Kayıtlar

İKTİSAT

Kelime, etimoloji olarak, sahip olunan (= emânet olarak verilen = kazanılan) şeyleri tutumlu (iktisatlı) ve idâreli kullanma; bilimsel disiplin olarak da, mal ve hizmetlerin üretimi, tüketimi ve dağıtımı = paylaşımı. Üretimde, tüketimde ve dağıtımda (= paylaşımda) adâlet olmaz/sağlanmazsa, zengin-fakir (= varsıl-yoksul) ayrımı kaçınılmaz olur. Marksist değilim ama çoğu çatışma, bu ayrımdan (= ekonomik adâletsizlikten) doğar/doğuyor. Bazı devletler bu adâletsizliği gidermek; bazı devletler (çoğu devlet) de bu adâletsizliği derinleştirmek için varlar. Bu adâletsizlik nasıl giderilir veya daha da derinleştirilir?!. • Âdil veya adâletsiz vergi sistemi ile. • Sınırlı veya sınırsız özel mülkiyet hakkı ile. Komünist (sosyalist) devletler, özel mülkiyete izin vermezler. Bu, özel yetenekleri öldürmek, herkesin yeteneğini eşitlemek veya eşit görmek; sınırsız (özel) mülkiyet de, dezavantajlıları (= fikren ve bedenen özürlü! olanları) köleliğe ve dilenmeye mahkûm etmektir. Devletler vergilerle...

DÜZEN KURMA

İster bir devlet olsun ister olmasın, istisnasız her toplumun iyi-kötü bir düzeni vardır. Bu düzen, yazılı veya yazılı olmayan kurallarla sağlanır. Bu kurallar, disiplin demektir. Evde, okulda, iş yerinde, camide, her yerde belli davranış kuralları olur; kurallara uymayanların cezasını ya toplum ya da organize bir yapı olan devlet verir; devlet, her alana dair kurallar (= yasa, yönetmelik ve tüzükler) koyar, onlara uymayanları cezalandırır. Evdeki, okuldaki, iş yerindeki, camideki, her yerdeki kuralların birbirleri ile uyumlu olması gerekir; uyumlu olmazlarsa düzen alarm verir. Bunu, insanın özel ve kamusal hayatındaki düzen, diye de ifade etmek mümkün. İslâmî jargonda/literatürde bu düzene din deniyor. İslâm’da (= İslâm dininde), yaşamın her alanına dair (ailevî, sosyal/toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel) bütün kurallar, hiyerarşik bir bütünlük ve tutarlılık arz ederler. Çünkü İslâm, hayatı bölmez, hatta bu hayat sonrası hayatı (âhireti) da tamamlayıcı bir bütün olarak görür; haya...

NAMAZ, HAYAT ve ÖLÜM

‘Namazı hayata taşımak gibi bir yükümlülüğümüz mü var; bunu nereden çıkardın?!. Kafana göre hüküm veriyor, dini (= âyetleri) kafana göre yorumluyorsun.’ denebilir. Bu yazı, bunu gerekçelendirmek için kaleme alındı. Önce, bu hükme (= karara) hangi âyetlerle vardığımı açıklayayım. Siz, âyetlerin tamamına bakın; ben burada, birkaç âyete vurgu yapacağım. Bunlar : A’raf, 205’deki âyetin sabah-akşam anlamına gelen “bil guduvvi vel âsâl” kısmı; İsrâ, 78’de, “eqım-ıs salât’e lidulûki-ş şemsi ilâ gaseqı-l leyl... = Güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar salâtı edâ et/kıl!..” kısmı; Nur, 36’da bağlamda sözü edilen Allah’ın Nûru, sabah-akşam = “bil guduvvi vel âsâl” Allah’ın İsminin yükseltilmesine izin verdiği evlerdedir, kısmı; ve bu kalıbın bir benzeri “bükraten ve asîlâ”dır. Fetih, 9; Ahzab, 42 ve İnsan, 25’de geçer. Ahzab, 41 ile 42 (ve devamı, en azından 44’e kadar) beraber okunduğunda, “SÜREKLİ ZİKR”den söz edildiğini görürüz... ayrıca, Mearic, 23’deki “... alâ salâtihim dâimûn.” i...

CAN

İnsanın yaşamasını sağlayan, ölümle ondan ayrılan “ruh veya hayat”!. Canı veren de alan da Allah. Ama O, o canı alırken verdiği gibi almıyor. Çoğu zaman ateşli silahlarla, bıçaklarla, ölümcül tuzaklarla, idamlarla birilerine aldırıyor. Normal ecelden sonra en büyük can alıcılar, devletler ve cellatlar. İnsanlar, devletleri için can alıyor, can veriyor = savaşıyorlar; devlete isyan edenlerin canlarını da devletleri cellatları ile alıyor, onları idam ediyor/ettiriyor. Babil kralı Nemrud da, Hz. İbrâhim’e “ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. (2/258); bütün krallar böyle. ... Can verme = Ölme İdeal can verme = ideal ölüm, Allah için = Allah yolunda can verme/ölmedir, canı bize emânet olarak Veren’e o canı iradî olarak teslim etmedir (= şehitliktir). O canı, iradî olarak O’na teslim etmezsek O, öyle ya da böyle o canı alıyor, alacak; alınca da bakacak : verdiğim o canı kimin için kullanmış, kime vermiş = o ömrü nerede harcamış?!. “Ben, insanları ve cinleri (sadece) Bana kulluk etsinler d...

NAMAZI HAYATA TAŞIMAK

Beş vakit kıldığımız namazı, her vakte = hayata taşımaktan söz ediyorum. O beş vakitte kıldığımız namaz, bizi her vakit nasıl yaşayacağımızın eğitimi-öğretimi gibi!. Beş vakit kıldığımız namazı her gün kılmamız, unutmamamız (= zikretmemiz, zikr) için. Teşbihte hata olmaz, beş vakit namazı meslek öğrenme gibi; hayata taşıdığımız namazı da o mesleği uygulama gibi görmek!. Uygulanmayan meslek, kimin işine yarar?!. = İnsana iyilik yaptırmayan ve kötülükten alıkoymayan namaz ne işe yarar?!. (Bknz. 29/Ankebut, 45.) Pragmatik takıldığımı düşünebilirsiniz; benimkisi sadece bir düşünce!.  Bu nasıl mı olacak?!. Herkes yaptığı işi (mesleği), ibâdet ediyormuş gibi yapacak. Her yaptığı işte Allah Rızasını gözetecek. Allah’ın emrine uymayan bir işi yapmayacak. Allah’ın emrine uymayan bir âmire (tapmayacak!) itaat etmeyecek... aksi hâl, namazda verilen sözü, hayatta bozmak, hâşâ Allah’la dalga geçmek olur.

BİR SORU ÜZERİNE...

İslâmîleşme : • Yukarıdan aşağıya iktidar (devlet) eliyle.  • Aşağıdan yukarıya Mü’min, ilmi ile âmil kullar (insanlar) eliyle olur.  İlki, resmî; ikincisi sivildir.  Türkiye’de 20 yılı aşkın bir süredir, İslâmîleşme, iktidar eliyle gerçekleştirilmek istendi; İmam-Hatipler açıldı, çeşitlendi; Diyanet yeniden yapılandırıldı; İlâhiyat Fakültelerinin sayısı artırıldı, vs... ama muktedirlerin kendi yaşamları, bu İslâmîleşmeyi tersine çevirdi; ben buna deislamizasyon (belki siz buna, İslâm’dan uzaklaştırma da diyebilirsiniz) diyorum. Birileri, bir zamanlar İslâm’ı mitolojiden arındırmak için demitolojizasyon kavramını icat etmişti; bunun gibi... Soruyorum size, son yirmi yılda islamîleşmede bir ilerleme mi var, gerileme mi?!. Bence çok açık bir gerileme var. Özellikle gençler, (uygulama olarak) İslâm (?!) buysa/bu olacaksa, ben böyle bir İslâm’a sıcak bakmıyorum, böyle bir İslâm’ın hâkim olduğu devlette yaşamak istemiyorum diyorlar... İnsanları (özellikle gençleri) İslâm’d...

İSLÂMÎLEŞMENİN SEKÜLERLEŞMESİ

İslâm’ın değil; İslâm ayrı, islâmîleşme ayrı. İslâm, orijinal Allah’ın dini; islâmîleşme, bizim o dinden anladıklarımız ve pratiğe (yaşama/hayata) geçirdiklerimiz.  İslâmîleşme, İslâm’ı bireysel, toplumsal ve siyasal bir düzen kılma, hayata aktarmadır.  Bu yazı, işte bu islâmîleşmenin sekülerleşmesine değinecek ve bunu bireysel, toplumsal ve siyasal düzlemde, özet olarak ele alacak. İslâm, bireyin hayatını da bireylerin ortak hayatlarını da (= sosyal/toplumsal, siyasal, kültürel olarak) düzenler. Bunu da belirleyici kurallar = yasalar koyarak yapar. İslâm dışı düzenlerde bu kuralları = yasaları Allah değil, insanlar koyar/lar. Allah, insan hayatına dair genel ahlâkî kuralları koyar; ayrıntıya dair kuralları, insanın kendi eline = iradesine verir; Allah’ın koyduğu kurallar, insanların koyduğu kuralların/yasaların ruhunu da belirler, belirlemelidir. Allah inancı olmayan (= içinde Allah’a iman = enm/emniyet olmayan) kişinin bireysel hayatı karmakarışıktır, onda iç çatışma vardır....

VATAN

Vatan : Kişinin yaşamına mekân olan (küçük-büyük) ev. Kişinin mikro düzeyde evi (vatanı) bedeni; sonra anası; sonra ailesi; sonra ülkesi; sonra dünya; sonra da... Vatan korunmazsa, kişi yersiz-yurtsuz kalır. “Dünyada mekân, âhirette iman.” demişler; öyle ya da böyle kişiye burada da ötede de bir mekân lâzım; ötedeki mekân (vatan) imana veya imansızlığa bağlı. Vatansızlık, huzursuzluktur; vatanda huzur aranır. Vatandaki huzur, ya içerdeki ya da dışarıdaki saldırılarla bozulur. İçerde birlik-beraberlik olursa, dış saldırılar çok kolay bertaraf edilir. İç saldırı : Küçük ölçekte : şeytanî nefsin vesveseleri veya kışkırtmaları. Buna Efendimiz büyük cihat demişti. Orta ölçekte : ana-babaya isyan, ailede huzursuzluk. Büyük ölçekte de kurulu düzene isyan ve iç savaş şeklinde olur. İnsanın kendi bedeninin içi (= duygu ve düşünceleri) ile evi (= ailesi); ailedeki düzeni/dini ile toplumdaki düzeni/dini (devletin kurduğu düzen/din) uyuşuyorsa, o vatanda (evde, yurtta/ülkede) huzur olur; uyuşmuyor...

NAMAZIN ŞARTLARI = FARZLARI

Namazın Şartları 12. 6’sı içinden, 6’sı dışından. İçinden olanlar : İftitah (Başlangıç) Tekbiri. Kıyam. Kıraat. Rukû’. Sücûd. Kâ’de-i Âhira. Dışından olanlar : Hadesten ve Necâsetten Taharet. Setr-i Avret. İstikbâl-i Kıble. Vakit. Niyet. Dış şartlar tam olmadan, iç şartlar tam olmaz. Dış şartların ilki iç ve dış temizlik. Bunlar, abdest (ve gusül) ile sağlanır; abdest alınan her uzvun zahirî ve batınî temizliğine dikkat edilir.  Üçüncüsü, avret yerlerini örtmek = setr-i avret. İnsan huzuruna ve Rabbin Huzuruna “çıplak”! çıkılmaz. İnsanı çıplak bırakan, şeytandır. (Bknz. 7/20) İstikbâl-i Kıble : Tek bir hedefe/amaca (= Kâbe’ye, Allah’ın Evine = Beytullah’a) yönelmek ve hayatın anlamını bilmek. Vakit : Beş (= sabah-akşam, öğle-ikindi, gece/yatsı = her) vakti Allah’a (= Allah’ın dinine) hasretmek. Niyet : Namazı (= her işi) Allah için kılmak (= yapmak); (gösteriş gibi) başka bir niyet = amaç  gözetmemek. Bunlara azamî dikkat ettikten sonra, içeri “gireriz”!. İçerinin şartları, dı...

