KARUN’DAN FİRAVUN’A ...

KARUN’DAN FİRAVUN’A, FİRAVUN’DAN PSİKO-TEKNOKRATİK İKTİDARA

Kur'ân, insanın güç karşısındaki kibirlenmesini yalnızca soyut bir ahlâk problemi olarak anlatmaz, onu somut insan tipleri üzerinden gösterir.

Karun bunlardan biridir.

Karun’un iddiası son derece dikkat çekicidir : “Bu bana ancak bendeki bir bilgi sayesinde verildi.” (28/78.)

Buradaki problem yalnızca servetin çokluğu değildir. Asıl problem, servetin kaynağının Allah’tan koparılıp kişinin kendi bilgisine ve yeteneğine nispet edilmesidir.

Karun’un mantığı şudur : “Ben biliyorum; dolayısıyla ben sahibim.” = Bilgi → güç → mülk.

O, kendisine verilen şeyi kendisinin ürettiğine inanır. Böylece nimet, emanet olmaktan çıkar; kişisel kudretin kanıtına dönüşür.

Kur’an’ın başka bir yerde aktardığı zihniyet de aynı noktaya işaret eder : İnsana bir nimet dokunduğunda, “bu benim bilgim sayesinde bana verildi.” deme eğilimi. Demek ki Karun’un trajedisi yalnızca servet sahibi olması değil, sahip olduklarını kendisinin bilgisine borçlu olduğunu sanmasıdır.

Karun’un kibri, mülkün ontolojisini değiştirir : “Bana verildiyi ben elde ettim”e çevirir. Fakat Kur’an’da bundan daha ileri bir aşama vardır : Firavun.

Firavun artık yalnızca mülkün sahibi olmak istemez. İnsanlar üzerindeki hükümranlığını mutlaklaştırır. Ve sonunda : “Ben sizin en yüce rabbinizim.” (79/24.) der.

Karun’un iddiası, “bilgi benim.”

Firavun’un iddiası, “hüküm benim.”

Biri sahipliği mutlaklaştırır, diğeri hükümranlığı.

Biri, “ben elde ettim.” der; diğeri, "ben hükmederim.” der.

Böylece Kur'ân, insanın kibir yolculuğunda iki ayrı eşiği gösterir :

Karun, mülkün mutlaklaştırılması.

Firavun, hükümranlığın mutlaklaştırılması.

Fakat çağımızın meselesi burada bitmiyor. Çünkü bugün insanın elindeki araçlar, Karun’un servetinden ve Firavun’un siyasal gücünden çok daha geniş bir müdahale alanı sağlayabiliyor.

Burada karşımıza yeni bir güç biçimi çıkıyor : Psiko-teknokratik sermaye.

Bu güç yalnızca serveti kontrol etmek istemiyor. Yalnızca üretimi veya altyapıyı kontrol etmekle yetinmiyor.

İnsan hakkında bilgi topluyor ve insanın davranışlarını ölçüyor.

Dikkatini izliyor ve tercihlerini analiz ediyor.

Zaaflarını belirliyor ve davranışlarını öngörüyor.

Ve giderek, davranışların oluşma şartlarına müdahale edebilecek bir kapasite kazanıyor.

Böylece Karun’un “bilgi benim” iddiası ile Firavun’un “hüküm benim” iddiası, modern teknolojik kapasitede tehlikeli bir biçimde birleşebiliyor :

• Bilgi benim.

• Altyapı benim.

• Algoritma benim.

• Öngörü benim.

• Yönlendirme kapasitesi benim.

• Ve nihayet senin davranışını belirleme gücü de benim.

İşte bu, Karun’u ve Firavun’u araçların kapsamı bakımından aşan bir iktidar ihtimalidir.

Karun’un serveti vardı; Firavun’un siyasal hükümranlığı.

Bugünün küresel teknoloji-sermaye yapılarının bazı aktörleri ise bunlara ek olarak, insanın zihinsel ve davranışsal dünyasına nüfuz edebilen teknolojik araçlara sahip.

Karun insanın sahip olduklarını mutlaklaştırdı.

Firavun insan üzerindeki hükmünü mutlaklaştırdı.

Psiko-teknokratik iktidarın tehlikesi ise, insanın sahip olduklarını, insan üzerindeki hükmü ve insanın kendisini aynı iktidar mimarisinde birleştirebilmesidir.

Bu nedenle burada yalnızca yeni bir ekonomik sınıftan söz etmiyoruz.

Yeni bir iktidar ontolojisinden söz ediyoruz. Çünkü iktidarın nesnesi artık yalnızca insanın bedeni değildir. Emeği değildir. Malı değildir. Zamanı değildir.

Giderek dikkati, arzusu, tercihi, davranışı ve iradesinin oluşum sürecidir.

Ve insanın iradesinin oluşum sürecine müdahale edebilen güç, eski tiranlığın sahip olmadığı bir imkâna sahiptir : İnsanı zorlamadan yönetebilmek.

İşte yeni tiranlık burada başlar.

KARUN’UN BİLGİSİNDEN FİRAVUN’UN RUBÛBİYETİNE

Karun’un cümlesi ile Firavun’un cümlesini yan yana koyduğumuzda Kur'ân’ın gösterdiği istikâmet daha açık görünür : “Bu bana bendeki bilgi sayesinde verildi.”.“Ben sizin en yüce rabbinizim.”

İlkinde insan, sahip olduklarının kaynağını kendisine bağlar.

İkincisinde, hükümranlığın kaynağını kendisine bağlar.

Birinde bilgi, diğerinde hüküm, mutlaklaştırılır. Fakat ikisinin ortak kökü aynıdır : Kendini sınırlandıracak aşkın ölçüyü reddetmek. Çünkü insan kendisini nihâî ölçü hâline getirdiğinde, sahip olduklarını da, gücünü de, bilgisini de kendi benliğinin uzantısı hâline getirebilir.

İşte çağımızdaki asıl tehlike budur.

Teknoloji insanın gücünü artırırken, insanın haddini artırmaz.

Bilgi çoğalırken, hikmet kendiliğinden çoğalmaz.

Öngörü kapasitesi artarken, ahlâkî sorumluluk kendiliğinden artmaz.

Müdahale imkânı büyürken, haklılık otomatik olarak büyümez.

Tam tersine güç büyüdükçe sınır daha da önemli hâle gelir.

Karun’un trajedisi burada yeniden karşımıza çıkar. “Bendeki bilgi” diyen insan, bilginin kendisini de bir mülkiyet nesnesine dönüştürür.

Firavun’un trajedisi ise bunun daha ileri biçimidir : “Ben sizin en yüce rabbinizim.”

Bilgi sahipliği, hükümranlık iddiasına dönüşür.

Ve psiko-teknokratik çağda bu ikisinin birleşmesi, “seni senden daha iyi biliyorum; dolayısıyla senin adına karar verebilirim.” cümlesine dönüşebilir.

İşte çağımızın Firavunluğu belki de tam olarak böyle görünecektir.

Tahtta oturan bir kral olarak değil; insanın davranışlarını onun adına düzenleyen görünmez bir sistem olarak.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK