AHLÂK VE ADÂLET

GÜÇLÜNÜN VE GÜÇSÜZÜN İKİ SİLAHI : AHLÂK VE ADÂLET

İnsan ilişkilerinde güç ile ahlâk, güç ile adâlet arasındaki ilişki çoğu zaman tersinden kurulmuştur. Ahlâk zayıfların, adâlet güçlülerin silahı gibi görülür. Güçsüz, güçlü karşısında korunmak için ahlâka ve adâlete başvurur; güçlü ise düzeni korumak ve kendi iktidarını meşrulaştırmak için adâletten söz eder.

Fakat bu yaklaşım, önemli bir gerçeği gözden kaçırır : Ahlâk da adâlet de gücün değil, gücün kullanımının ölçüsüdür. Bunlardan birini güçsüzün, diğerini güçlünün tekeline vermek, sonunda her ikisini de güç ilişkilerinin aracına dönüştürür.

Asıl mesele, kimin güçlü veya güçsüz olduğu değil; güç karşısında insanın ne yaptığıdır.

Güç ve Güçsüzlük : Birer Ahlâk Ölçüsü Değil, Birer Hâl

Güçlü olmak ahlâklı olmak değildir; güçsüz olmak da ahlâklı olmak değildir.

Güç, insanın başkaları üzerinde etkide bulunabilme, imkânlara ulaşabilme ve sonuç doğurabilme kapasitesidir. Güçsüzlük ise bu kapasitenin sınırlı olmasıdır. Her ikisi de öncelikle birer fiilî durumdur.

Dolayısıyla güçsüzün mazlum olması zorunlu değildir; güçlü olanın zâlim olması da zorunlu değildir.

Güçsüz insan, güç elde ettiğinde dün şikâyet ettiği zulmü kendisi uygulayabilir. Güçlü insan ise gücünü sınırlayabilir, hakkı gözetebilir ve kendisine hiçbir fayda sağlamasa bile adâleti tercih edebilir.

Bu yüzden insanın ahlâkı, yalnızca güçsüzken söylediklerinden anlaşılmaz.

Ahlâkın asıl sınavı, insanın güç kazandığı andır. Çünkü güçsüzken kötülük yapamamak ile güçlü olduğu hâlde kötülük yapmamak aynı şey değildir.

Birincisi imkânsızlık, ikincisi ise ahlâktır.

Güçsüzün İki Silahı

Güçsüzün elindeki en önemli imkânlardan biri ahlâk, diğeri adâlettir.

Ahlâk, güçsüzün yalnızca güçlüden merhamet istemesi değildir. Daha derin anlamıyla ahlâk, insanın güç elde ettiğinde de başkasına kendisine yapılmasını istemediği şeyi yapmamasıdır.

Bu nedenle gerçek ahlâk, güçsüzlüğün geçici bir stratejisi olamaz.

Bugün, “bana bunu yapma” deyip yarın güç kazandığında “artık bunu ben yapabilirim” diyen kişi, ahlâkı değildir, konumunu değiştirmiştir.

Ahlâk, konuma göre değişmeyen ilkedir.

Adâlet ise güçsüzün hakkını görünür kılar. Fakat adâlet yalnızca “benim hakkım” demek değildir. Çünkü insanın hakkını savunması kolaydır; başkasının hakkını, kendi çıkarına rağmen savunması adâletin daha yüksek sınavıdır.

Dolayısıyla güçsüzün adâlet talebi, kendisi güçlendiğinde de devam etmek zorundadır. Aksi hâlde adâlet değil, iktidar değişikliği gerçekleşmiş olur.

Güçlünün İki Silahı

Güçlünün de iki temel imkânı vardır : Ahlâk ve adâlet.

Fakat güçlü için bunların anlamı daha ağır bir sorumluluk taşır. Çünkü güçlü insanın önünde yapabileceği şeylerin alanı genişlemiştir. Başkasının hakkını çiğneyebilir, onu susturabilir, dışlayabilir, ezebilir veya kendi iradesini ona dayatabilir.

Tam da bu nedenle güçlü insan için ahlâk, gücün sınırlandırılması; “yapabilirim ile yapmalıyım” arasına sınır koyabilmektir.

Daha da önemlisi “yapabilirim ile yapmaya hakkım var” arasındaki farkı görebilmek.

• Her güç, hak doğurmaz.

• Her imkân, meşruiyet sağlamaz.

• Her başarı, haklılık anlamına gelmez.

Güçlü insanın ahlâkı burada başlar.

Adâlet : Gücün Hakkın Önüne Geçmemesi

Adâlet ise gücün kullanımına ilişkin daha geniş bir ölçü getirir.

Adâlet, güçlü olanın gücünü zayıf olan üzerinde sınırsızca kullanmamasıdır. Fakat adâlet, yalnızca bundan ibaret de değildir.

Adâlet, gücün hak karşısında kendisini sınırlamasıdır. Çünkü güç ile hak aynı şey değildir.

• Bir insanın daha güçlü olması, daha haklı olduğu anlamına gelmez.

• Bir devletin güçlü olması, yaptığı her şeyi meşrû kılmaz.

• Bir çoğunluğun bulunması, çoğunluğun her kararını âdil yapmaz.

• Bir makamın sahibi olmak, o makamın sağladığı bütün yetkilerin sınırsızca kullanılabileceği anlamına gelmez.

Adâlet tam burada devreye girer : Gücün kendisini hakem ilan etmesini engeller.

Ahlâk ve Adâlet Neden Ayrılamaz?!.

Ahlâk ile adâleti birbirinden ayırdığımızda ikisi de eksilir.

Ahlâksız adâlet, yalnızca dış düzeni koruyan bir hukukçuluğa dönüşebilir. İnsan, başkasına haksızlık yapmadığını söyleyebilir; fakat bunu yalnızca cezadan korktuğu için yapıyorsa ortada ahlâkî bir dönüşüm yoktur.

Adâletsiz ahlâk ise kişinin kendi iç dünyasıyla sınırlı kalabilir. İnsan kendisini “iyi” hissedebilir; fakat başkasının hakkını ihmal edebilir.

Bu yüzden ahlâk, insanın kendi gücünü sınırlamasıdır; adâlet, o gücü başkasının hakkını gözeterek kullanmasıdır.

Ahlâk içeriden başlar.

Adâlet ilişkide görünür.

Ahlâk, “bunu yapabilirim ama yapmayacağım” der.

Adâlet, “bunu yapabilirim ama başkasının hakkı buna izin vermiyor” der.

Biri iradeyi, diğeri ilişkiyi düzenler.

Asıl Sınav : Güç El Değiştirdiğinde

Toplumların ve insanların ahlâkı, güç dengelerinin değiştiği anlarda daha açık biçimde ortaya çıkar.

• Zayıfken özgürlük isteyen bir insan, güçlendiğinde başkasının özgürlüğünü kısıtlıyorsa;

• Zayıfken adâlet isteyen bir topluluk, güçlendiğinde başkasına adâlet tanımıyorsa;

• Zayıfken zulümden şikâyet eden bir iktidar, güç kazandığında aynı zulmü kendisi uyguluyorsa; burada yalnızca bir ikiyüzlülük değil, ahlâkın hiç içselleştirilmemiş olması söz konusudur. Çünkü gerçek ahlâk, güç dengelerine göre değişmez. Gerçek adâlet de taraf değiştirmez.

Dün mazlum olanın bugün zâlim olması zulmü ortadan kaldırmaz.

Dün güçlü olanın bugün zayıflaması, dün yaptığı zulmü haklı hâle getirmez.

Hak, gücün el değiştirmesiyle değişmez.

Dörtgenin Dengesi

Burada dört temel kavram birbirine bağlanır :

• Güçsüzlük, korunmaya ihtiyaç duyar.

• Güç, sorumluluk doğurur.

• Ahlâk, gücü içeriden sınırlar.

• Adâlet, gücün başkasına yöneldiği yerde hakkı korur.

Bunlar birbirinden koparılamaz.

• Güçsüzlük ahlâk değildir.

• Güçlülük zulüm değildir.

• Ahlâk güçsüzlüğün ayrıcalığı değildir.

• Adâlet güçlünün mülkü değildir.

Aksine güçsüz de ahlâka ve adâlete muhtaçtır; güçlü de. Fakat güç arttıkça sorumluluk da artar.

Bu nedenle güç, ahlâkın karşıtı değildir.

Ahlâksız güç, zulme; ahlâkla sınırlandırılmış güç ise sorumluluğa dönüşür.

Aynı şekilde adâlet de güçsüzün intikamı değildir.

Adâlet, gücün hakka tâbi kılınmasıdır.

Sonuç : Mesele Kimin Güçlü Olduğu Değil

Sonunda mesele, “güçlü mü haklıdır, güçsüz mü” sorusuna indirgenemez. Çünkü haklılık güçten bağımsızdır.

Asıl soru şudur : Güç kimde olursa olsun, o güç neye tâbi olacaktır?!.

Cevap, ahlâk ve adâlettir.

• Ahlâk, insanın gücünü kendi nefsinin sınırsız arzularına teslim etmesini engeller.

• Adâlet, insanın gücünü başkasının hakkının üzerine çıkarmasını engeller.

Böylece dörtgen tamamlanır : Güçsüzlük, insana korunma ihtiyacını; güç, insana sorumluluğu; ahlâk, güce sınırı; adâlet ise, gücün kullanımına hakkaniyet ölçüsünü getirir.

Ve bütün bunların merkezinde şu ilkeler bulunur :

İnsan, gücü olmadığı için değil; gücü olduğu hâlde zulmetmediği için ahlâklıdır.

İnsan, güçlü olduğu için değil; gücünü hakkın önüne geçirmediği için adildir.

Gerçek adâlet, güçsüzün güçlü hâle gelmesi değil; güçlü olanın da güçsüzün hakkını kendi hakkı kadar korumasıdır.

İşte o zaman ahlâk ve adâlet, güçlü ile güçsüzün birbirine karşı kullandığı silahlar olmaktan çıkar; her ikisinin de gücü aşan ortak ilkeleri hâline gelir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK