sözü verir : “Allah’ım!. Kulluğumu Sana tahsis ediyorum.
Yardım talebimin nihâî merciini Sana tahsis ediyorum. Sebepleri kullanacağım; fakat sebeplere kulluk etmeyeceğim. Sebeplere sarılacağım; fakat kalbimi sebeplere teslim etmeyeceğim. Çünkü ben Senin kulunum ve nihai olarak yalnız Sana muhtacım.”
İyyâke ne’budu ve iyyâke neste’în.
Söylediğimiz cümle de yaşamamız gereken hakikat de budur.
Yorumlar
Yorum Gönder