KİM, KİMİN KULU?!.
KİM, KİMİN KULU?!.
Rabbini Kim Seçiyor?!.
İnsan özgür olmak ister.
Kendi kararlarını vermek, kendi hayatını kurmak, kendi yolunu çizmek, kimseye boyun eğmemek ister.
Bu istek, insanın fıtratında bulunan güçlü bir yöneliştir. Fakat insanın önünde, çoğu zaman fark etmediği bir soru vardır : İnsan gerçekten kulluktan kurtulabilir mi?!. Daha doğrusu insan kimin kulu olduğunu seçebilir mi?!.
Çünkü insan, Allah’ın kulu olmayı reddettiğinde kulluktan kurtulmaz. Sadece kimin kulu olduğunu değiştirmiş olur.
İşte asıl mesele budur : KİM, KİMİN KULUDUR?!.
1. KULLUKTAN KURTULMAK MÜMKÜN MÜDÜR?!.
İnsan, dünyaya gelirken şu sorular kendisine sorulmaz.
• Ne zaman doğmak istersin?!.
• Hangi beden ve cinsiyetle doğmak istersin!.
• Hangi anne-babayı seçmek istersin?!.
• Dünyanın hangi döneminde yaşamak istersin?!.
İnsan :
• Bedenini kendisi yapmaz.
• Nefesini kendisi yaratmaz.
• Kalbinin çalışmasını kendisi başlatmaz.
• Uykuya muhtaç oluşunu kendisi belirlemez.
• Yaşlanmayı durduramaz.
• Ölümü engelleyemez.
Bütün bunlar bize tek bir hakikati gösterir : İnsan, kendisinin mutlak sahibi değildir.
İnsan bir varlıktır; fakat varlığının kaynağı kendisi değildir.
Bir imkânın içindedir; fakat imkânın yaratıcısı değildir.
Bir hayatı kullanır; fakat hayatın sahibi değildir.
O hâlde insanın ilk sorusu : “Ben ne yapabilirim” olmamalı, daha temelde şu soru olmalı : “Ben kiminim, benim Rabbim kim?!.”
2. RAB KİM, KUL KİM?!.
Kur’an’ın insan-Allah ilişkisindeki en temel kavramlarından biri Rabdir.
Rab; yalnızca “yaratan” değildir.
Rab, insanın varlığını sürdüren, geliştiren, yönlendiren, terbiye eden, imkânlarını açan ve onu kemale doğru sevk eden otoritedir.
Buna karşı insan kul’dur.
Kul olmak, insanın değerini düşürmez; tam tersine, insanın ontolojik yerini belirler.
Kul olmak, “ben değersizim” demek değil, “ben mutlak değilim” demektir.
İnsan küçülmez sadece kendisini Allah’ın yerine koymaktan vazgeçer.
İşte tevhîdin insan üzerindeki ilk etkisi budur : Allah’ı Rab olarak kabul etmek, insanı kendisini rab edinme hastalığından kurtarır.
3. İNSAN RABBİNİ DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?!.
İnsan Allah’ı inkâr edebilir fakat inkâr etmek, insanı rubûbiyet ilişkisinden çıkarmaz.
İnsan mutlaka bir şeyi nihâî ölçü hâline getirir.
Bir insan için :
• para,
• bir başkası için güç,
• bir başkası için şöhret,
• bir başkası için toplum,
• bir başkası için ideoloji,
• bir başkası için lider,
• bir başkası için şeyh,
• bir başkası için âlim,
• bir başkası için kendi aklı,
• bir başkası için kendi arzusu,
• bir başkası için ise kendi nefsi hayatının son sözü hâline gelebilir.
İşte insan burada fark etmeden kendine bir “rab” edinir.
Kur’an’ın : “Hevâsını ilâh edineni gördün mü” sorusu bu açıdan çok sarsıcıdır.
İnsan : “Ben kimseye kulluk etmiyorum.” diyebilir ama asıl soru şudur : “Peki, kararlarını en sonunda kim veriyor?!.”
Çünkü kulluğun ölçüsü yalnızca secde değil, Allah dışında birilerini nihâî otorite kabul etmemektir.
4. ÖZGÜRLÜK VE KULLUK PARADOKSU
İnsan Allah’ın kulu olduğunda özgürlüğünü kaybetmez; tam tersine, sahte rablerden özgürleşir. Çünkü insanın önünde iki yol vardır : Bir hakikate gönüllü olarak teslim olmak veya sayısız gücün önünde parçalanmak.
Allah’ın kulu olmayan insanın özgür olması şart değildir. O,
• Para ne derse onu yapabilir.
• Toplum ne derse onu yapabilir.
• İmajı ne gerektiriyorsa onu yapabilir.
• Arzusu ne istiyorsa onu yapabilir.
• Korkusu ne emrediyorsa ona göre yaşayabilir.
• Başkalarının onayına bağımlı olabilir.
• Hatta kendi zihninin ürettiği imajın kölesi olabilir.
Bu durumda insan, “ben özgürüm” derken bile aslında bir şeylerin emrindedir. Dolayısıyla mesele, kulluk mu, özgürlük mü değildir. Asıl mesele kimin kulu olarak özgürleşeceğim, sorusudur.
5. İYYÂKE NA’BUDU : SEN RABSİN, BEN KULUM
Fâtiha’nın merkezindeki :
إِيَّاكَ نَعْبُدُ = “Yalnız Sana kulluk ederiz.” ifadesi, insanın hayatındaki merkez değişikliğidir. Burada insan, “ben merkeze kendimi koymayacağım, Sen Rabsin; ben kulum.” der.
Bu cümle insanı yok etmez. Aksine insanı kendi yerinde sabitler. Çünkü insanın bütün problemlerinden biri, kendisini olması gerekenden büyük görmesidir.
Kendisini, ölçü, merkez, hakikat ve nihâî otorite hâline getirmesidir.
“İyyâke na’budu” bu iddiayı kırar.
• Ben mutlak değilim.
• Sen Mutlak olansın.
• Ben sahip değilim.
• Sen Sahibimsin.
• Ben hükmeden değilim.
• Sen Rabsin.
Bu, kulluğun ontolojik temelidir.
6. İYYÂKE NESTEÎN : YARDIM İSTEMEK, KİMİ KİME KUL EDER?!.
Sonra :
وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ = “Yalnız Senden yardım isteriz.” denir. Fakat burada çok ince bir tehlike vardır. İnsan, Allah’tan yardım isterken bile Allah’ı kendi hizmetine koşmaya kalkabilir.
“Allah’ım, benim istediğimi gerçekleştir.”
“Allah’ım, benim projemi başarıya ulaştır.”
“Allah’ım, benim planımı gerçekleştir.”
“Allah’ım, benim istediğim sonucu ver.”
Bu dil, görünüşte duâ dilidir fakat insanın içindeki merkez değişmemişse, ilişki hâlâ şöyledir : Ben merkezdeyim, Allah benim ihtiyaçlarımı karşılıyor.
Bu durumda insan, Allah’a kulluk ediyor gibi görünürken, Allah’ı kendi hayat projesinin aracına dönüştürme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
İşte burada, kulluk ile sahte simbiyotik ilişki birbirinden ayrılmalıdır.
7. KULLUKTA KİM KİMİN RABBİDİR?!.
Kullukta insan, Allah’ı Rab olarak kabul eder.
İnsan kendisini kul olarak görür.
Allah’ın iradesini nihâî ölçü kabul eder.
Yardım ister ama yardım istemesi : “benim irademi mutlaklaştır.” anlamına gelmez; tam tersine “benim irademi Senin iradene uygun hâle getirmeme yardım et.” der.
“İyyâke nesteîn”in sahih anlamı burada belirir : Ben Senin kulunum; Senin yolunda yürüyebilmek için Senden yardım istiyor/dileniyorum.
Bu nedenle kullukta Allah merkezdir; sahte kullukta ben merkezdir.
Aradaki fark budur.
8. “RABBİM, BENİ SEN TAŞI”
Uyku üzerine düşünürken ulaştığımız : “Rabbim, artık kendimi taşıyamıyorum; beni Sen taşı.” cümlesi tam da burada anlam kazanıyor. Fakat bu cümle iki farklı biçimde anlaşılabilir.
