O DOĞDU, YA BİZ?!.
O DOĞDU, YA BİZ?!.
Mevlîd...
Bir doğumu hatırlıyoruz ve kutluyoruz.
Tarihin içine bir Peygamberin gelişini...
Bir annenin evlâdını dünyaya getirişini...
Bir çocuğun Mekke’de gözlerini açışını...
Muhammed milâdî 571’de doğdu.
Bugün, yalnızca Onun doğumunu konuşmakla yetinmeyelim.
Onun doğumunun bizdeki karşılığını da konuşalım : O DOĞDU, YA BİZ?!.
1. ÖNCE BİR İNSAN DOĞDU
Onun biyolojik doğumunu yok saymıyoruz. Tam tersine, Mevlîdin tarihsel zemini budur.
• Bir insan doğdu.
• Bir beden doğdu.
• Bir çocuk doğdu.
• Bir yetim doğdu.
İnsan, tarihin belirli bir zamanında, belirli bir toplumun içine doğar fakat insanın dünyaya gelmesiyle hakikate doğması aynı şey değildir.
Her insan bedenen doğar ama her insan, hakikate göre yaşayan bir insan olarak doğmaz. Çünkü insan önce bir dünyanın içine doğar :
• Bir aileye...
• Bir kültüre...
• Bir dile...
• Bir geleneğe...
• Bir ekonomik düzene...
• Bir siyasal yapıya...
Ve çoğu zaman kendisine hazır olarak verilen bütün bu anlamları hakikat zanneder.
Hz. Muhammed de böyle bir dünyanın içine doğdu fakat O, o dünyanın içinde kaybolmadı.
2. MEKKE VARDI; FAKAT İSTİKÂMET ARANIYORDU
Mekke’nin de bir düzeni vardı.
• Kâbe vardı.
• Din vardı.
• Gelenek vardı.
• Ticaret vardı.
• Güç vardı.
• Zenginlik vardı.
• Kölelik vardı.
Bir toplumun sahip olduğu düzen, o düzenin hakikat olduğu anlamına gelmez.
Bazen insan bir düzenin içinde yaşar ama istikâmetini arar, bulamaz.
İşte Hz. Muhammed’in vahiy öncesi hayatını düşünürken bu noktayı gözden kaçırmamak gerekir.
Onun 610’dan önce de bir hayat vardı.
• Bir arayışı vardı.
• Bir hazırlığı vardı.
• Hira’ya çekilişi vardı.
• Tahannüsü vardı.
Demek ki 610, gökten hiçbir hazırlık olmaksızın düşen bir başlangıç değildi.
610, hazırlığın vahye dönüştüğü eşikti.
3. DÂLLE HÂLİNDEN HİDAYETE
Duhâ sûresinde şöyle buyurulur :
وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَىٰ
“Seni dâllen buldu ve hidayet etti.” (93/7.)
Buradaki dâlle, Fâtiha’daki dâllîn ile aynı kökten gelir. Bu kelimeyi hemen “sapmış” diye daraltmak yerine, bağlamı içinde düşünmek gerekir.
Belki bunu :
Şaşkın...
Yönü henüz kesinleşmemiş...
Hakikati arayan fakat istikâmeti henüz vahiy ile belirlenmemiş... bir hâl olarak okuyabiliriz.
Ve hemen ardından : فَهَدَى = fehedâ = hidayet etti.
Böylece hareket ortaya çıkar :
• Dâlle → hidayet
• Yön arayışı → istikâmet.
• Arayış → Vahiy.
• Hira → Risalet.
4. HİRA : KAÇIŞ DEĞİL, HAZIRLANIŞ
Hira’ya çekilmek, toplumdan nefret ederek dünyayı terk etmek değildi.
Tahannüs, hayatı bırakmak değildi.
Hira, hakikati bulabilmek için gürültüden uzaklaşmaktı.
İnsan bazen kalabalığın içinde o kadar çok şey duyar ki kendi vicdanının sesini işitemez.
Hira, bu bakımdan bir uyanış mekânıdır.
Fakat Hira’da kalınmaz. Çünkü mağara bir son değil, bir eşiktir.
Sonra : اقْرَأْ= Oku!.
Ve arayış, vahiy ile istikâmetine kavuşur.
5. 610 : BİR BAŞKA DOĞUM
Onun biyolojik doğumu ile vahyin doğuşunu birbirine karıştırmayalım.
İlk doğum, insanın doğumu.
610’daki, Vahyin Ona doğuşu.
Belki 610’dan önce de başka bir doğum başlamıştı : Hakikati arayan bilincin doğumu.
Öyleyse süreç şöyle düşünülebilir : Biyolojik doğum → Arayışın doğuşu → Tahannüs → Hira → Vahyin doğuşu → İstikâmet.
İşte burada Mevlîdin anlamı genişler.
Mevlîd, yalnız “O ne zaman doğdu?!.” olmaz, aynı zamanda “Onun doğuşu bizde ne doğurdu, doğuracak?!.” olur.
6. O HİRA’DAN ÇIKTI
Vahyi aldı.
Ve çıktı.
Hira’da kalmadı. Çünkü Ona hakikat, yalnızca içinde saklaması için verilmemiştir.
Hira’nın hakikati dönüşte görünür.
O, Mekke’ye, insanların arasına döndü.
• Güçlülerle karşılaştı.
• Zayıflarla karşılaştı.
• Mazlumlarla karşılaştı.
• Zulümle karşılaştı.
• Adâletsizlikle karşılaştı.
• Ve hakikati hayata taşıdı.
Demek ki hakikate ulaşmak, toplumdan kaçmanın gerekçesi değil; topluma daha büyük bir sorumlulukla dönmenin sebebidir.
7. SONRA Mİ’RÂC
O yükseldi.
Bu, dünyanın sınırlarını aşan bir yükselişti...
Yaratılmışlar âleminin ötesine açılan bir ufuktu...
Fakat O, orada da kalmadı.
İndi.
İnsanların arasına döndü.
İşte bu, şu cümleyi bütün ağırlığıyla kurmamızı gerektiriyor : Mağaranın hakikati, dönüşte; Mi’râc’ın hakikati, inişte görünür.
Çünkü yükseliş tek başına yeterli değildir. Hakikati görmek yetmez.
Hakikati hayata/yere indirmek de gerekir.
8. O DOĞDU, YA BİZ?!.
İşte Mevlîdin en zor sorusu burada başlıyor.
O doğdu, ya biz?!.
Biz de biyolojik olarak doğduk fakat hakikate göre doğduk mu?!.
• Kalbimiz doğdu mu?!.
• İrademiz doğdu mu?!.
• Vicdanımız doğdu mu?!.
• Sorumluluğumuz doğdu mu?!.
• Yoksa yalnızca bize verilen dünyanın içinde yaşamaya mı başladık?.
Çünkü bedenin doğumu biyolojinin işidir; insanın doğumu ise sorumluluğun.
9. ONUN DOĞUMU BİZİM DOĞUMUMUZUN YERİNE GEÇMEZ
Burada Kur'an’ın çok sert ama çok âdil bir ilkesi vardır :
وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ = “Hiçbir kimse, başkasının yükünü taşımaz.”
Onun doğumu bizim doğumumuzun yerine geçmez.
Onun hidayeti bizim hidayetimizin yerine geçmez.
Onun kulluğu bizim kulluğumuzun yerine geçmez.
Onun salâtı bizim salâtımızın yerine geçmez.
Onun Mi’râcı bizim yükselişimizin yerine geçmez.
Onun dönüşü bizim dönüşümüzün yerine geçmez.
Çünkü hiç kimse bizim yerimize yaşayamaz.
Ve hiç kimse bizim yerimize hesap veremez.
İşte bu nedenle Mevlîdi yalnızca Peygamber sevgisinin duygusal bir tezahürü olarak bırakmak eksiktir. Çünkü sevgi, eğer sorumluluk doğurmuyorsa, kolayca pasif hayranlığa dönüşebilir.
10. PASİF HAYRANLIK DEĞİL, AKTİF SORUMLULUK
Onu övmek kolaydır.
Onu anlatmak kolaydır.
Onun doğumunu kutlamak kolaydır.
Onun Mi’râcını anlatmak kolaydır.
Onun güzel ahlâkını konuşmak kolaydır.
Fakat soru şudur : Ben ne yapıyorum?!.
O hakikati yaşadı, ben yaşıyor muyum?!.
O hakkın, hakikatin ve adâletin yanında durdu, ben nerede duruyorum?!.
O zayıfın yanında oldu, ben güç karşısında ne yapıyorum?!.
O hakikati söylemekten çekinmedi, ben ne kadar susuyorum?!.
O Hira’dan çıktı, ben kendi mağaramdan çıkıyor muyum?!.
O Mi’râcdan indi, ben hakikatten hayatıma iniyor muyum?!.
İşte Mevlîdin bizi yakalaması gereken yer burasıdır.
11. BAŞKASININ DOĞUMUNU ANMAK KOLAYDIR
Başkasının doğumunu kutlamak kolaydır. Kendi doğumumuzu gerçekleştirmek zordur. Çünkü başkasının doğumu tarihte olmuş bitmiştir ama bizim doğumumuz henüz tamamlanmamıştır.
İnsan bir kez dünyaya gelir ama hakikate defalarca doğabilir.
Taklitten tahkike doğabilir.
Korkudan iradeye doğabilir.
Bilgiden amele doğabilir.
Dağınıklıktan istikâmete doğabilir.
Nefsin esaretinden kulluğun özgürlüğüne doğabilir.
Ve her gerçek dönüşüm, insanın içinde yeni bir doğumdur.
12. ONUN HAYATI BİZİM YERİMİZE YAŞANMADI
Şunu özellikle unutmayalım : Onun hayatı bizim yerimize yaşanmadı.
O bize örnek = Üsve-i Hasene olarak sunuldu, gösterildi.
O bize bir yol açtı; bir istikâmet gösterdi; yürümek bize bırakıldı.
Bu yüzden Peygamber sevgisinin en sahih biçimi, Onun yerine yaşamak değil; Onun gösterdiği istikâmette kendi hayatımızı yaşamaktır.
Onun doğumunu kutlamak güzel fakat Onun doğuşunun bizde doğurduğu sorumluluğu üstlenmek daha güzeldir.
13. BİZİM DE BİR HİRA’MIZ OLMALI
Herkesin fiziksel bir Hira’ya ihtiyacı yok fakat herkesin bir iç Hira’sı olmalı.
• Bir susmaya...
• Bir durmaya...
• Bir düşünmeye...
• Bir muhasebeye...
• Bir “ben nereye gidiyorum” sorusuna...
• Bir “bana hakikat diye sunulan şey gerçekten hakikat mi” sorusuna...
• Bir “ben kimin peşinden gidiyorum” sorusuna...
Fakat sonra çıkmalıyız. Çünkü mağara hayatın yerine geçemez.
Hira’da sonsuza kadar kalamayız.
Hakikat bulunduğunda hayatın içine dönmek gerekir.
14. BİZİM DE BİR Mİ’RÂCIMIZ OLMALI
Mi’râcın mucizevî boyutunu Hz. Peygambere özgü ve benzersiz olarak muhafaza ederek, onun bize bıraktığı varoluşsal dersi de görebiliriz.
İnsan aşağıya mahkûm değildir.
Nefsinin, alışkanlıklarının, korkularının, tutkularının, kalabalıkların ve çıkarların içinde sonsuza kadar kalmak zorunda değildir.
Yükselebilir fakat yükselişin amacı yine insana dönmektir. Çünkü yükselip dönmeyen, yükselişin sorumluluğunu tamamlamamıştır.
15. MEVLÎD BİR HATIRLAMA DEĞİL, ÇAĞRIDIR
Mevlîd bize yalnızca “O doğdu” demiyor; “sen de doğ” diyor.
• Kendinden doğ.
• Hakikate doğ.
• İstikâmete doğ.
• Sorumluluğa doğ.
• Ahlâka doğ.
• Adâlete doğ.
• İnsana doğ.
• Ve nihayet Allah’a kulluk eden özgür insan olarak doğ.
Çünkü insanın gerçek doğumu, hakikate göre yaşamaya başladığı andır.
16. O DOĞDU...
O doğdu.
• Bir çocuk olarak.
• Bir yetim olarak.
• Bir insan olarak.
• Büyüdü.
• Aradı.
• Hira’ya çekildi.
• Vahyi aldı.
• Çıktı.
• İnsanların arasına döndü.
• Yükseltildi.
• Mi’râc etti.
• İndi.
• Ve yine insanlara döndü.
Onun hayatında sürekli bir hareket vardı : Doğuş → arayış → çıkış → yükseliş → iniş → dönüş.
Bu hareketin sonunda yine insan vardı. Çünkü hakikat, insan hayatında görünmek için gelmişti.
17. ŞİMDİ SIRA BİZDE
O doğdu, ya biz?!.
O Hira’ya çıktı, biz kendi mağaramızdan çıkabilecek miyiz?!.
O hidayet buldu, biz istikâmetimizi bulacak mıyız?!.
O Mi’râca çıktı/yükseldi, biz nefsimizin aşağılıklarına mahkûm mu kalacağız?
O indi, biz hakikati hayatımıza indirecek miyiz?!.
O insanlara döndü, biz insanlara karşı sorumluluğumuzu üstlenecek miyiz?!.
O üstün ahlâklı bir hayat yaşadı, biz yaşayacak mıyız?!.
SON SÖZ : O DOĞDU, YA BİZ?!.
Mevlîd...
Bir doğumu anıyoruz. Bu yalnızca geçmişte olmuş bir doğum değil. Bu doğumla kendi doğumumuzu da sorguluyoruz.
Çünkü Onun doğumu bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırmadı. Tam tersine, bize nasıl bir insan olunabileceğini gösterdi.
Onun doğumunu anıyoruz ama Onun yerine doğamayız.
Onun hayatını seviyoruz ama Onun yerine yaşayamayız.
Onun hidayetini biliyoruz ama Onun yerine hidayet bulamayız.
Onun Mi’râcını biliyoruz ama Onun yerine yükselemeyiz.
Onun dönüşünü biliyoruz ama Onun yerine sorumluluk üstlenemeyiz.
Çünkü “hiçbir kimse, bi başkasının yükünü taşımaz.”
Öyleyse Mevlîd, sadece başkasının doğumunu seyretme gecesi değil, kendi doğumumuzu da sorma-sorgulama gecesidir.
İnsanın asıl doğumu, hakikate göre yaşamaya başladığı gündür.
Ve şimdi o soru bütün ağırlığıyla önümüzde duruyor : O DOĞDU. YA BİZ?!.
Belki de Mevlîdin en sahici duası şudur : Allah’ım!. Bizi Onun doğumunu anmakla yetindirme; Onun doğuşunun bizde doğurması gereken insanı da doğur.
...
Mevlîdinizi kutluyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder