KELİME-İ TEVHÎD BUGÜN BİZE NE SÖYLER?!.
KELİME-İ TEVHÎD BUGÜN BİZE NE SÖYLER?!.
Veya Biz Kelime-i Tevhîd’i Söylerken Ne Söyleriz?!.
Çocukken bize bir soru sorarlardı : “Kimin kulusun?!.”
Cevabını da öğretirlerdi : “Allah’ın kuluyum.”
Fakat çocuklukta ezberlediğimiz bu cevabın yetişkinlikte yeniden sorulması gerekir. Çünkü yetişkin insan için asıl soru artık : “Kimin kulusun?!.” değil, “İlâhın kim?!.” olmalıdır.
Çünkü insanın gerçek ilâhı, dilinin söylediği değil; hayatında fiilen hükmünü geçirdiği, kendisine itaat ettiği, davranışlarını belirleyen ve iradesinin yönünü tayin eden merciidir.
Bu nedenle Kelime-i Tevhîd’i bugün yeniden düşünmek zorundayız.
Lâ ilâhe illAllah.
Biz bu cümleyi söylerken gerçekten ne söylüyoruz?!.
1. “LÂ İLÂHE” DEMEK, ÖNCE KENDİ İLÂHLARIMIZI GÖRMEKTİR
Kelime-i Tevhîd’in ilk kelimesi “lâ”dır.
Bu,
• Basit bir inkâr değildir.
• Bir ayıklamadır.
• Bir teşhistir.
• Bir reddiyedir.
İnsan önce kendi hayatına bakmalıdır : Hayatımda ilâhlaşmış ne var?!.
• Mal mı?!.
• Makam mı?!.
• İtibar mı?!.
• Haz mı?!.
• Korku mu?!.
• Arzu mu?!.
• Bilgi mi?!.
• Başarı mı?!.
• Kendi nefsim mi?!.
• Toplumun onayı mı?!.
• Teknoloji mi?!.
• Algoritmanın bana sürekli yeniden ürettiği arzular mı?!.
Benim için “hayır” diyemediğim ne varsa, benim için bir tür ilâhlık alanı oluşturmuş olur/olabilir. Çünkü ilâh yalnızca önünde secde edilen varlık değildir.
İlâh, fiilen hükmeden ve kendisine boyun eğilendir.
Kur'an’ın sorusu bu yüzden son derece sarsıcıdır : “Hevâsını ilâh edineni gördün mü?!.” (45/23.)
Hevâ, put değildir ama insanı yönetebilir.
İnsan onun önünde eğildiğini fark etmeyebilir.
İşte “ilâhehû hevâ”nın bugünkü somut görünümü budur : İnsan hevâsını yönettiğini sanırken, hevâsı insanı yönetir.
Böylece soyut bir âyet, hayatımızda gözlemlenebilir bir fenomene dönüşür.
2. “İLLALLAH” DEMEK : NİHÂÎ HÜKMÜ ALLAH’A VERMEK
“Lâ ilâhe” yalnız bırakılırsa insanı boşlukta bırakabilir.
Kelime-i Tevhîd orada durmaz : Lâ ilâhe illAllah. = “Allah’tan başka ilâh yoktur.” Bu, yalnızca “Allah vardır” demek değil, daha güçlü bir iddiadır : Nihâî hüküm Allah’ındır.
• Varlığımın nihâî sahibi ben değilim.
• Malımın mutlak sahibi ben değilim.
• Bilgimin mutlak kaynağı ben değilim.
• Gücümün mutlak sahibi ben değilim.
• Hayatım üzerinde sınırsız tasarruf yetkisine sahip değilim.
• Bana verilen hiçbir şeyi kendimden bilme hakkına sahip değilim.
Bu nedenle Kelime-i Tevhîd, insanın “ben” üzerindeki mutlaklık iddiasını kırar.
3. KARUN : “BENDEN/BENİM” DEMENİN TRAJEDİSİ
Karun’un cümlesi bu açıdan olağanüstü önemlidir : “Bu bana ancak bende bulunan bir bilgi sayesinde verildi.” (28/78.)
Karun yalnızca zengin değildir; asıl problem, verileni kendinden bilmesidir.
• Bilgiyi kendinden bilir.
• Serveti kendinden bilir.
• Başarısını kendinden bilir.
• Sonunda “ben yaptım.” der.
Burada to be, fark edilmeden to have’e dönüşür : Ben varım; benim var; ben sahibim; ben, sahip olduklarımım.
Ve nihayet ben malım.
İşte tragedya burada başlar. Çünkü insan, sahip olduklarını kullanırken onların kendisini tanımlamasına izin vermiştir.
Ve insanlıktan mallığa geçilmiştir.
Karun’un trajedisi yalnızca servetinin yok olması değil, daha derinde, varlığını mülk üzerinden kurmuş olmasıdır.
4. FİRAVUN : “BEN”İN MUTLAKLAŞMASI
Firavun aynı yanılgının başka bir biçimidir.
Karun, “bende olan bilgi sayesinde” der.
Firavun, “ben sizin en yüce rabbinizim” (79/24) der.
Karun sahip olduklarını kendisinden bilir.
Firavun sahip olduğu gücü kendisinin mutlaklığına dönüştürür.
Biri, “ben yaptım” der; diğeri, “ben hükmederim” der.
Biri mülkü mutlaklaştırır; diğeri iktidarı.
Fakat ikisinin altında aynı ontolojik yanılgı vardır : Verileni kendinden bilmek.
Bu yüzden Kelime-i Tevhîd, yalnızca “başka tanrılar yoktur” demek değil, aynı zamanda “ben mutlak değilim” demektir.
5. “TO HAVE”İN TRAJEDİSİ
İnsan sahip olmak ister. Bu başlı başına kötülük değildir. Sorun sahip olmakta değil, sahip olduklarıyla özdeşleşmektedir.
İnsan, “mal benim” der; sonra “ben malımın sahibiyim” der; sonra “ben, sahip olduklarımım” noktasına gelir.
Ve sonunda “ben malım” der.
İşte insanın tragedyası budur : Sahip olduğunu sandığı şey, sonunda onun kimliğine dönüşür.
İnsan malı kullanırken, mal insanı kullanmaya başlar.
İnsan sistemi kurarken, sistem insanı kurmaya başlar.
İnsan teknolojiyi kullanırken, teknoloji insanın davranışlarını şekillendirmeye başlar.
Burada Marx’ın şeyleşme kavramıyla karşılaşırız.
İnsan ilişkileri şeyler arasındaki ilişkilere dönüşür.
İnsan ürettiği şeylerin karşısında yabancılaşır.
Bugün bu süreç daha ileri bir aşamaya taşınabilir : İnsan yalnızca şeyleşmez; kendi davranışlarının yönetilebilir bir nesnesine dönüşür.
6. PSİKO-TEKNOKRATİK ÇAĞ : KARUN’UN BİLGİSİ, FİRAVUN’UN GÜCÜ
Bugünün dünyasında yeni bir güç biçimi ortaya çıkıyor : İnsan davranışını veriden, algoritmadan, psikometriden ve davranışsal öngörüden hareketle şekillendirme gücü.
Burada Karun’un “bende bulunan bilgi...” iddiası ile Firavun’un “ben hükmederim” iddiası birbirine yaklaşabilir.
• Bilgi güce dönüşür.
• Güç kontrol kapasitesine dönüşür.
• Kontrol kapasitesi davranışları yönlendirme kapasitesine dönüşür.
Ve şu tehlikeli cümle ortaya çıkar : “İnsanı kendisinden daha iyi biliyorum.”
Fakat burada tragedyanın ikinci perdesi başlar. İnsanları yönlendiren sistem, onu kuranları da yönlendirmeye başlayabilir. Çünkü insan davranışını kontrol etmek isteyen kişi, kontrol etme arzusunun kendi davranışını ne ölçüde kontrol ettiğini fark etmeyebilir.
Böylece to be → to have → to control → to be controlled olur.
İnsan önce sahip olur; sonra kontrol eder; sonra kontrol ettiği sistemin içine girer. Ve nihayet kendisi de yönlendirilen bir varlığa dönüşür.
İşte burada “hevâsını ilâh edinme” yeniden karşımıza çıkar.
7. NEFSİN FİİLÎ İLÂHLIĞI
“İlâhehû hevâ”, bugünü anlamanın en somut yollarından biridir.
Nefis, hevâsını ilâh edinmişse, insanın ağzıyla “Allah benim ilâhımdır” demesi yeterli olmayabilir. Çünkü soru şudur : Fiilen benim üzerimde kimin emri geçiyor?!.
İnsan Allah’a inandığını söylerken hevâsının yönlendirmesi altında olabilir.
Kendisini özgür zannederken, arzuları tarafından yönetiliyor olabilir.
Kendi kararını verdiğini zannederken, kararının zeminini başkalarının kurduğu bir sistem belirliyor olabilir.
En tehlikeli yanılgı da şudur : Kendisini yöneten şeyi, kendi iradesi zannetmek.
İşte nefsin fiilî ilâhlığı burada ortaya çıkar.
İlâh olmak için taş veya heykel olmak gerekmez.
• Arzu da ilâhlaşabilir.
• Korku da.
• Alışkanlık da.
• İdeoloji de.
• Piyasa mantığı da.
• Algoritma da.
Yeter ki bunlar insanın iradesi üzerinde nihâî belirleyici hâline gelsin.
8. “İLÂHIN KİM?!.” SORUSU
Bu yüzden bugün çocuklara öğretilen : “Kimin kulusun?!.” sorusunu yetişkin insana şöyle çevirmek gerekir : “İlâhın kim?!.”
Ve bu soru teorik bir din bilgisi sorusu değil, hayatında kimin/neyin hükmü geçiyor?!. sorusudur.
• Allah mı?!.
• Hevâ mı?!
• Mal mı?!.
• Haz mı?!
• Makam mı?!.
• İtibar mı?!.
• Korku mu?!.
• Nefs mi?!.
• Teknoloji mi?!.
• Algoritma mı?!.
• Toplumun onayı mı?!.
• Yoksa bunların hepsini Allah’ın hükmüne tâbî kılmaya çalışan bir insan mısın?!.
Bu soru sorulmadan “lâ ilâhe illAllah” demek mümkündür ama bu cümlenin tahkik edilmesi başka bir şeydir.
9. TAKLİTTEN TAHKİKE
Taklidî iman : “Allah benim ilâhımdır.” der. Çünkü böyle öğrenmiştir.
Tahkikî iman ise önce şu soruyu sorar : “Hayatımda Allah’tan başka ilâhlaştırdığım ne var?!.”
Sonra, “bunların hangisi kararlarımı belirliyor?!; sonra, “hangisine karşı ‘hayır’ diyemiyorum?!.”
Ve nihayet, “ben gerçekten Allah’tan başka ilâh olmadığını hayatımda doğrulayabiliyor muyum?!.”
İşte o zaman, lâ ilâhe... bir ezber olmaktan çıkar, bir mücadeleye, bir arınmaya, bir özgürleşmeye dönüşür.
Ve ardından ...illAllah gelir.
Bu, Allah’ın varlığını kabul etmekten daha fazlasıdır : Mutlaklığı Allah’a iâde etmektir.
10. İSLÂM’A GİRMEK NE DEMEKTİR?!.
Bugün İslâm’a girmek, Kelime-i Tevhîd’i yalnızca söylemek değil, söylenen cümlenin ne anlama geldiğini üstlenmektir.
İslâm’a giriş, “hayatımın nihâî sahibinin ben olmadığımı kabul ediyorum” demektir.
“Kendimi mutlaklaştırmaktan vazgeçiyorum” demektir.
“Sahip olduklarımı kendimden bilmeyeceğim” demektir.
“Hevâmın beni yönetmesine teslim olmayacağım” demektir.
“Bana verilen aklı, bilgiyi, gücü, malı ve teknolojiyi mutlaklaştırmayacağım” demektir.
Ve en önemlisi, “benim üzerimde benden daha üstün bir hüküm bulunduğunu kabul ediyorum.” demektir.
İşte bunun adı İslâm’dır. = Teslimiyettir.
11. PEKİÎ İSLÂM’DA KALMAK?!.
Asıl mesele burada başlar. Çünkü İslâm’a girmek bir an olabilir. İslâm’da kalmak ise bir yürüyüştür. Her gün yeniden, lâ ilâhe... demektir. Çünkü insanın hayatına her gün yeni bir ilâh girebilir.
• Dün maldı.
• Bugün makamdır.
• Yarın bilgidir.
• Öbür gün teknolojidir.
