TESLİMİYETİN İKİ TÜRÜ : ZORUNLU TESLİMİYET VE GÖNÜLLÜ TESLİMİYET

TESLİMİYETİN İKİ TÜRÜ : ZORUNLU VE GÖNÜLLÜ TESLİMİYET

İnsan, kendisini özgür zanneder.

Gün boyunca yürür, çalışır, düşünür, karar verir, üretir, tüketir, konuşur, mücadele eder; kendisi ve dünya üzerinde tasarrufta bulunur. “Ben yaptım”, “ben karar verdim”, “ben başardım”, “ben kontrol ediyorum” der.

Fakat gece olur.

Ve insan, bütün bu iddialarını bir süreliğine bırakıp uyur.

İster istemez.

İşte uyku, insanın her gece yaşadığı fakat çoğu zaman fark etmediği büyük hakikattir:

İnsan, kendisini bile sürekli elinde tutamaz.

Gündüz dünyaya hükmetmeye çalışan insan, gece kendi bedenine hükmedemez. Gözlerini açık tutmak istese de tutamaz; zihnini çalıştırmak istese de çalıştıramaz; kendisini uyanık tutmak istese de sonsuza kadar direnemez.

Sonunda bırakır. Fakat bu bırakış, sıradan bir dinlenme değildir.

Kur’an’ın diliyle Allah, nefisleri ölüm sırasında teveffî ettiği gibi, ölmeyen nefisleri de uykularında teveffî eder : “Allah, nefisleri ölümleri sırasında alır; ölmeyenleri de uykularında...” (39/42.)

Demek ki uyku ile ölüm aynı şey değildir; fakat aralarında insanın dikkatinden kaçan derin bir akrabalık vardır : Her ikisinde de insan, nefsinin mutlak sahibi ve hâkimi olmadığını yaşar.

ZORUNLU TESLİMİYET

İnsan iki türlü teslim olur :

Birincisi zorunlu teslimiyettir.

İnsan istese de istemese de teslim olur.

Uykuya teslim olur.

Yaşlanmaya teslim olur.

Bedensel sınırlılıklarına teslim olur.

Sonunda ölüme teslim olur.

Hiç kimse ölüm karşısında : “Ben teslim olmayacağım” diyemez. Çünkü ölüm, insanın iradesine danışmaz.

İşte ölüm, insanın bütün “ben” iddialarının bittiği yerdir.

İnsan dünyada kendisini inşâ ederken kendisine verilen malzemeyi kullanır : Beden, zaman, akıl, irade, imkân, bilgi, ilişkiler, çevre ve şartlar... Bu malzemelerin hiçbiri ona sonsuza kadar verilmiş değildir.

Malzemenin kullanım süresi vardır.

Ölüm, bu sürenin sona ermesidir. Fakat ölüm yalnızca malzemenin kullanım süresinin sona ermesi değildir.

Asıl mesele şudur : İnşâ süreci biter; eser ortaya çıkar.

İnsan artık kendisini değiştiremez.

Ve belki ölümün en sarsıcı anlamı burada ortaya çıkar : “İşte eserin olan sen!.”

Dünyada insan kendisini yapmaktadır.

Ölümden sonra ise yaptığı kendisiyle karşılaşmaktadır.

Bu yüzden herkes kendi evini yapar.

Kendi varlığının yapısını...

• Her düşünce bir malzemedir.

• Her tercih bir malzemedir.

• Her alışkanlık bir malzemedir.

• Her eylem bir malzemedir.

• Her yöneliş bir malzemedir.

İnsan bütün bunları bir araya getirerek kendisini inşa eder.

Ve ölüm geldiğinde inşaat durur.

Artık tadilat yoktur.

UYKU : ZORUNLU TESLİMİYETİN HER GECEKİ PROVASI

Uyku, ölüm değildir.

Fakat ölümde gerçekleşecek zorunlu teslimiyetin her geceki küçük bir hatırlatıcısıdır.

İnsan uykuya girerken “yarın mutlaka uyanacağım” diyemez.

Bunun hiçbir garantisi yoktur.

Uykuya dalmak, aslında insanın geleceğe ilişkin bütün kesinlik iddialarından vazgeçmesidir.

İnsan uyur.

Ve sabaha çıkacağını bilmeden uyur.

Sabah gözlerini açtığında ise hayat kendisine yeniden verilmiş olur.

Bu nedenle uyanmak bir hak değil, bir imkândır.

İnsan çoğu zaman bunu fark etmez.

Çünkü alışmıştır.

Her gece uyur, her sabah uyanır ve uyanmayı doğal bir şey zanneder.

Oysa insanın her sabah uyanması, ona yeniden verilmiş bir imkândır.

• Dünya yeniden önüne açılır.

• Zaman yeniden verilir.

• Eylem yeniden mümkün olur.

• İnşâ yeniden başlar.

Fakat insanın bunu fark etmesi için yalnızca uyanması yetmez.

Uyanması ve uyandığını bilmesi gerekir.

İşte burada insanın bilgisi devreye girer.

GÖNÜLLÜ TESLİMİYET

İkinci teslimiyet ise gönüllü teslimiyettir.

İnsan zorunlu olarak teslim edilmeden önce, kendi iradesiyle teslim olabilir.

İşte Müslim burada ortaya çıkar. Müslim, sadece sonunda teslim olacak insan değildir.

Müslim/Müslüman zorunlu teslimiyeti beklemeden teslim olan insandır.

Çünkü ölüm geldiğinde herkes teslim olacaktır.

• Müslim de.

• Münkir de.

• Âlim de.

• Cahil de.

• Güçlü de.

• Zayıf da.

Hiç kimse ölüm karşısında istisnâ değildir. Fakat asıl mesele, insanın ölüm gelmeden önce ne yaptığıdır.

Müslim : “Ben zaten Allah’a âidim; öyleyse irademi O’nun hakikatine uygun kullanacağım.” der.

Münkir ise : “Ben kendime yeterim” iddiasında bulunur.

Fakat ölüm geldiğinde ikisinin de “kendime yeterim” deme imkânı kalmaz. Çünkü ölüm, münkiri de Müslimi de zorunlu teslimiyete götürür.

Aradaki fark şudur : Müslim, zorunlu teslimiyetten önce gönüllü olarak teslim olmuştur. Münkir ise gönüllü teslimiyeti reddederek zorunlu teslimiyeti beklemiştir.

İNSANIN EN BÜYÜK YANILGISI

İnsanın büyük yanılgısı, zorunlu teslimiyetin farkında olmadığı için kendisini bağımsız zannetmesidir.

Oysa insan her gece bunun tersini yaşar.

Uyku ona şunu söyler : “Kendini bile kendin taşımıyorsun.”

İnsan uyurken nefes almaya devam eder.

Kalbi çalışır.

Hücreleri çalışır.

Beyni çalışır.

Bedeni kendi düzeni içinde faaliyetini sürdürür.

İnsan ise bütün bunları yönetmez.

Üstelik bilinçli “ben” de geri çekilir.

İnsan kendisini Rabbine bırakır.

Belki bu yüzden uyku, modern insan için çok daha derin bir anlam taşır. Çünkü modern insan yalnızca yorulmamıştır.

Kendisini taşımaktan yorulmuştur.

Gün boyunca sayısız uyaranın, beklentinin, sorumluluğun, korkunun, rekabetin, haberin, görüntünün, bildirimlerin ve kararın altında yaşayan insanın yalnızca bedeni değil, nefsi de yorulur.

İşte gece geldiğinde insan, farkında olsa da olmasa da, bir sığınağa girer.

Bir çocuğun annesinin kucağına sığınması gibi...

Rabbinin rahmetine sığınır.

Gündüz dünyayı taşımaya çalışan insan, gece kendisini taşıyamayacağını kabul eder.

Ve bırakır.

“Artık ben yokum; beni Sen taşı.”

Uyku, insanın her gece yaşayarak söylediği fakat çoğu zaman diline getirmediği teslimiyet cümlesidir.

NANKÖRLÜK TAM DA BURADA BAŞLAR

Fakat insan nankördür. Çünkü kendisine her gece gösterilen hakikati sabah unutur.

Gece teslim olur.

Sabah kendisini yeniden kendisinin sahibi zanneder.

Gece kontrolü bırakır.

Sabah kontrolün kendisinde olduğunu düşünür.

Gece Rabbinin tasarrufuna girer.

Sabah kendi tasarrufunu mutlaklaştırır.

İnsan her gece hakikati yaşar; fakat gündüz onu inkâr edebilir.

İşte cahillik yalnızca bilgi eksikliği değildir.

Bazen insanın yaşadığı hakikati okuyamamasıdır.

İnsan uyur, uyanır ama uyumanın ve uyanmanın kendisine ne söylediğini anlayamaz.

Bu yüzden cahillik, insanın gözlerinin kapalı olması değil yalnızca; gözleri açıkken hakikati görememesidir.

ÂLİM VE CÂHİL

Burada âlim ile cahil arasındaki fark da belirginleşir.

Âlim, yalnızca çok şey bilen değildir. Gerçek âlim, bildiği hakikatin kendisini bağladığını bilen insandır.

Cahil ise bilmediğini bilmeyen veya bildiği şeyi hayatına taşımayan insandır.

Dolayısıyla bilmek başka, teslim olmak başkadır.

İnsan Allah’ın varlığını bilebilir ve yine de O’na teslim olmayabilir.

Ölümü bilebilir ve yine de ölüm yokmuş gibi yaşayabilir.

Kendi sınırlılığını bilebilir ve yine de kendisini mutlaklaştırabilir.

Bu nedenle bilgi, otomatik olarak teslimiyet doğurmaz fakat gerçek bilgi, insana teslim olması gereken yeri gösterir.

İşte burada bilgi ile iman arasındaki bağ ortaya çıkar.

İlim, hakikati bilmek; iman, o hakikate göre yaşamak; teslimiyet ise iradeyi o hakikate uygun hâle getirmektir.

MÜSLİM VE MÜNKİR

Bu nedenle Müslim ile münkiri yalnızca “inanan” ve “inanmayan” şeklinde yüzeysel bir karşıtlıkla anlamak yetersiz kalır.

Daha derinde mesele şudur : İnsan hakikate teslim oluyor mu, olmuyor mu?!.

Müslim, iradesini hakikate teslim eder.

Münkir ise hakikati kendi iradesine teslim etmek ister.

Müslim : “Hakikat neyse ben ona göre değişmeliyim.” der.

Münkir : “Ben neyi kabul edersem hakikat odur.” demeye başlar.

Böylece insan, kendisini hakikatin ölçüsü hâline getirir.

İşte “bilmiş” olmanın tehlikesi de burada başlar. Çünkü cahil olduğunu bilmeyen insan kadar, kendi bilgisini mutlaklaştıran insan da hakikatin önünde perde olabilir.

Gerçek Bilen’in yerine “bilmişleri” koymak, insanı yalnızca bilgi bakımından değil, varoluş bakımından da saptırır.

• İnsan danışabilir.

• Öğrenebilir.

• Akla, tecrübeye, bilime, ehil insanlara başvurabilir.

Fakat hiçbir insanı Gerçek Bilen’in yerine koyamaz. Çünkü nihâî teslimiyet insana değil, Allah’a aittir.

SAÎD VE ŞAKÎ

Burada Müslim-münkir ayrımının bir de sonuç boyutu vardır : Saîd ve şakî.

Saadet, insanın hakikatle uyumlu bir varlık hâline gelmesidir.

Şekâvet ise insanın kendi hakikatinden uzaklaşarak kendisine zulmetmesidir.

Bu nedenle saîd olmak yalnızca “rahat yaşamak” değildir.

Şakî olmak da yalnızca “zor şartlarda yaşamak” değildir.

İnsan dünyada çok rahat yaşayıp hakikate karşı şakî olabilir.

Dünyada çok sıkıntı çekip hakikate karşı saîd olabilir. Çünkü asıl mesele dış şartlar değil, insanın hakikat karşısındaki istikametidir.

Gönüllü teslimiyet, insanı hakikate doğru yöneltir.

Gönüllü direniş ise insanı kendi nefsinin kurduğu yapının içine hapseder.

Ve ölüm geldiğinde artık insanın yönünü değiştirme imkânı kalmaz.

İşte o zaman insan yaptığı eserle karşılaşır.

“RABBEN ZALEMN ENFUSEN”

İnsan dünyada kendisini yapar. Fakat yaptığı şeyin ne olduğunu bazen ancak sonunda görür.

Bu yüzden ölüm sonrasında : “Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik...” demesi mümkün olabilir. Fakat artık iş işten geçmiştir. Çünkü ölüm, inşânın sona erdiği yerdir.

İnsan artık evini değiştiremez.

Duvarları yıkıp yeniden yapamaz.

Temelini değiştiremez.

Çünkü inşaat bitmiştir.

Dünyada insanın elinde bulunan en büyük imkân, aslında yaşamın kendisidir : Henüz eser tamamlanmamışken onu değiştirebilmek.

Uyku her gece insana bunun küçük bir hatırlatıcısını verir.

Ölüm ise sonuncusunu.

RAHAT NEDİR?!.

O hâlde “rahat” kavramını da yeniden düşünmek gerekir. Rahat, hayatın bütün sıkıntılarının ortadan kalkması değildir.

Rahat : Her şeyi kendinin taşımak zorunda olmadığını bilmektir.

Bir çocuk annesinin kucağında uyurken dünyanın bütün problemlerini çözmez.

Sadece kendisini bırakır.

Ve güvenir.

İnsan da kendini gece Rabbinin tasarrufuna bırakıldığında, günün bütün yükünü bir süreliğine bırakır.

Bu yüzden uyku, insanın yalnızca bedeninin değil, varoluşsal yükünün de dinlenmesidir.

• İnsan sürekli “ben” diyerek yaşayamaz.

• Sürekli kontrol ederek yaşayamaz.

• Sürekli mücadele ederek yaşayamaz.

• Sürekli kendisini yeniden üretmeye çalışarak yaşayamaz.

İnsan bazen bırakmak zorundadır. Fakat daha güzeli vardır : Zorunda kalmadan önce bırakmak.

İşte gönüllü teslimiyet budur.

UYKU BİZE NE ÖĞRETİYOR?!.

Her gece yatağa girdiğimizde aslında iki seçenek arasında bulunuruz.

Bedenimiz açısından seçenek yoktur : Uyuyacağız. Fakat ruhumuz/nefsimiz açısından bir seçim vardır : Bu zorunlu teslimiyeti anlamlandıracak mıyız, anlamlandırmayacak mıyız?!.

Uykuya sadece “yarın işim var, dinleneyim” diye de girebiliriz. Ya da : “Allah’ım, bugün yapabildiğimi yaptım; yapamadıklarımı Sana bırakıyorum; kendimi de Sana bırakıyorum.” diyerek de girebiliriz.

İlkinde beden teslim olur.

İkincisinde insan teslim olur.

Aradaki fark budur.

İKİ TESLİMİYETİN SONU

Sonunda herkes teslim olacaktır.

Hiç kimse bunun dışında kalamaz.

Zorunlu teslimiyet kaçınılmazdır.

Fakat gönüllü teslimiyet seçilebilir.

İşte insanın imtihanı tam olarak budur : Zorunlu teslimiyet gelmeden gönüllü olarak teslim olmak.

Ölüm geldiğinde herkes teslim olacaktır.

Müslim, gönüllü teslimiyetle zorunlu teslimiyet arasındaki mesafeyi dünyada kapatır.

Münkir ise gönüllü teslimiyeti reddederek zorunlu teslimiyete kadar direnir.

Âlim, bu hakikati görür.

Cahil, her gece aynı hakikatin içine girip çıkar ama onu okuyamaz.

Saîd, hakikatle uyumlu bir yapı inşa eder.

Şâkî, kendi nefsine zulmederek kendi evini kendi elleriyle daraltır.

Ve ölüm geldiğinde herkes mecbûren teslim olur fakat ölüm geldiğinde herkesin teslimiyeti aynı olmaz.

HER GECEKİ DERS

Belki de insanın her gece yatağa girmeden önce kendisine sorması gereken soru şudur : “Bugün, zorunlu olarak teslim olacağım hakikate gönüllü olarak ne kadar teslim oldum?!.”

Çünkü uyku bize her gece aynı şeyi öğretir :

• Sen kendinin mutlak sahibi değilsin.

• Sen kendini taşıyamazsın.

• Sen kendini sonsuza kadar ayakta tutamazsın.

• Sen yarının garantisine sahip değilsin.

• Senin elinde olan, yalnızca şimdi sana verilmiş imkânla ne yaptığındır.

Öyleyse, ölüm seni bırakmaya zorlamadan önce bırak.

Ölüm seni teslim almadan önce teslim ol.

Rabbinin kucağına sığın.

Çünkü insanın en büyük yanılgısı, kendi kendine yettiğini sanmasıdır.

Ve belki insanın en büyük kurtuluşu da şudur : Kendi kendine yetmediğini bilmek.

Gece olduğunda insan dünyayı bırakır.

Rabbi ise insanı bırakmaz.

Rab, her gece her nefsi teveffî eder. Rahmetine alır.

Sonra dilerse sabaha çıkarır.

Ve insan gözlerini açtığında hayat yeniden önündedir. Fakat bu kez, eğer gerçekten “uyanmışsa”!, yalnızca gözleri değil, kendisi de uyanmıştır.

Artık bilir ki ben her gece zorunlu olarak teslim ediliyorum. Öyleyse gündüz de gönüllü olarak teslim olayım.

Çünkü ölümün zorunlu teslimiyetini hiçbir insan engelleyemez ama ondan önceki gönüllü teslimiyet, hâlâ bizim elimizdedir.

Ve insanın bütün meselesi belki de bundan ibarettir :

Zorunlu teslimiyete mahkûm olmadan, gönüllü teslimiyeti seçmek. = Müslüman olmak.

Her gece Rabbine bırakılmadan önce, kendini Rabbine bırakabilmek.

Ölüm geldiğinde teslim olmak zorunda kalmadan, hayattayken Müslim = teslim olmak.

Çünkü herkes ölecek; fakat herkes yaşamını Allah’a teslim ederek yaşamış olmayacak ama Allah, herkesi teslim alacak.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK