HANGİ MUHAMMED?!.
HANGİ MUHAMMED?!.
Bugün Müslüman zihni, tarihin en derin algı kırılmalarından birini yaşıyor.
Yeryüzüne bir insan olarak gelen; yetimliğiyle, acılarıyla, yorgunluklarıyla, yalnızlığıyla, arayışıyla ve adâlet mücadelesiyle hayatın tam ortasında duran Hz. Muhammed (s.a.v.), bugün iki farklı ve birbirini tamamlayan illüzyonun arasında kaybolmaktadır.
Bir yanda Onu insanlığın dışına çıkarıp göklere hapseden bir anlayış; diğer yanda Onu vahyin taşıyıcılığından soyup yalnızca tarihsel bir şahsiyet hâline getiren bir anlayış...
Biri Onu ulaşılamaz kılarak örnekliğini elimizden alıyor.
Diğeri Onu tarihe gömerek rehberliğini elimizden alıyor.
Oysa asıl soru bütün yakıcılığıyla önümüzde duruyor:
Biz hangi Muhammed’e inanıyoruz ve hangisinin peşinden gidiyoruz?!.
1. GÖKLERE HAPSETTİĞİMİZ MUHAMMED : İFRATIN İLLÜZYONU
İlk sapma, Onu sevmek adına yapılan fakat sonunda Onu hayatın dışına iten ütopikleştirmedir.
Hz. Muhammed’i etten, kemikten, acıdan, yorgunluktan, korkudan, kaygıdan ve insanî yüklerden arındırıp insanüstü bir varlık gibi tasavvur ettiğimizde, farkında olmadan Onun bize örnek olma imkânını da ortadan kaldırırız.
Çünkü insanüstü bir varlığın hayatı, insan için örnek olmaktan çıkar; hayranlık duyulacak bir istisnaya dönüşür.
Böylece şu tehlikeli mazeret doğar : “O Peygamberdi; biz Onun gibi olamayız.”
İşte tam burada Peygamber sevgisi, ahlâkî sorumluluktan kaçışın bahanesine dönüşür.
Onun adâletini överiz ama kendi hayatımızdaki haksızlıklarla yüzleşmeyiz.
Onun dürüstlüğünü överiz ama kendi yalanlarımızı sorgulamayız.
Onun merhametini överiz ama güçsüzlere karşı merhametsizliğimizi görmeyiz.
Onun sabrını, cesaretini ve fedakârlığını anlatırız; fakat bunları kendi hayatımızda gerçekleştirmek zorunda olduğumuzu düşünmeyiz.
Böylece Peygamber sevgisi, hayatı dönüştüren bir güç olmaktan çıkar; duygusal bir hayranlığa dönüşür.
Mevlîd okunur, gözler dolar, salât-ü selâmlar getirilir; fakat Onun adâlet anlayışı ticaretimize, ailemize, komşuluğumuza, siyasetimize, ilişkilerimize ve gündelik ahlâkımıza dokunmaz.
Peygamber göklere çıkarılarak Onun ahlâkı da hayatımızdan çıkarılır.
Bu, sevgi değil; farkında olmadan örnekliği etkisizleştiren bir sevgidir.
Sünnet de bu anlayış içinde hayatı dönüştüren bir ahlâkî omurga olmaktan çıkar, birtakım biçimsel davranışların toplamına indirgenir.
Taif’teki direniş, Hira’daki arayış, Mekke’deki adâlet mücadelesi, yoksulların ve mazlumların yanında duruş, ticarette dürüstlük, emanete riayet ve insan onurunu koruma gibi esaslar geri plana itilir.
Geriye şekil kalır; ruh kaybolur.
2. YERE GÖMDÜĞÜMÜZ MUHAMMED : TEFRİTİN SIĞLIĞI
İkinci sapma bunun tam karşısında görünür; fakat sonuç bakımından ondan çok farklı değildir.
Bu kez Hz. Muhammed “bizden biri” denilerek sıradanlaştırılır.
Onun beşer oluşu, risâletinin önüne geçirilir.
Vahiy Ona gelmiş; O da kendi döneminde bunu insanlara aktarmış ve görev tamamlanmıştır gibi bir tasavvur oluşturulur.
Böylece O, âdetâ tarihte yaşamış bir “posta memuru”na indirgenir.
Bu anlayışta, “O kendi dönemi için konuştu ve bitti.” denilir.
Sünnetin hayatı dönüştüren örnekliği devre dışı bırakılır.
Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlâkî ilkeler tarihsel şartların içine gömülür.
“Çağın şartları böyle” denilerek dürüstlük, adâlet, emanet, merhamet, ölçü ve sorumluluk gibi ilkeler pazarlığa açılır.
Sonunda insan, kendi nefsini ve çağın popüler kültürünü ölçü hâline getirir.
Bu defa Peygamber göklere çıkarılmamıştır; fakat hayatımızdan çıkarılmıştır.
Tam burada Kur’an’ın çok çarpıcı bir uyarısı karşımıza çıkar : “Ve’alemû enne fîkum Rasûlallâh.” = “Bilin ki aranızda Allah’ın Resûlü vardır.” (Hucurât 49/7.)
Bu ifade, Resûlullah’ı yalnızca geçmişte yaşanmış bir tarih olarak görmemize izin vermez.
Elbette burada Onun bugün fiziksel olarak aramızda bulunduğu söylenmemektedir. Fakat Onun risâleti, örnekliği ve ahlâkî rehberliği Müslümanların hayatında canlı olmak zorundadır. Çünkü Resûlullah’ın hayatı yalnızca “geçmişte ne oldu” sorusunun cevabı değildir. Aynı zamanda “bugün nasıl yaşamalıyız” sorusunun da cevabıdır.
İşte bu nedenle Onu tarihe gömmek, yalnızca bir tarih şahsiyetini unutmak değildir. Onun örnekliğini hayatımızdan çıkarmaktır.
Ve burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar : Beşer olması Onu bize yaklaştırır; risâleti Onu bize rehber kılar; örnekliği ise bizi harekete geçirir.
Peygamberi insanüstü yapmak, Onun örnekliğini elimizden alır.
Peygamberi sıradanlaştırmak ise Onun rehberliğini elimizden alır.
Kur’an ise bize ikisini birlikte verir : Beşer olan Resul.
3. KUR’AN’IN TANITTIĞI MUHAMMED : BEŞER OLAN RESUL
Kur’an, Peygamber tasavvurunun temelini son derece açık biçimde ortaya koyar : “De ki : Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Bana, ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor.” (Kehf 18/110.)
Burada iki hakikat aynı anda söylenmektedir : “Ben de sizin gibi bir beşerim” ve “Bana vahyediliyor.” Yani : Beşeriyet ve Risâlet.
Ne yalnızca beşeriyet...
Ne yalnızca risâlet...
Beşer olan Resul.
İşte Onun bize örnekliği tam da burada başlar. Çünkü Onun insan oluşu, Onu bizden uzaklaştırmaz; bizi Ona yaklaştırır.
•O da yoruldu.
•O da acı çekti.
•O da yalnız kaldı.
•O da bekledi.
•O da üzüldü.
•O da mücadele etti.
•O da insanlarla birlikte yaşadı.
Hayatın bütün ağırlıklarıyla karşılaştı fakat bütün bunların içinde vahyin rehberliğinde ahlâkî bir istikâmet taşıdı. Dolayısıyla Onun beşer oluşu bizim için bir ayrıntı değil, örnekliğinin şartıdır.
Eğer O insanüstü bir varlık olsaydı, Onun ahlâkî mücadelesi bizim için ulaşılmaz bir istisnaya dönüşürdü.
O da insandı. İşte bu yüzden Onun hayatı bize şunu söyler : İnsan olmak, sorumluluktan kaçmanın mazereti değildir; tam tersine insan olmak, sorumluluğun başladığı yerdir.
4. O BİR İNSAN OLARAK BAŞARDI
Hz. Muhammed’in hayatına baktığımızda yalnızca “ne büyük bir Peygamber!” demekle yetinemeyiz.
Bu doğrudur; fakat yeterli değildir.
Bir adım daha atmalıyız : “Ben Onun örnekliğinden kendi hayatıma ne taşıyorum?!.” Çünkü Onun beşer oluşu, bizim beşerliğimizi değersizleştirmez, bize bir imkân gösterir.
O yetim kaldı; fakat yetimliği Onu merhametsizleştirmedi.
O yoksulluğu ve güçsüzlüğü gördü; fakat O güç sahibi olduğunda bunu başkalarına zulmetmenin bahanesi yapmadı.
O Taif’te taşlandı; fakat taşlanmış olmak Onu intikamın esiri hâline getirmedi.
O Mekke’de dışlandı; fakat dışlanmışlık Onu adâletten vazgeçirmedi.
O, mücadele etti, sabretti, direndi, affetti, adâleti gözetti, emaneti taşıdı, insanlarla birlikte yaşadı.
Ve bütün bunları bir beşer olarak yaptı.
İşte bu yüzden Onun hayatı yalnızca okunacak bir tarih değil, yürünecek bir yoldur.
5. ÖRNEKLİK : HAYRANLIKTAN SORUMLULUĞA
Peygamber sevgisinin gerçek ölçüsü, Onu ne kadar övdüğümüz değildir. Asıl ölçü, Onun örnekliğinin hayatımızda ne kadar karşılık bulduğudur. Çünkü hayranlık başka, örnek almak başkadır.
Hayranlık uzaktan bakar, örnek almak yürür.
Hayranlık över, örnek almak değiştirir.
Hayranlık duygulanır, örnek almak sorumluluk üstlenir.
Bu nedenle Mevlîdin, salât-ü selâmın ve Peygamber sevgisinin nihâî amacı yalnızca Onu hatırlamak olamaz.
Onu hatırlamak, Onun bize ne yüklediğini hatırlamaktır.
Onun doğumunu anmak, kendi doğumumuzun sorumluluğunu da hatırlamaktır. Çünkü Onun hayatı bize şunu öğretir : İnsan, kendisine verilen hayatın seyircisi değildir.
İşte burada Peygamber sevgisi, pasif hayranlıktan aktif sorumluluğa dönüşür.
6. BİZ HANGİ MUHAMMED’İN PEŞİNDEN GİDİYORUZ?!.
Eğer bir Peygamber algısı bizi konfor alanımızdan çıkarmıyorsa...
Adâletsizlik karşısında sesimizi yükseltmiyorsa...
Yalanımıza müdahale etmiyorsa...
Hırsımıza müdahale etmiyorsa...
Kibrimizi sarsmıyorsa...
Bencilliğimizi sorgulatmıyorsa...
Güç karşısında hakkı, zayıf karşısında merhameti hatırlatmıyorsa...
O Peygamber tasavvurunda ciddi bir problem var demektir. Çünkü Kur’an’ın tanıttığı Muhammed, hayatın dışına çıkarılmış bir “seyirlik şahsiyet”! değildir.
O, hayatın tam ortasında duran beşer bir Resuldür.
Ne göklere hapsedilmiştir.
Ne tarihe gömülmüştür.
Yeryüzündedir.
İnsanların arasındadır.
Ahlâkın içindedir.
Sorumluluğun içindedir.
Mücadelenin içindedir.
Ve tam da bu yüzden bizim için örnektir.
SON SÖZ : O DOĞDU; YA BİZ?!.
Belki de asıl soru artık “Hangi Muhammed” sorusundan daha ileri taşınmalıdır. Çünkü hangi Muhammed’e inandığımız, sonunda nasıl bir insan olacağımızı belirleyecektir.
Onu göklere çıkarırsak, kendimizi sorumluluktan kurtarabiliriz.
Onu tarihe gömersek, kendimizi rehberlikten kurtarabiliriz ama Onu Kur’an’ın gösterdiği gibi beşer olan Resul olarak görürsek, artık kaçacak yerimiz kalmaz. Çünkü beşer olması Onu bize yaklaştırır. Risâleti Onu bize rehber kılar. Örnekliği ise bizi harekete geçirir.
O insan olarak yaşadı; aradı, sızladı, yalnızlaştı, yoruldu, taşlandı, direndi, adâlet için ayağa kalktı.
Ve bize insan olmanın, insan kalmanın ve insan olarak sorumluluk üstlenmenin mümkün olduğunu gösterdi. Şimdi mesele yalnızca Onun doğumunu kutlamak değildir. Mesele, Onun örnekliğinde bizim de kendi hakikatimize doğup doğmayacağımızdır.
O doğdu, ya biz?!.
Yorumlar
Yorum Gönder