• Başka bir gün kendi egomuzdur.
Dolayısıyla Kelime-i Tevhîd bir defa söylenip tamamlanmış bir cümle değildir. Her gün yeniden tahkik edilmesi gereken bir hayat ilkesidir.
İslâm’da kalmak, Allah’tan başka neyi ilâhlaştırdığımı sürekli fark etmek ve onu yeniden Allah’ın hükmüne teslim etmek demektir.
Bu nedenle mü’minin yürüyüşü hiçbir zaman “oldum” noktasında bitmez. Çünkü “oldum” dediği anda yeni bir put üretme tehlikesi başlar.
12. KELİME-İ TEVHÎD’İN BUGÜNKÜ ÇAĞRISI
Bugün Kelime-i Tevhîd bize belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar somut bir soru soruyor : “İlâhın kim?!.”
Sana hükmeden kim?!
İradenin yönünü belirleyen kim?!.
Neye “hayır” diyemiyorsun?!.
Neyi kaybetmekten korktuğun için kendinden vazgeçiyorsun?!.
Neye sahip oldukça kendini daha değerli hissediyorsun?!
Hangi güç seni olduğundan farklı birine dönüştürüyor?!.
Hangi sistem senin arzularını senden önce belirliyor?!.
Ve bütün bunların karşısında “Lâ ilâhe illAllah” dediğinde gerçekten neyi reddediyor, neyi kabul ediyorsun?!.
Kelime-i Tevhîd’in çağdaş anlamı burada beliriyor :
• Hiçbir şeyi Allah’ın yerine koyma.
• Hiçbir şeyi mutlaklaştırma.
• Hiçbir verilmiş şeyi kendinden bilme.
• Hiçbir arzunun seni yönetmesine izin verme.
• Hiçbir gücü sınırsızlaştırma.
• Hiçbir sistemi insanın üstüne çıkarma.
• Ve kendini dahî ilâhlaştırma.
Çünkü insanın ilk ve en tehlikeli putu dışarıda değil, kendisinde ortaya çıkabilir.
13. SON SÖZ : İNSAN OLARAK KALMAK
Belki de Kelime-i Tevhîd’in bugün bize söylediği en derin şey şudur : “Allah’tan başka ilâh yoktur” demek, insanın kendisini ilâh olmaktan çıkarmasıdır.
Karun, “bende olanla ben yaptım” dedi.
Firavun, “ben en yüce rabbinizim” dedi.
Modern insan ise bunların daha inceltilmiş biçimlerini söyleyebilir :
• “Ben, kendimi yaptım.”
• “Ben, kendimin sahibiyim.”
• “Ben, kendi hayatımın efendisiyim.”
• “Ben, ne istersem oyum.”
Kelime-i Tevhîd bütün bu cümlelerin karşısına çıkar : LÂ İLÂHE İLLALLAH.
Yani :
• Sen mutlak değilsin.
• Sahip olduğun şeyler seni tanımlamaz.
• Bilgin seni mutlaklaştırmaz.
• Gücün seni rab yapmaz.
• Hevân seni yönetme hakkına sahip değildir.
• Teknoloji seni insan olmaktan çıkaracak bir efendi değildir.
• Ve sen, kendinin ilâhı değilsin.
İslâm’a girmek budur : Mutlaklığı kendinden çekip Allah'a vermek.
İslâm’da kalmak da budur : Bu teslimiyeti her gün yeniden gerçekleştirmek.
Bu yüzden Kelime-i Tevhîd yalnızca İslâm'a girişin cümlesi değil, aynı zamanda İslâm’da kalışın ölçüsüdür.
İnsan her gün kendisine şu soruyu sormalıdır : İLÂHIM KİM?!.
Ve cevabını dilinden önce hayatında aramalıdır. Çünkü “lâ ilâhe illAllah”ı söylemek kolaydır, Onu hayatında doğrulamak ise bir ömür sürer.
Ve belki Kelime-i Tevhîd’in insana verdiği en büyük özgürlük de budur : İnsan, Allah’ın kulu olduğunda başka her şeyin kulu olmaktan kurtulur.
Ve insanlıktan mallığa, kulluktan köleliğe giden yolu kapatan cümledir LÂ İLÂHE İLLALLAH.
Yorumlar
Yorum Gönder