NİYE ALLAH?!.
Niye Allah?!.
İnsanın kalbi gözeneklidir. Nereye dönse, neye dokunsa sızdırır. Bedenimiz, aklımız ve ruhumuz sürekli bir emilim ve dolma ihtiyacıyla çırpınır. Acıktıkça yer, yedikçe yine acıktığımızı görürüz. Bir unvana sarılırız, içimizdeki tenhalığı örtmez; bir nesneye sığınırız, eskir; bir insana tutunuruz, onun da en az bizim kadar eksik ve muhtaç olduğunu fark edip irkiliriz. İnsanın dünyadaki temel tragedyası, hiç dolmayan bir kapla, susuzluğu kesmek bir yana, daha da artıran tuzlu suları içme çabasıdır.
Peki, bu zamansız arayışın tam ortasında, insan Allah'a sığınırsa!...
Modern dünya, insanın bu doğuştan gelen varoluşsal boşluğunu en acımasızca istismar eden devasa bir illüzyon mekanizmasıdır. Kapitalizm ve modern açgözlülük, insanın içindeki o derin, sonsuz açlığı teşhis etmiş; ancak o boşluğa sunulacak tek hakiki cevabı karartarak yerine ikâme nesneler koymuştur. Sistem, insanın doymasını aslâ istemez. Doymuş insan tüketmez; doymuş insan durur, susar, boyun eğmez ve tefekkür eder. Bu yüzden modern insan, sürekli bir eksiklik duygusuyla kırbaçlanır : Daha çok alırsan dolacaksın, daha çok görünür olursan var olacaksın, sahte ilâhlara kulluk edip onların ritimlerine uyarsan güvende kalacaksın...
Oysa fâni ve kof olan hiçbir şey, sonsuz olan bir boşluğu dolduramaz. Sonlu nesneleri, hırsları ve piyasa arzularını o derin yaraya istiflemek, çatlayan bir baraj duvarına saman harcı sürmekten farksızdır. Bir eksik, başka bir eksiğin susuzluğunu kesmez. Tükettikçe büyüyen bu iştah, insanı kendi kofluğunun ve bağımlılıklarının kölesi yapar. Nesnelere, piyasaya, güç odaklarına ve unvanlara muhtaç hâle gelen modern insan; aslında içi boşaldıkça sahte yükleri artan bir varlık enkazına dönüşür.
Tam bu noktada Es-Samed ismi ve Fatiha’nın kalbindeki “iyyâke na’budu ve iyyâke neste’în” (= Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz) beyanı bir hakikat şimşeği gibi çakar.
Es-Samed; içi dolu, yekpare, hiçbir kofluk, sızıntı veya eksiklik barındırmayandır. O’nun merhameti dahî bizdeki gibi bir zayıflıktan, bir iç burkulmasından veya bir eksiklikten doğmaz; O, taşan, eksilmeyen mutlak varlığın tecellisidir. O, verirken azalmaz; kaplarken gözenek bırakmaz; hiçbir şeye muhtaç değildir ama her şey O’na muhtaçtır.
İşte “iyyâke na’budu” demek, insanın kendi kofluğunu kabul edip, kendisi gibi eksik, muhtaç ve sızdıran hiçbir fânî nesneye, sisteme ya da güce bağımlı olmayacağını ilan etmesidir. Bu, bir esaret değil; insanı sömüren, acıktıran ve hiçbir zaman doyurmayan binlerce sahte ilâhtan tek bir hamlede azâd olmaktır. İçindeki boşluğu yanlış harçla kapatmaya çalışan insan her şeye köle olurken; “yalnız Sana kulluk ederim” diyen insan, Samed olanın mutlak tamlığına sığınarak sahte ilâhların tümünü boşa çıkarır.
“İyyâke neste’în” demek ise, dolmak ve tamama ermek için ihtiyaç duyduğumuz yegâne desteği, sızdıran kaplardan değil, Mutlak Doluluk’tan talep etmektir. Kendi imkânı kof olanın, başka bir kof varlıktan medet umması trajik bir aldanıştır. Zümer Sûresindeki “Allah kuluna kâfi değil mi?!.” haykırışı, bu istinâdın (dayanmanın) varoluşsal özetidir.
O’ndan başka her tercih, susuzluğumuzu kesmeyen yanlış bir harç, bizi kendi içimizde boğan geçici bir aldanıştır. O yoksa içimiz hep kof, arayışımız hep esaret, sığınaklarımız birer zindandır. O varsa ve yönümüz yalnızca O’na ise, varlığımızın o amansız boşluğu dahî Samed olanın tecellisini ağırlayan mübarek bir imkâna dönüşür.
Yorumlar
Yorum Gönder