Birinci biçim, kulluk. = “Rabbim, aczimi biliyorum. Bana verdiğin akıl ve iradeyi kullanacağım. Üzerime düşeni yapacağım. Fakat kendimi mutlaklaştırmayacağım. Sonucu Sana bırakacağım.”
İkinci biçim, sahte simbiyoz. = “Ben merkezde kalayım; Sen de benim ihtiyaçlarımı karşıla.”
Birincisinde Allah Rab, insan kuldur.
İkincisinde insan gizlice rableşir.
Allah ise onun ihtiyaçlarını karşılayan bir güce indirgenir.
Bu nedenle insanın Allah’la ilişkisindeki en büyük tehlikelerden biri, Allah’ı inkâr etmek kadar, Allah’ı kendi nefsinin hizmetine soktuğunu zannetmektir.
9. EÛZÜ : KENDİMDEN DE SANA SIĞINIYORUM
Burada Eûzü kelimesi olağanüstü bir anlam kazanıyor.
Eûzü : “Sana sığınıyorum” demektir fakat insan yalnızca dışarıdaki kötülüklerden Allah’a sığınmaz.
Bazen insanın en büyük tehlikesi kendisidir.
• Kendi nefsinin arzuları...
• Kendi kibri...
• Kendi korkuları...
• Kendi bilgisi...
• Kendi başarıları...
• Kendi “ben”i...
(Ve şeytandan, şeytanlaşmış insanların şerrinden.)
İnsan bunları mutlaklaştırdığında kendisini rab edinmeye başlar.
Bu yüzden gerçek sığınma : “Allah’ım, beni yalnızca dışarıdaki şerlerden değil, beni Sana karşı rableşmeye götüren içimdeki benlikten de koru.” anlamına ulaşır.
İşte Eûzü, kulluğun gönüllü ifadesidir.
İnsan Eûzü derken, sadece kendime güvenmiyorum, demiyor; daha derin bir şey söylüyor : kendimi mutlaklaştırmıyorum da diyor.
10. UYKU : HER GECEKİ ZORUNLU TESLİMİYET
Ve şimdi uyku yeniden karşımıza çıkar.
İnsan gün boyunca kendisini taşıdığını zanneder.
Gece ise artık kendisini taşıyamaz.
Düşüncesini sürdüremez.
Bedenini uyanık tutamaz.
İradesini sürekli çalıştıramaz.
Kendisini kontrol edemez.
Sonunda zorunlu olarak kendini bırakır.
Kur’an’ın Zümer 42’de ifade ettiği üzere Allah, nefisleri ölüm sırasında ve ölmeyenleri uykularında teveffî eder...
Uyku böylece yalnızca fizyolojik bir süreç olmaktan çıkar.
İnsan, her gece “ben kendimin mutlak sahibi değilim” hakikatiyle karşılaşır.
Üstelik insan uykuya girerken sabah mutlaka uyanacağını da bilmez.
Yarın için garanti yoktur.
Uykuya dalmak, geleceğin garantisine sahip olmadan kendini bırakmaktır.
Bu yüzden uyku, ölümün küçük bir kopyası değildir.
Daha incelikli bir şeydir : Ölümde gerçekleşecek zorunlu teslimiyetin her gece yaşanan hatırlatıcısıdır.
11. ANNENİN KUCAĞI VE RAHMET
İnsan gece uykuya dalarken dünyayı bırakır.
Modern insan için bu daha da önemlidir. Çünkü modern insan yalnızca çalışmaktan yorulmamıştır.
Kendisini taşımaktan yorulmuştur.
• Sonsuz uyaran...
• Sonsuz beklenti...
• Sonsuz bilgi...
• Sonsuz karşılaştırma...
• Sonsuz karar...
• Sonsuz “yetişme” baskısı...
İnsan bazen bunların hepsinden kaçıp bir annenin kucağına sığınmak ister. Fakat annenin merhameti ne ki Allah’ın rahmeti yanında?!.
• Anne de korunmaya muhtaçtır.
• Anne de âcizdir.
• Anne de ölümlüdür.
O hâlde insanın asıl sığınağı : Rahmân ve Rahîm olan Allah’tır.
Bu yüzden :
رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً = “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet bağışla.”
Bu duâ, insanın gönüllü teslimiyetinin duâsıdır. “Bize katından...” yani kendi imkânlarımızın ötesinden, kendi gücümüzün yetmediği yerden, Senin katından hîbe ver.
İnsan böyle bir Rahmete gönüllü olarak sığınırsa neler kazanmaz?!.
• Korkudan özgürleşir.
• Yalnızlıktan özgürleşir.
• Kendisini mutlaklaştırmaktan özgürleşir.
• Her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığı gerçeğiyle barışır.
• Aczini bir utanç değil, kulluğunun zemini olarak görür.
Ve nihayet kendini taşımak yerine Rabbine yaslanmayı öğrenir.
12. ZORUNLU VE GÖNÜLLÜ TESLİMİYET
Burada iki teslimiyet kesin olarak ayrılır.
Zorunlu teslimiyet,
• Herkesindir.
• Uyku.
• Yaşlanma.
• Hastalık.
• Ölüm.
İnsan istese de istemese de bunların önünde sınırlarına ulaşır.
Gönüllü teslimiyet,
• İnsanın seçimidir.
• İman.
• İslâm.
• İtaat.
• Tevekkül.
• Eûzü.
• Duâ.
• Kulluk.
İnsan zorunlu teslimiyetten kaçamaz fakat gönüllü teslimiyeti seçebilir.
İşte Müslim burada ortaya çıkar. Müslim, zorunlu teslimiyeti beklemeden teslim olandır. Münkir ise gönüllü teslimiyeti reddedebilir fakat reddetmesi onu zorunlu teslimiyetten kurtarmaz.
Ölüm geldiğinde münkir de teslim olur fakat artık bu teslimiyetin adı İslâm değildir. Çünkü İslâm, yalnızca teslim olmak değil; hakikate gönüllü olarak teslim olmaktır.
13. ÂLİM VE CÂHİL
Burada âlim ile cahil arasındaki fark da ortaya çıkar.
Âlim yalnızca çok bilgi sahibi olan değil, bildiği hakikatin kendisini bağladığını bilen kişidir.
Cahil ise bazen hiçbir şey bilmeyen değildir. İnsan bazen hakikati gözlerinin önünde yaşar fakat onu okuyamaz.
• Her gece uyur.
• Her sabah uyanır.
• Her gece zorunlu teslimiyet yaşar.
• Her sabah kendisine yeni bir hayat imkânı verilir.
Ama bunların hiçbirinden “ben kimin kuluyum?!.” sonucunu çıkarmaz.
İşte cehaletin en tehlikeli biçimi budur : İnsanın yaşadığı hakikati okuyamaması.
14. KENDİ NEFSİNİ RAB EDİNMEK
İnsanın en gizli rabbi bazen kendi nefsidir.
İnsan : “Ben böyle istiyorum” der ve kendi isteğini ölçü hâline getirir.
• “Bana göre doğru.”
• “Ben böyle hissediyorum.”
• “Ben böyle düşünüyorum.”
• “Benim çıkarım.”
• “Benim hayatım.”
• “Benim kararım.”
Bu cümlelerin her biri tek başına yanlış değildir fakat insanın bütün kararlarının nihâî ölçüsü hâline geldiklerinde mesele değişir. Çünkü insan artık “hakikat nedir?” diye sormaz; “ben ne istiyorum?” diye sorar.
Böylece insanın nefsi, fark ettirmeden rab konumuna yükselir.
İnsan Allah’ın kulu olduğunu söylemeye devam ederken, fiilen kendi nefsinin emrine girmiş olabilir.
Bu yüzden insanın kendisine sorması gereken soru şudur : “Ben Allah’ın iradesine göre mi arzularımı düzenliyorum; yoksa Allah’ı arzularımı gerçekleştirecek bir araca mı dönüştürüyorum?!.”
Bu soru, kulluğun sahiciliğini test eder.
15. KİMİN KULU OLDUĞUNU, NEYE İTAAT ETTİĞİNDEN ANLA!.
Bir insanın gerçek rabbi, sadece dilinden çıkan sözlerle değil, itaat ettiği şeylerle anlaşılır.
Neye “hayır” diyemiyorsan, onun karşısında kulluk ilişkisine girmiş olabilirsin.
• Para mı?!.
• Güç mü?!.
• Şöhret mi?!.
• Arzu mu?!.
• Korku mu?!.
• Toplumun onayı mı?!.
• Bir insan mı?!.
• Bir ideoloji mi?!.
• Kendi nefsin mi?!.
• Kendi bilgin mi?!.
Bunların her biri insanın üzerinde bir tür tahakküm kurabilir. Bu yüzden tevhîd, yalnızca “Allah birdir.” demek değildir. Tevhîd aynı zamanda “hayatımın nihâî efendisi birden fazladır demeyeceğim” demektir.
16. HZ. İNSAN’IN ÖZGÜRLÜĞÜ
İnsan ancak Allah’a kul olduğunda diğer rablerden özgürleşebilir. Çünkü Allah’a kulluk, Tek Bir Rabbe gönüllü teslimiyet demektir. Ve diğer bütün güçlere karşı : “Siz benim Rabbim değilsiniz” diyebilme özgürlüğüdür.
Bu yüzden kul olmak, insanın özgürlüğünün sonu değil; özgürlüğünün doğru kurulmasıdır.
İnsan her şeye kul olmaktan kurtulup Allah’ın kulu olur.
Ve bu yüzden Müslimin teslimiyeti aşağılayıcı değil, özgürleştiricidir. Çünkü insan yaratılmış olana değil, Yaratıcı’ya bağlanmıştır.
17. SAÎD VE ŞAKÎ
Bu gönüllü teslimiyetin bir sonucu vardır.
İnsan ya hakikatle uyumlu bir yapı kurar ya da kendi nefsinin etrafında bir yapı kurar.
İşte burada saîd ve şakî ayrımı belirir.
Saîd : Kendi varlığını hakikatle uyumlu olarak inşa eden insandır.
Şakî : Kendi nefsini merkeze koyarak kendisine zulmeden insandır.
Bu nedenle saadet, dünyada hiç sıkıntı çekmemek değildir.
Şekavet de dünyada çok sıkıntı çekmek değildir.
Asıl mesele insanın neye göre yaşadığıdır.
18. ÖLÜM : “İŞTE ESERİN OLAN SEN!”
Ve sonunda ölüm gelir.
İnsan artık zorunlu teslimiyete girer.
İnşâ/inşaat biter, malzemenin kullanım süresi sona erer.
Ve insan yaptığı yapıyla karşılaşır.
• Beden verildi.
• Zaman verildi.
• Akıl verildi.
• İrade verildi.
• Bilgi verildi.
• İmkân verildi.
Bütün bunlarla kendini yaptın.
Ölümden sonra : “İşte eserin olan sen!” denmiş gibi bir hakikatle karşılaşırsın.
Artık yeni bir temel atamazsın.
Yeni bir yön seçemezsin.
Duvarı yıkıp yeniden kuramazsın.
Çünkü inşaat bitmiştir.
İşte insanın dünyadaki en büyük fırsatı : Eser henüz tamamlanmamışken onu değiştirebilmektir.
19. RABBENÂ ZALEMNÂ ENFUSENÂ
İnsan iş işten geçtikten sonra : “Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik.” diyebilir. Fakat nefse nasıl zulmedildi?!.
Belki de cevaplardan biri veya birkaçı şudur :
• İnsan, kendisine ait olmayan bir rubûbiyet iddiasında bulundu.
• Kendisini mutlaklaştırdı.
• Kendi bilgisini hakikatin yerine koydu.
• Kendi arzusunu ölçü yaptı.
• Kendi gücüne güvendi.
• Ve kendisini Allah'ın kulu olmaktan çıkarıp kendi nefsinin kulu hâline getirdi.
Böylece insan, kendisine ait olmayan bir makamı üstlenerek kendi kendisine zulmetti.
20. SON SORU
O hâlde artık soru, “Allah’ın kulu musun” değildir. Çünkü insan, öyle ya da böyle birinin, bir şeyin kuludur. Asıl soru : KİMİN KULUSUN?!.
• Kimin sözü senin için son sözdü?!.
• Kimin ölçüsü senin için son ölçüydü?!.
• Kimin rızası uğruna nelerden vazgeçebildin?!.
• Kimin uğruna arzunu dizginleyebildin?!.
• Kimin uğruna korkuna ve çıkarına rağmen doğruyu yapabildin ve savunabildin?!.
• Kime danıştığında nihâî hükmü yine O’na bırakabildin?!.
Ve daha da önemlisi, kimi Rab olarak gördün/görüyordun?!.
Çünkü insan Allah’ı Rab olarak kabul ettiğinde, “ben kulum” der fakat insan kendisini merkeze koyduğunda, “ben rabbim = efendiyim” der, veya demeye başlamasa bile hayatıyla bunu söyler.
İşte tevhîd, insanın yalnızca dilindeki değil, hayatındaki rubûbiyet düzenini de değiştirir.
21. HER GECE SORU YENİDEN SORULUYOR
Her gece uyku gelir.
İnsan düşüncesini, iradesini, kontrolünü nefsini teveffî eden Rabbine bırakır.
Ve uyur.
Belki o anda insanın bütün hayatını özetleyen bir hakikat gerçekleşir : Sen kendini taşıyamıyorsun!.
Sabah uyandığında ise insana yeni bir imkân verilir.
Yeniden düşünür.
Yeniden karar verir.
Yeniden eyleme geçer.
Yeniden kendini inşa eder...
Fakat artık bilinmesi gereken şudur : Bu hayat bana ait bir mülk değil; bana verilmiş bir emanettir. Öyleyse, zorunlu olarak teslim olacağım günü bekleme!.
Bugün gönüllü olarak teslim ol!.
Uyku seni her gece Rabbinin tasarrufuna bırakmadan önce : “Eûzü billâhi mine-ş şeytâni-r racîm” de!.
Kendinden de Rabbine sığın!.
Kendi nefsinin rabliğinden kurtul!.
Ve :
رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَة. = “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet bağışla.” de!.
Çünkü annenin kucağı ne kadar şefkatli olursa olsun, annenin merhameti de Allah’ın rahmetinden bir paydır.
Asıl Kaynağa sığın!.
Çünkü insanın gerçek sığınağı, kendisinden daha güçlü olan herhangi bir varlık değil; kendisini var eden, yaşatan, koruyan, yönlendiren ve kendisine döndürecek olan Rabbidir.
KİM, KİMİN KULU?!. Bu soruyu her zaman kendine sor!.
İnsan, Allah’ın kulu olmayı reddedebilir ama kulluğu reddedemez. Allah’a kul olmazsa, nefsine ve her şeye kul olabilir.
• Arzularına kul olabilir.
• Paraya kul olabilir.
• Güce kul olabilir.
• Topluma kul olabilir.
• Bir insana kul olabilir.
• Kendi bilgisine kul olabilir.
• Korkularına kul olabilir...
Ve bunların hiçbirisi insana gerçek özgürlük vermez. Çünkü yaratılmış olanın kulluğu, insanı yaratılmışların tahakkümüne açar.
Allah’a kulluk ise insanı yaratılmışların kulluğundan kurtarır.
Bu yüzden insanın önündeki gerçek tercih : “Kul olacak mıyım, olmayacak mıyım?” değildir. Gerçek tercih : “Kimin kulu olacağım?” sorusudur.
Ve tevhîdin cevabı açıktır :
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ = “Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım isteriz.”
Yani :
• Sen Rabsin, ben kulum.
• Sen taşırsın, ben yürürüm.
• Sen korursun, ben tedbir alırım.
• Sen bilirsin, ben öğrenirim.
• Sen yön verirsin, ben irade ederim.
• Sen Rab olarak kalırsın, ben kul olarak kalırım.
İşte kulluğun dengesi budur. Çünkü kulun en büyük özgürlüğü, Rabbini doğru tanımak, kendi yerini doğru bilmek ve kendisini gönüllü olarak Gerçek Bilen’e, Gerçek Rabbe teslim etmektir.
Ve insanın en büyük yanılgısı da bunun tersidir : Kendini rab zannetmek.
Belki de bütün insanlık tarihinin en eski ve en derin sorusu bu yüzden hâlâ aynıdır : KİM, KİMİN KULU?!.
Ve insanın bütün hayatı, bu soruya verdiği cevabın yaşanmış hâlidir.
....
Son. Lütfen bu yazıları eş-dost, akraba, arkadaş ve tanıdıklarınızla paylaşın.
Yorumlar
Yorum Gönder