İNSAN
İNSAN
İnsan nereden gelir?!.
Bu soru ilk bakışta biyolojik bir sorudur. Fakat biraz derinleştirildiğinde bizi doğrudan insanın varlığına, ruhuna, aklına, iradesine, sorumluluğuna ve nihayet yaratılış gayesine götürür.
Kitâb, insanın başlangıcını son derece mütevazı bir kelimeyle anlatır : Nutfe.
İnsan, bir nutfeden yaratılmıştır.
Üstelik İnsan sûresi bunu “nutfeten emşâc” diye niteler :
إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن نُّطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نَّبْتَلِيهِ
“Şüphesiz insanı, onu imtihan etmek üzere emşâc bir nutfeden yarattık.” (76/2.)
Nutfe küçüktür; insan büyüktür.
İnsanın başlangıcı alelâdedir; ortaya çıkışı ve varlığı muhteşemdir.
İşte insanın sırrı biraz da bu karşıtlıkta gizlidir.
NUTFE : KÜÇÜK BAŞLANGIÇ, MUAZZAM İMKÂN
Bir damla menide, sayısız sperm bulunur. Bunlardan biri yumurtayla birleşir ve yeni bir insan organizmasının gelişim süreci başlar.
Burada yalnızca biyolojik bir olay görürsek, insanın sırrını kaçırabiliriz. Çünkü mesele yalnızca “hangi hücre birleşti?” değildir. Asıl mesele : Nasıl oluyor da bu son derece küçük ve basit görünen başlangıçtan, düşünebilen, hissedebilen, isteyen, seçebilen, konuşabilen, anlam arayabilen ve sorumluluk taşıyabilen bir insan ortaya çıkıyor?!. meselesidir.
DNA bu sorunun önemli bir parçasını açıklar; fakat sorunuküçüktürnı açıklamaz.
DNA, insanın bedenî oluşumuna ilişkin olağanüstü bir bilgi ve düzen taşır. Fakat DNA’nın içinde hazır hâlde bir insanın bütün duyguları, düşünceleri, kararları, inançları, sevgileri, korkuları, sorumlulukları ve hayat hikâyesi bulunmaz.
Bu yüzden DNA, insanın sırrının tamamı değildir. Hatta daha açık söyleyelim DNA insanın bedenini açıklamaya yardım eder; fakat insanın “ben” oluşunu bütünüyle açıklamaz.
Çünkü insan yalnızca beden değildir.
EMŞÂC : BİRLEŞMİŞ BÜTÜNLÜK
Kitâb’ın “nutfeten emşâc” demesi de dikkat çekicidir.
Emşâc, birbirine karışmış, birleşmiş, iç içe geçmiş unsurlar anlam alanına sahiptir.
Bunu yalnızca biyolojik anlamda anne ve babadan gelen unsurların birleşmesiyle sınırlamak zorunda değiliz. Metin bize “emşâcın bütün unsurları şunlardır” diye bir liste vermiyor. Bu sebeple, metnin açıkça söylediği ile bizim ondan hareketle düşündüğümüz şeyi birbirinden ayırmak gerekir.
Metnin açıkça söylediği şudur : İnsan, emşâc bir nutfeden yaratılmıştır ve imtihan edilecektir.
Buradan hareketle şu daha derin soruyu sormak mümkündür : Acaba insanın başlangıcındaki bu “emşâc”, yalnızca bedenin maddî bileşiminin değil, insanın ileride açığa çıkacak bütünlüğünün de başlangıç sırrını taşımıyor mu?!.
Burada “ruh” meselesi ortaya çıkar.
RUH : BİLİNEN DEĞİL, GAYBÎ BOYUT
İnsanın ruhunu DNA’ya indirmek mümkün değildir.
Duygu, düşünce, akıl ve irade de yalnızca genetik kodun başka adları değildir.
İnsanın bedenî gelişiminin biyolojik şartları ile insanın “ben” olarak ortaya çıkması aynı soru değildir.
Kur'ân : “Sana ruhtan sorarlar. De ki : Ruh, Rabbimin emrindendir; size bilgiden ancak az bir şey verilmiştir.” (17/85.) diyerek burada bir sınır koyar.
Ruh hakkında konuşabiliriz; fakat ruhun mahiyetini kuşattığımızı iddia edemeyiz.
Bu nedenle döllenmiş yumurtada ruhun bütün mahiyetinin hazır bulunduğunu söylemek de, ruhun insana sonradan eklenen yabancı bir unsur olduğunu kesin biçimde ileri sürmek de bizim bilgimizi aşar. Fakat şu ihtimali düşünmek meşrûdur : İnsan, başlangıcından itibaren yalnızca bedensel değil, gaybî bir boyutu da bulunan bir bütün olarak yaratılmaktadır.
Bu durumda ruh, sonradan bedene eklenmiş ikinci bir varlık olmak zorunda değildir.
İnsan baştan itibaren bedenî ve gaybî boyutları bulunan tek bir varlık olabilir.
Böylece beden-ruh düalitesi, “iki ayrı cevherin birleşmesi” şeklinde değil; insanın zâhir ve bâtın boyutları şeklinde düşünülmeye başlanır.
BEDEN, RUH, NEFS, AKIL VE İRADE
İnsanı tek bir kavramla açıklamak mümkün değildir.
Beden, insanın görünür sûretidir.
Ruh, insan varlığının gaybî boyutudur.
Nefs, insanın “ben” olarak yaşadığı ve yöneldiği şahsiyettir.
Akıl, ayırt etme ve anlama imkânıdır.
İrade, seçenekler arasından yönelme ve tercih etme imkânıdır.
Duygu, insanın dünyayı ve kendisini yaşama biçimlerinden biridir.
Bunlar birbirinden kopuk parçalar değildir.
İnsan bunların toplamından ibaret mekanik bir bileşim de değildir.
İnsan, bunların birbirleriyle ilişkisi içinde ortaya çıkan bir bütünlüktür.
Bu nedenle insanı yalnızca beden olarak görmek ne kadar eksikse, bedeni önemsizleştirip yalnızca ruh olarak görmek de o kadar eksiktir.
İnsan, sûret ile sîretin buluştuğu varlıktır.
POTANSİYEL : İNSAN NUTFEDE NE KADAR VARDIR?!.
Burada çok önemli bir ayrım gerekir.
İnsan, nutfede tamamlanmış olarak bulunmaz.
Bir zigot,
• Düşünmez.
• İrade kullanmaz.
• Sevmez.
• Korkmaz.
• Karar vermez.
Fakat bundan, nutfede insanın yalnızca maddî bedeninin bulunduğu sonucu da çıkmaz.
Daha doğru ifade şudur : Nutfede insanın fiilî bütünlüğü değil, insanın bütünlüğe açılma potansiyeli vardır.
• Bedenin potansiyeli.
• Nefsin potansiyeli.
• Akıl ve iradenin potansiyeli.
• Duygusal hayatın potansiyeli.
• Ve belki daha geride, bunların hepsini mümkün kılan gaybî ruhî boyutun sırrı.
Buradaki “belki” önemlidir. Çünkü bu, Kitâb’ın açıkça verdiği bir biyolojik formül değil; Kitâb’ın insanın yaratılışa ilişkin ufkundan hareketle geliştirdiğimiz bir ontolojik düşüncedir. Fakat bu düşünce, insanı yalnızca genetik bir programa indirgemekten çok daha geniş bir varlık tasavvuruna imkân verir.
NUTFEDE SAÎDLİK VE ŞAKÎLİK VAR MI?!.
Saîd veya şakî, nutfede fiilen mevcut değildir. Fakat saîd veya şakî olabilme imkânı, insanın yaratılışına ait potansiyel alanın içindedir. Çünkü insanın başlangıcı yalnızca bedenin başlangıcı değildir.
İnsan ileride :
• Akdedecek,
• İsteyecek,
• Tercih edecek,
• Eyleyecek,
• Yaptıklarıyla kendisine bir sîret oluşturacak,
• Ve sonunda kendi tercihlerinin sonucuyla karşılaşacaktır.
Bu yüzden nutfe, insanın biyolojik başlangıcından daha fazlasını ifade eden bir başlangıç olarak düşünülebilir.
Nutfeden insan, insandan ise saîd de çıkar, şakî de çıkar.
Aynı başlangıçtan farklı istikâmetler doğabilir.
Burada kader ile determinizm arasındaki ayrım da belirginleşir.
İnsan :
• Başlangıcını seçmez.
• Bedenini seçmez.
• Anne-babasını seçmez.
• Doğacağı zamanı ve yeri seçmez.
Bunlar verilmiş olanlardır.
Fakat insan, kendisine verilmiş olanla ne yapacağı konusunda akıl ve iradesi devreye girer.
Dolayısıyla verilmiş olan, insanın bütün hayatını belirleyen kapalı bir program değildir; insanın önüne konmuş bir imkân alanıdır.
İşte insanı insan yapan şeylerden biri de budur.
İNSANIN ALELÂDELIĞİ VE MUHTEŞEMLİĞİ
İnsan aynı anda hem alelâdedir hem muhteşem.
Alelâdedir; çünkü başlangıcı bir nutfedir.
Muhteşemdir; çünkü o nutfeden düşünebilen, bilen, hissedebilen, isteyen, seçebilen ve sorumluluk taşıyabilen bir varlık ortaya çıkar.
İnsan kendi büyüklüğünü başlangıcının büyüklüğünde ararsa yanılır. Çünkü insanın başlangıcı küçüktür.
Asıl hayret, küçük bir başlangıçtan muazzam bir imkânın açığa çıkmasıdır.
Bu da insanın kudretini değil, öncelikle Rabbin kudretini gösterir. Çünkü burada hayranlık uyandıran şey, muazzamdan muazzamın çıkması değil, küçükten muazzamın çıkarılmasıdır.
Bu yüzden “nutfeden yarattım” ifadesi yalnızca insana nereden geldiğini hatırlatan bir küçültme cümlesi değildir. Aynı zamanda “Ey insan, küçücük başlangıcına bak ve kendisinden çıktığın Rabbin muazzam kudretini gör.” demektir.
NUTFE VE HASÎMÜN MÜBÎN
Tam burada Yâsîn 77, bütün tabloyu daha da çarpıcı hâle getirir :
أَوَلَمْ يَرَ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ
“İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi?!. Bir de bakarsın ki apaçık bir hasım kesilmiştir.”
Âyet insanın başlangıcı ile ulaştığı hâl arasındaki uçurumu gösterir : Nutfe → insan → hasîmün mübîn.
Fakat aynı nutfeden çıkan insan, saîd de şakî de olabiliyor. Demek ki insanın başlangıcı, onun sonunu mekanik biçimde belirlememektedir.
İnsana verilen akıl ve irade, insanın istikametini belirleyen temel imkânlardandır.
Bu yüzden insanın trajedisi de büyüklüğü de burada ortaya çıkar : Kendisine verilmiş akılla hakikati arayabilir; aynı akılla Rabbine karşı hasım da kesilebilir.
Bu, insanın ne kadar güçlü olduğunu değil, ne kadar sorumlu bir varlık olduğunu gösterir.
İNSAN KENDİSİNİ YAPMAZ; FAKAT KENDİSİYLE NE YAPACAĞINA KATILIR
İnsan kendisini yaratmaz. Başlangıcını kendisi seçmez. Fakat kendisine verilmiş başlangıçla ne yapacağı konusunda bütünüyle edilgen de değildir.
İnsan :
• Verilmiş bir beden,
• Verilmiş bir fıtrat,
• Verilmiş akıl,
• Verilmiş irade ile hayata başlar.
Sonra bunları kullanarak bir sîret oluşturur.
Bu nedenle insan, yalnızca kendisine verilmiş olan değil, kendisine verilmiş olanla yaptığıdır.
İnsanın sûreti büyük ölçüde kendisine verilmiştir.
Sîreti ise eylemleriyle oluşur.
İşte saîdlik ve şakîlik burada anlam kazanır.
CARREL’İN ÖTESİNE DOĞRU
Alexis Carrel, insanı yalnızca fizik, kimya ve fizyolojiye indirgeyen yaklaşımların yetersizliğini görmüş ve insanın bütünlüğünü yeniden düşünmeye çalışmıştır.
Bu önemli ve değerli bir adımdır fakat biz buradan daha geriye, daha başlangıca bakıyoruz : İnsan yalnızca anlaşılması zor mevcut bir varlık değildir.
Asıl soru şudur : Bir nutfede, böylesine olağanüstü bir insanlaşma imkânı nasıl bulunmaktadır?!.
Bu soru bizi mevcut insanın karmaşıklığından, insanın başlangıcındaki sırra götürür.
Carrel, insanın bilinmezliğini insandan hareketle derinleştirir.
Biz ise insanın sırrını nutfeden hareketle geriye doğru takip etmeye çalışıyoruz.
Ve burada Kitâb’ın işaret ettiği ufuk çok daha geniştir : Nutfe küçüktür; insan büyüktür. Fakat insanın büyüklüğü kendinden değildir. Nutfeden insanı çıkaran, Rabbin kudretindendir.
İNSAN : ALELÂDE BİR BAŞLANGIÇTAN MUHTEŞEM BİR İMTİHANA
Böyle bakıldığında insanın yaratılışı üç kelimeyle özetlenebilir : Nutfe, imkân ve imtihan.
Nutfe, başlangıçtır.
İmkân, insanın açılabileceği varoluş alanıdır.
İmtihan, bu imkânın hangi istikâmette kullanılacağıdır.
İnsan, kendisine verilmiş olanı saîdliğe de çevirebilir, şakîliğe de.
Bu yüzden insanın büyüklüğü, “ne kadar büyük yaratıldığı” ile değil, kendisine verilmiş imkânın ne kadar büyük olduğu ve bu imkân karşısında ne yaptığı ile ilgilidir.
İnsan bir nutfeden yaratılmıştır ama o nutfeden :
• Akıl,
• İrade,
• Duygu,
• Sorumluluk,
• Sîret,
• Saîdlik veya şakîlik çıkar.
Ve bütün bunların ardında, bizim bilgimizin kuşatamadığı bir gaybî sır vardır. Bu sır hakkında bildiğimiz en önemli şeylerden biri belki de şudur : İnsan kendisini yaratmamıştır; fakat kendisine verilen imkânı nasıl kullanacağı konusunda imtihandadır.
Bu nedenle insana bakmak, yalnızca insana bakmak değil, nutfeye bakıp insanı; insana bakıp Rabbi görmektir.
İnsan başlangıcı bakımından alelâde, imkânı bakımından muhteşemdir.
Ve bu iki hakikatin birlikte görülmesi, insanı ne küçültür ne de ilahlaştırır. Onu doğru yerine koyar : Yaratılmışların içinde sorumluluk taşıyan varlık.
Nutfeden başlayan, akıl ve iradeyle yürüyen, eylemleriyle sîret kazanan, saîd veya şakî olan ve sonunda kendi yaptıklarıyla yüzleşen insan.
Belki insanın sırrı tam da burada düğümlenir : Küçük bir başlangıçtan gelen insan, kendisini büyük görmeye değil; kendisini o küçük başlangıçtan çıkaran Rabbin büyüklüğünü görmeye çağrılmıştır.
“Ey insan!. İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?!.” (82/6.)
Yorumlar
Yorum Gönder