MAĞARA GENÇLERİ - II
MAĞARA GENÇLERİ - II
Yorgunluk Toplumuna, Görünürlük Zorunluluğuna ve Hakikati Aşındıran Dünyaya Karşı Bir Sığınak, Dinlenme ve İlâhî Direniş Mekânı
İnsan bazen dünyadan kaçmak için değil, dünyaya teslim olmamak için geri çekilir.
Mağara Gençlerinin hikâyesini bugün yeniden düşündüğümüzde, karşımıza yalnızca geçmişte yaşamış birkaç gencin zulümden kaçışı çıkmaz. Karşımıza, değişen ve insanı kendisine benzetmeye çalışan bir dünyanın karşısında hakikati korumanın imkânı çıkar.
Bugünün dünyası, Byung-Chul Han’ın ifadesiyle bir “Yorgunluk Toplumu”dur. Modern insan artık yalnızca dışarıdan gelen bir zorlamayla ezilmemektedir. Zorlayıcı güç insanın içine yerleşmiş; insan kendi kendisinin hem efendisi hem kölesi hâline gelmiştir.
• Daha çok üretmelisin.
• Daha çok başarmalısın.
• Daha çok görünmelisin.
• Daha hızlı olmalısın.
• Daha çok tüketmelisin.
• Daha çok kendini gerçekleştirmelisin.
İnsan artık yalnızca çalışmaktan değil, duramamaktan yorulmaktadır.
İşte Mağara burada yeniden anlam kazanmaktadır.
Mağara, yalnızca fiziksel bir sığınak değil; insanın kendisini çağın gürültüsünden, zorlamasından, görünürlük baskısından ve hakikatini aşındıran etkilerinden çekebildiği bir sığınak, dinlenme, korunma ve direnme mekânıdır.
Fakat Mağara Gençlerinin direnişini doğru anlayabilmek için önce şu soruyu sormak gerekir : Onlar neden mağaraya çekildiler?!.
“Rabbimiz Allah’tır” Demenin Bedeli
Kehf Gençlerinin hareket noktası, yalnızca mevcut düzeni beğenmemeleri değildir.
Onlar : “Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir.” derler.
Bu cümle, basit bir inanç beyanı değil, aynı zamanda bir hayat tercihidir. Çünkü “Rabbimiz Allah’tır” demek, insanın hayatının nihâî otoritesini, yönünü ve bağlılığını Allah’a vermesi demektir. Dolayısıyla mesele yalnızca hangi tanrıya inanıldığı değildir.
Mesele :
• Kimin kulu olacaksın?!.
• Kimin ölçüsüne göre yaşayacaksın?!.
• Hayatının yönünü kim belirleyecek?!. sorularıdır.
Gençler bu sorulara cevaplarını vermişlerdir. Ve cevapları nettir : Rabbimiz Allah’tır.
İşte mağaranın başlangıç noktası burasıdır.
Namaz ile Salât Aynı Şey Değildir
Burada önemli bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekir. Bugün “namaz” dediğimiz belirli ibadet biçimi ile Kur'an’ın salât kavramını bütünüyle özdeşleştirmek, salâtın anlam alanını daraltabilir.
Namaz, salâtın belirli bir ibâdet biçimi ve uygulaması olarak düşünülebilir.
Salât ise bundan daha geniştir.
Salât; insanın Allah’la kurduğu yönelişi, bağlılığı, kulluk ilişkisini ve bu ilişkinin hayat üzerindeki belirleyici etkisini ifade eden daha geniş bir anlam alanına sahiptir.
Bu nedenle namaz kılmak ile salât üzere olmak aynı şey değildir.
Bir insan, namazın biçimini yerine getirebilir; fakat namazın ruhunu hayatına taşımayabilir. Böyle olduğunda namaz, salâtın ruhundan kopmuş bir ritüele indirgenebilir.
Bu yüzden şu ifade önemlidir : Namaz, salâtın bedeni; salât, namazın ruhudur.
Beden gereklidir fakat ruhsuz beden hayat taşımaz.
Şuayb’in Kavmi : “Salâtın mı Sana Bunu Emrediyor?!.”
Kur'an’da salâtın yalnızca bireysel bir ibadet olmadığını gösteren çok çarpıcı bir örnek Hz. Şuayb’in kıssasında karşımıza çıkar.
Şuayb’in kavmi Ona şöyle seslenir : “Ey Şuayb! Salâtın mı Sana, babalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımız hakkında dilediğimizi yapmamamızı emrediyor?” (Hûd 11:87)
Bu soru son derece dikkat çekicidir. Çünkü kavim, Şuayb’in salâtı ile toplumsal ve ekonomik hayat arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır.
Üstelik iki şeyi aynı anda zikrederler : Atalarının taptıklarını terk etmek ve malları hakkında dilediklerini yapmamak. Yani salâtın onların gözünde yalnızca bir ibadet biçimi olarak kalması istenmektedir.
Şuayb’in salâtı ise hayatın içine girmekte, inancı, ahlâkı, ekonomik davranışı değiştirmekte; toplumsal düzeni sorgulatmakta.
Tam da bu nedenle rahatsız edici hâle geliyor.
Kavmin sorusu aslında şu anlama gelmekte : “Senin salâtın neden bizim hayatımıza karışıyor?!.”
İşte burada salâtın gerçek anlamı görünür hâle gelir.
Namaz kılınabilir fakat salât hayatı yönlendirir.
Namazın biçimi korunabilir fakat salâtın ruhu hayata nüfuz ettiğinde insanın değerleri, tercihleri ve ilişkileri değişir.
Dolayısıyla salâtın ruhundan mahrum bir namaz ritüele dönüşebilir; salâtın ruhuyla kılınan namaz ise insanın hayatını dönüştürür.
Şuayb’in kavminin rahatsızlığı tam da bundan kaynaklanmaktadır. Onlar namazın kendisinden değil, salâtın hayat düzenlerini değiştiren gücünden rahatsızdırlar.
Mağara Gençleri Neyi Korudular?!.
Bu noktadan sonra Kehf Gençlerinin mağaraya çekilişine daha farklı bakabiliriz. Onların meselesi yalnızca “dışarıda namaz kılabiliyor muyuz” sorusu değildir. Daha derindeki soru şudur : “Allah’a yönelen hayatımızı, Allah’tan başkasına yönelen bir hayat düzeninin içinde nasıl, ne şekilde koruyacağız?!.”
Çünkü dışarıda bir ibâdet ritüelinin yapılmasına izin verilmesi, o toplumun salât üzere olduğu anlamına gelmez.
İnsan dışarıda namaz kılabilir ama aynı zamanda başka ilâhların, başka otoritelerin, başka değerlerin ve başka arzuların yönlendirdiği bir hayatın içinde yaşayabilir.
İşte Kehf Gençlerinin itirazı tam burada anlam kazanır. Onlar : “Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir.” diyerek yalnızca teorik bir tevhîd ilan etmiyorlar, hayatlarının yönünü belirliyorlar.
Bu nedenle mağara, namazın saklandığı yer değil; salâtın ruhunun korunabildiği yerdir.
Gençler mağaraya girerek ibâdetten kaçmamışlardır. Tam tersine, Allah’a yönelen hayatlarını korumak için dışarıdaki hayat düzeninden çekilmişlerdir.
Mağara : Sığınak, Dinlenme, Korunma ve Direnme
Mağaranın anlamı burada dört katmanlı hâle gelir :
1. Sığınak : Dış dünyanın baskısından çekilme.
2. Dinlenme : Yorulan insanın yeniden toparlanması.
3. Korunma : Allah’ın himayesine sığınma.
4. Direnme : Dünyanın nasıl değişeceğini bilmeden, Allah’a güvenerek hakikatte sabit kalma.
Fakat bu direnmenin niteliği önemlidir. Bu, insanın kendi gücünü mutlaklaştırdığı bir siyasal mücadele değil, ilâhî korumaya güvenerek hakikatten vazgeçmeme direnişidir.
Üç Yüz Küsur Yıl : Zamanı Allah’a Bırakmak
Kehf Gençlerinin mağarada yaklaşık üç yüz yıl kalmaları, bu korumanın sıradan bir koruma olmadığını gösterir.
Onlar :
• Ne zaman uyanacaklarını bilmiyorlardı.
• Dışarıda ne olacağını bilmiyorlardı.
• Dünyanın nasıl değişeceğini bilmiyorlardı.
• Değişimin kendileri açısından olumlu mu olumsuz mu olacağını bilmiyorlardı.
Fakat Allah onları korudu. Bu nedenle onların güveni “gelecek iyi olacak” şeklinde bir iyimserlik değildi.
Onların güveni “Allah bizim Rabbimizdir” şeklindeki bir imandı.
Bu çok daha derin bir güvendir. Çünkü geleceğin sonucunu değil, geleceğin Rabbini biliyorlardı.
İşte mağaranın sırrı budur : İnsan geleceğin nasıl olacağını bilmeyebilir; fakat kime güveneceğini bilebilir.
Değişime Karşı Değil, Teslimiyete Karşı
Kehf Gençlerinin direnişini “değişime karşı çıkmak” şeklinde okumak da doğru değildir. Çünkü değişim her zaman kötü değildir.
Dünya onların mağarada kaldığı üç yüz küsur yıl boyunca değişmiştir fakat biz bu değişimin tamamının nasıl gerçekleştiğini bilmiyoruz.
Dolayısıyla kıssanın mesajı, “dışarıdaki dünya mutlaka düzelecektir” değildir.
Mesaj şudur : “Dışarıdaki dünyanın nasıl değişeceğini bilmiyorsanız bile, kendi istikâmetinizi kaybetmeyin.”
Gençler,
• Dünyayı kontrol etmeye çalışmadılar.
• Geleceği planlamadılar.
• Değişimin sonucunu hesaplamadılar.
• Kendilerini Allah’ın korumasına bıraktılar.
Bu yüzden mağara, insanın tarihe hükmetme iddiasının değil, tarih karşısında Allah’a güvenebilme bilincinin sembolüdür.
Yorgunluk Toplumu ve Mağara
Bugünün insanı ise farklı bir baskı altındadır. Ondan her zaman bir putun önünde eğilmesi istenmeyebilir fakat başka şeylerin önünde eğilmesi istenebilir :
• Başarı.
• Performans.
• Para.
• Görünürlük.
• Şöhret.
• Tüketim.
• Hız.
• Kendini gerçekleştirme zorunluluğu.
Modern insanın putları değişebilir; fakat insanın bir şeye bağlanma ve onun tarafından yönetilme problemi ortadan kalkmış değildir. Bu nedenle modern mağara, yalnızca fiziksel tehditlerden kaçış değil, insanı kendi içine yerleştirilmiş zorbalıktan da koruyan bir sığınaktır.
Byung-Chul Han’ın teşhis ettiği ‘Yorgunluk Toplumu’ burada yeniden karşımıza çıkar.
İnsan artık kendisini sürekli performansa zorlamaktadır.
Durmak, suçluluk üretmektedir.
Dinlenmek, zaman kaybı gibi görünmektedir.
Görünmez olmak, neredeyse var olmamakla eşdeğer hâle gelmektedir.
Mağara ise :
• Dur.
• Dinlen.
• Görünmez ol.
• Kendini toparla.
• Kendini koru.
• Allah'a yönel demektedir.
Hira : Mağaranın Risaletle Yeniden Anlam Kazanması
Hz. Muhammed’in Peygamberlik öncesindeki Hira’ya çekilişi, mağara temasının başka bir boyutunu açar.
Hira, toplumun şirkî = şirk dolu hayatından ve câhiliye atmosferinden çekilerek tefekkür ve tahannüs için inzivaya çekilinen mekândır. Fakat vahiyden sonra artık sürekli Hira’da kalmak yok, hayata dönmek vardır.
İşte burada namaz ortaya çıkar.
Namaz, insanın Allah’a yönelmesini hayatın içine yerleştirir.
Hira’da mağara mekândır, namazda mağara hayat hâlidir.
Bu yüzden Hz. Peygamberin : “Namaz gözümün nuru kılındı.” sözü son derece anlamlıdır. Ve bunu en özlü biçimde şöyle ifade edebiliriz : Onun namazı, namazın hayat hâli idi.
Namaz yalnızca belirli vakitlerde yapılan bir görev değildi.
Namazın ruhu, hayatın tamamına taşınmıştı.
Mağaradan Namaza
Burada Kehf, Hira ve namaz arasında bir süreklilik ortaya çıkar :
Kehf : Hakikati korumak için mağaraya çekilmek.
Hira : Hakikate hazırlanmak için mağaraya çekilmek.
Namaz : Allah’a yönelerek hayatın içine dönmek.
Bu üçü aslında aynı hareketin farklı aşamalarıdır : Dünyadan çekil, Allah’a yönel ve yeniden dünyaya dön.
Fakat bu dönüş artık başka türlüdür. İnsan dünyaya dünyanın istediği insan olarak değil, Allah’ın kulu olarak döner.
Bugünün Mağarası : Namaz
Bugün bizim mağaramız :
• Bazen bir oda olabilir.
• Bazen sessizlik.
• Bazen uyku.
• Bazen yalnızlık.
• Bazen telefonun kapatılması.
• Bazen bütün ekranlardan uzaklaşmak.
Bazen de mağaramız doğrudan namazdır.
Namazda insan, dünyanın ritminden çıkar, Allah’ın huzuruna girer, sığınır, dinlenir, kendini toparlar, istikâmetini yeniler sonra da ayağa kalkar.
Ve yeniden hayatın içine girer.
Artık o, dünyanın kulu olarak değil, Allah’ın kuludur.
İşte namazın hayat hâli budur.
Mağaradan Çıkış
Kehf Gençleri sonsuza kadar mağarada kalmadılar.
Uyandırıldılar. Çünkü mağaranın amacı dünyadan tamamen kopmak değildi.
Mağara, dönüşe hazırlıktı.
İnsan,
• Bazen çekilir.
• Dinlenir.
• Korunur.
• Bekler.
• Allah’a güvenir.
• Sonra yeniden çıkar.
Çünkü hayat devam etmektedir. Mağaradan çıkan insan artık dış dünyanın kendisini belirlemesine izin vermemelidir. Çünkü ona istikâmetini hatırlamıştır. Bu nedenle mağara dünyadan kaçış değil, dünyaya teslim olmadan yeniden dünyaya dönüş yoludur.
Sonuç : Mağaralar Hâlâ Var
Mağara Gençlerinin hikâyesi bugün bize yalnızca, “zulümden kaçın” demiyor; “hakikatinizi koruyun”, “her değişime teslim olmayın”, “geleceğin nasıl olacağını bilmiyorsanız korkmayın”, “geleceği değil, geleceğin Rabbini bilin”, “yorulduğunuzda durun”, “kendinizi Allah’ın korumasına bırakın” diyor.
Ve bize çok önemli bir ayrımı da hatırlatıyor : Namaz kılınır; salât yaşanır.
Namazın bedeni vardır; salât onun ruhudur. Beden korunmalı, fakat ruh kaybedilmemelidir. Çünkü salâtın ruhundan mahrum bir namaz, biçimini koruyan fakat hayatı dönüştürmeyen bir ritüele dönüşebilir.
Hz. Şuayb’in kavminin itirazı bunu gösterir : “Salâtın mı Sana, babalarımızın taptıklarını terk etmemizi ve mallarımız hakkında dilediğimizi yapmamamızı emrediyor?!.”
Onların rahatsız olduğu şey, yalnızca bir ibâdet biçimi değil, salâtın hayatlarına dokunmasıdır.
Kehf Gençleri de tam burada bize başka bir ders verir : Bazen salâtın ruhunu koruyabilmek için, salâtı yok eden hayat düzeninden çekilmek gerekir.
Bu nedenle :
Kehf, salâtın korunma mekânıdır.
Hira, salâtın doğacağı hakikat arayışının mekânıdır.
Namaz ise salâtı hayatın içine taşıyan düzenli buluşmadır.
Ve bugünkü mağaramız bazen bir secdedir. İnsan secdede dünyadan çekilir, Allah’a yönelir, dinlenir, korunur, istikâmetini yeniler, sonra ayağa kalkar ve yeniden hayatın içine girer.
İşte mağaranın son sözü kaçış değil, dönüştür.
Nasıl bir dönüş?!.
Allah’a bağlanmış bir dönüş.
• Dünyaya teslim olmadan.
• Hakikati kaybetmeden.
• Salâtın ruhunu namazın biçiminden hayata taşıyarak.
• Ve gerektiğinde yeniden mağaraya çekilmeyi bilerek.
Çünkü insanın dünyada yaşayabilmesi için bazen dünyadan çekilmesi gerekir. Dünyaya teslim olmadan yaşayabilmesi için ise Allah’a dönmesi gerekir.
Kehf Gençleri için mağara, bunu yaptı.
Hz. Muhammed (s.a.v.) için Hira, bunu başlattı.
Namaz ise bunu bir hayat hâline dönüştürdü.
Bugünün yorgun insanı/toplumu için de o mağaranın kapısı hâlâ açıktır.
Yorumlar
Yorum Gönder