EÛZÜ-BESMELE

Bu yazıyı daha net, daha iyi anlamak için, elinize bir kâğıt-kalem alın; kağıdı uzunlamasına yatırın, ortasından aşağıya doğru bir çizgi ile bölün; sola Eûzü’yü; sağa Besmele’yi yazın. Eûzü’de (min ve be harf-i cerleri hariç) dört (4) kelime var. Besmele’de de (baştaki bi hariç) yine dört (4) kelime var. Bunları numaralandırın ve karşılıklı eşleştirin. Eûzü’ye Bism/Biİsm; Allah’a (Billaha) Allah; şeytana Rahman; racîme Rahîm gelecek şekilde. Sonra, bu yazıyı okumayı durdurun ve biraz düşünün. Düşündükten sonra ister okumaya devam edin, ister etmeyin; benim düşüncemi merak ederseniz, aşağıdaki satırları okuyabilirsiniz. ... Eûzü, Ben sığınırım. Â’zé, sığınma; e, ben. Karşılığı, Bi İsmi. İsm. Neye, kime, hangi İsm’e sığınırım?!. Allah’a, Allah İsm’ine. Karşılığı yine Allah. Başka “sığınak”! yok ki... Eûzü kısmındaki 3. kelime, şeytan; karşılığı Rahmân. Şeytandan Rahmân’a sığınırım. Şeytan ve Rahmân. Ses uyumuna ve kalıba dikkat edin. Şeytanın kökü ŞYT; Rahmân’ın kökü RHM. ŞYT, yanmak; RH...

YAPICI ELEŞTİRİ

Eleştiriyi yapan dostumun bu eleştiriyi bir uyarı/ikaz olarak yapmadığından eminim ama ben onu bir uyarı/ikaz olarak da aldım. Eleştiri şu : Tüm yazıp-çizmelerin tuvaldeki koşan ata benziyor. Sen çiziyorsun (yazıyorsun), millet seyrediyor, yaptığın o resme bakıyor, o kadar. Resimdeki atlara binilemez, onlarla bi yere gidilemez, onlarla savaş filan yapılamaz. Dostum haklı. Yazma, yazı ile resim yapmadır; yazı zaten cansızdır; söz (= yüz yüze sohbet), yazıdan daha canlıdır. Yazar yazarken, kendindeki canı (düşünceyi), öldürerek yazıya (sayfaya) döker; okur, o ölü canı (düşünceyi) okuyarak canlandırır, içine çeker. Dostum, "herkes kendini 'rasul'!! sanıyor; kimse hidâyet aramıyor, herkes heybesindekinin (en) doğru olduğunu düşünüyor, kimse bir rasule/elçiye ihtiyaç doymuyor ki" de dedi. Ben, yine de bu rasulü/elçiyi âlim/bilmiş diye okudum. Dostum, “sağırlara konuşan, delirir; dikkat et.” de dedi. Bunları söylerken esas söylemek istediği şeyi, örtük olarak bana söylemek ...

SARHOŞ/LUK

Sarhoşun Arapçası sekr; sarhoşluğun ise sekârât. Sekr, aklın alkolle (uyuşturucu bişeyle/hapla) bağlanması (baştan gitmesi) ve iş göremez hâle gelmesi. Arapçada sekr, aynı zamanda şeker demek. Demek ki sekr (sekarât = sarhoşluk) hâli şeker gibi hoş/tatlı bişey!. Sarhoş, Farsçada serhoş; ser, baş; hoş, hoş; serhoş : başı hoş. Akıl, aklı kullanmak kişiye zor gelince = kişi zorluklar karşısındaki mücadelesinde zorlanınca aklını terk ederek = içerek bu zorluklardan kurtulacağını sanıyor. ... Ben, bu notta Nisa, 43. âyetin, “ey iman edenler, sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar namaza (salâta) yaklaşmayın!...” = “hattâ ya’lemü mâ tekûlûn = ne dediğinizi bilinceye kadar” kısmına dokunacağım. Sarhoşken akıl gider, bağlanır, içki ile kişi kendi kendine anestezi alır. İçmek, iradîdir. İrade, bir işte çook sık kullanılırsa (= burada çook içilirse) o iş kişide bağımlılık yapar. Çook namaz kılmak da böyledir. Âyet, “ne dediğinizi bilinceye kadar.” namaza yaklaşmayın, diyor. Soru şu : Sarhoş olm...

MAĞARA ARKADAŞLARININ DUÂSI

“Rabbenâ âtinâ min ledünKe rahmeh, ve heyyi’ lenâ min emrinâ raşedâ. = Rabbimiz! Bize katından rahmet ver, bizi işimizde rüşde hazırla.” (18/10) O yedi gence de muhtemelen hayat zordu; onlar, Rablerinden rahmet ve rüşd (= reşitlik) umuyorlardı. (= Rablerinden umut kesmemişlerdi.) Rableri de onlara o zorluğu hiiç hissettirmedi, 309 yıl uyuttu!. Uykuda bişey hissedilmez; uyku, yarı ölümdür. (Bknz. 39/42.) Cehennem çook daha zordur, orada ne ölüm var ne de uyku. = “sümme lâ yemûtu fîhâ ve lâ yahyâ. = Orada ne ölecekler ne de yaşayacaklar.” (87/13.) “Onlar : Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, Biz O’ndan başkasına ilâh demeyiz (= len ned'û). (= Allah’tan başkasına ilâh diye tapmayız = sadece O’nun emrine uyarız.) Yoksa, saçma-sapan konuşmuş, saçma-sapan iş yapmış oluruz.” (18/14) “Şu bizim kavmimiz, ellerinde geçerli hiçbir delilleri olmadan, O’ndan başka ilâhlara tapıyorlar...” (18/15) “Madem ki onlardan (= o kavimden, o kavmin taptığı putlardan) ayrıldınız = uzaklaştınız (= mu...

MAĞARA ARKADAŞLARI = ASHÂB-I KEHF

Mağara arkadaşlığı, zalim hükümdara itaat etmeyen yedi gencin (= Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernus, Debernuş, Şazenuş ve Kefeştatayyu’un), köpekleri Kıtmir ile bir mağaraya sığındıkları ve orada 309 yıl beraber kaldıkları = uyudukları beraberlik (= arkadaşlık). Bu gençler bu mağaraya, kendi akıl ve iradelerini kullanarak sığınmışlardır. Platon’un mağarasındakilerin mağarada kalışları mecburîdir; o mağaranın duvarına yansıyan gölgelerin aslını merak edenler, mağaradan çıkmayı denerler. Bu mağarada zulüm yoktur. Mağaraların içi ile dışı aynı değil; dışardaki dünya kötü ve zalimin zulmünden korkuluyor ise, mağaralara sığınılabilir; dışarda bir tehlike (zulüm ve ölüm) yoksa, mağara yaşamı bir kaçıştır. Mağara, zindandır. Bazen de kul, Yusuf (a.s.) gibi zindana suçsuz olduğu hâlde atılabilir. Bu atılış, hem bir eğitim (Medrese-i Yusufiyye), hem de bir deneme/sınama olabilir. O yedi genç, o mağarada 309 yıl “kalarak”! zalim hükümdarın zulmünden kurtarıldılar.  Mağaralar, bazen (belki d...

ASLA-ESASA DÖNÜŞ

İnsan Sûresi 1. âyet, insanın aslını-esasını açıklar. “İnsan, henüz anılmaya değer bir şey değilken, üzerinden dehrden bir hıyn/zaman gelip-geçmedi mi?!.” Anılmaya değer bişey değilken. = “lem yekün şey’en mezkûrâ” (76/1.) Sonra,  “Biz onu (insanı), imtihan etmek (= nebtelîhi) için karmakarışık bir nutfeden (= emşâc) yarattık (meşîc, üreme hücresi, gamet.) ki, onu  işitici ve görücü (= semîan basîrâ) yaptık.” (76/2) Sonra,  “Ona doğru yolu gösterdik; ister şükredici olur, ister nankör.” (76/3) Bu oluş, geçici, imtihan için; imtihan bitince insan, aslına dönecek!. Aslına dönünce de Allah-u Alem, yine ya anılmaya değer bişey olmayacak, ya da adı hep anılacak!. Anılmaya değer bişey olmamak, nasıl bişey?!. Değersiz bişey, çer-çöp gibi bişey olmak değil mi?!. O gün bu insan, “bari toprak olsaydım.” (78/40) diyecek. Eğer toprak, anılıyorsa; değerli bişey; ama o, toprak dahî olamayacak!. Anılmaya değer olmanın (= mezkûr/zikre konu olmanın) da dereceleri var. En çok anılan = zikr...

ŞER'Î DELİLLER = EDİLLE-İ ŞER'ÎYYE

Aslında edille, deliller demek değil; deliller, delâil; edille, delillerin en güçlüleri, demek. Nedir onlar?!. Kitap. Sünnet. İcmâ-i Ümmet. Kıyas-ı Fukahâ.  Kitap ve Sünnet, temel (asıl/esas) delil; İcmâ-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukahâ ise furû’ (yan, tamamlayıcı) deliller. İcmâ-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukahâ, temel (asıl/esas) delillere uygun olmak zorundalar. Kitâb, Allah’ın Sözü/Kelâmı. Sünnet, Allah’ın Sözünden/Kelâmından Efendimizin anladıkları ve yaşadıkları. İcmâ-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukahâ da bizim anladıklarımız. Ben, bu yazıda kıyasa, kıyas-ı fukahâ’ya kısaca değineceğim. Kitâbın da, sünnetin de, icmâ-i ümmetin de, kıyas-ı fukahânın da doğrusu-yanlışı olur. Her kitap, her sünnet, her icmâ-i ümmet, her kıyas (kıyas-ı fukahâ) doğru olmaz. (Buradaki kitap, Kur'ân; sünnet, Sünnet değil.) ... Şeytan da kıyas yaptı: ‘beni ateşten, Onu (= Âdem’i) topraktan yarattın.’, dedi. Kıyasın (ve icmânın) doğru olması, Kitâb ve Sünnet’in doğru anlaşılmasına (ve yorumlanmasına) bağlı. ... ‘Ben, benim; S...

ZAMİRLER

Zamir  (ضمير) : Dilbilgisinde ismin yerini tutan. Bu ismin daha önce adının geçmesi şart. Etimoloji ve semiyolojide iç, öz, derun. Gizli olan, görünmeyen ama görünene yön veren. Gönül. Yürek. Akıl anlamında.  Bu zamirler : Ben. Sen. O. Biz. Siz. Onlar. İlk üç tekil; son üç çoğul. Bu zamirlerin Kitâb’ta izini sürdüm. Size bilindik birkaç yeri = âyeti hatırlatacağım. “İnNâ e’tayNâKe el-kevser. Fesalli li RabbiKe venhar. İnne şânieKe Hüve-l ebter.” Büyük harfler zamir. Biz = N. Sen = K. O = H. Biz Sana Kevser’i verdik. Sen de Rabbin için salât et ve kurban kes!. (= bu yolda kendini kurban/fedâ et!) Senin şânına bu yakışır, o (onlar) ebter. Sen, o (onlar) gibi değilsin, olamazsın. Kevser ne?!. Bize verilen HER ŞEY. (Sağlık-sıhhat. Mal-mülk. Evlât. Akıl, ...) (Yahudi teolog Martin Buber, ‘Ben ve Sen’i yazmıştı.) Kitâb’ta bu meseleye işaret eden konunun (tüm zamirlerini içeren/içine alan) a’lâsı var, hem de karşılıklı. “İyyâKe Na’budu ve İyyaKe Nesteîn.” (1/5) K = Sen = Allah. N = B...

CEBRÂİL DE İSTİVÂ EDER!...

Cebrâil de istivâ eder, ama, arşa değil; Rabbinin kendisine verdiği göreve ve kişiye. Necm, 6. âyet, buna delâlet eder. Necm 15. âyete kadar pasaj, bir bütünlük içinde okunursa, orada Rabbin Cebrâil’e verdiği Hz. Muhammed’e Vahiy indirme/verme görevini “nasıl”! yaptığı anlatılır. “zů mirratin festevâ.” (53/6) Mirra, çook üstün güç = yetenek; zů, sahip. = çook üstün güce = yeteneğe sahip olan O Cebrâil, bu gücü = yeteneği öyle bir kullandı ki O ve “o kullanım” Hz. Muhammed’in kalbinde zerre şüpheye yol açmadı. = “mâ kezebe-l füâdü mâ reâ. = O (= Hz. Muhammed), gördüğünü yalanla(ya)madı.” (53/11) Çünkü, Cebrâil, Ona (= Hz. Muhammed’e) istivâ etti, çook yaklaştı/yakınlaştı; iki yay kadar, hatta daha da az. (53/9) Şimdi siz bu konuda (bu konuyu) tartışacak mısınız?!. Onu (= Cebrâil’i), O, daha önce de görmüştü. (53/12-13) ‘Muhtemelen’! O (= Cebrâil), Onu (= Hz. Muhammed’i) daha önce de istivâ etmişti. Sidret-ül Müntehâ’nın yanında; ki, Cennet-ül Me’vâ da onun yanındadır. (53/14-15) ... İşt...

İSTİVÂ

İstivâ, seviy veya sivâ’dan. Seviy, seviyye/seviye, eşit, düz; sivâ, başka, gayri/gayr. İstivâ, alâ (على) ile kullanılırsa, kuşatma, bişeyin üzerine (ve içine!) yerleşme. Alâ (على), yüksek, ulu, yüce. “Er-Rahmân-u ale-l arş’i stivâ.” (20/5) Rahmân, arşı kuşatmıştır, arştan yücedir, arşın üstündedir. Sübhane Rabbi’yel A’lâ (اعلى). A’lâ, alâ (على)’nın ism-i tafdili, çook yüce, çook ulu, demek. Rab, arşa eşit, arşla aynı seviyede veya arşa ‘içkin’, arşın ‘içinde’ olsa, istivâ ile birlikte alâ (على) kullanılmaz, O’na a’lâ (اعلى) denmezdi.  İstivâ, ‘hem içerde hem dışarda = her yerde olma = bulunma’ demek; bu hâl, ancak arştan (ve arştakilerden) a’lâ (اعلى) olan, Allah için mümkün. Allah, Zât olarak ne arşın içinde ne de dışında = her “yer”de; Sıfat olarak hem içerde hem dışarda. O’na bir “yer” (ve zaman) izafe etmek mümkün değil; O, zamandan ve mekândan münezzehtir. Münezzeh, nezih, berî olma; yer ve zaman, nezih ve berî değil, kirli. Kirli akıl (= batı aklı ve bu akıldan beslenen akıl...

YAPTIRIM

Yaptırım : İnsana doğru (iyi, güzel) veya kötü (yanlış, çirkin) bir davranışı yaptırmayı veya yaptırmamayı sağlayan içsel veya dışsal güç, müeyyide. İçsel müeyyide, ahlâk veya vicdan tarafından; dışsal müeyyide, toplum veya devlet tarafından uygulanır.  Pekiî, Allah (= Allah inancı) bu müeyyidenin (yaptırımın) neresindedir?!. Başka bir deyişle Allah’ın (= Allah inancının), insan üzerindeki müeyyidesi (yaptırımı), içsel midir, yoksa dışsal mıdır?!. Hem içseldir, hem de dışsaldır. İçsel olursa Allah, kişi ile kalbi arasına girer; dışsal olursa O, “dışardaki bir Güç’tür”!. Ama, Allah için “iç ve dış” olmaz; O, mekâna sığmaz, mekândan münezzehtir; O, bişeyin içine sığmaz, dışında da bulunmaz. İstivâ, dışta/dışarıda olma değil.  Bu durumu nasıl anlamalıyız?!. Bu, anlayışın (= aklın) değil, inanışın (= kalbin) alanına girer. Kalbi Allah inancı ile “mutmain” olan kişi için bu, en ufak bir sorun teşkil etmez. Kalbi Allah inancı ile “mutmain” olmayan = kalbine Allah inancı girmeyen kiş...

YARAMAZ ADAM!...

Kime yaramaz adam deriz?!. Diyene bağlı. Bize yaramaz adam diyenin kendisi yaramazsa, belki de biz düzgün (işe yarar) bir adam olmuş olabiliriz. Sözünde durmayan, emanete ihânet eden, aldatan, çalan-çırpan, yalan söyleyen, bir dediği bir dediğini tutmayan, ... adama; kısacası kendisine güvenilmeyen adama, yaramaz adam deriz/denir. Mü’min ise, kendisine güvenilen ve kendinden emîn olunan adamdır. Gerçekte (= realitede, hayatta, fiilîyatta) her Mü’min b/öyle midir?!? Hayır. Çoğu Mü’min, Rabbine namazda ‘Ya Rab! yalnız Sana kulluk edeceğim, yalnız Senden yardım dileneceğim, aldatmayacağım, haksızlık yapmayacağım, ...’ dediği hâlde, sözünde durmuyor. Bu adama El-Mü’min olan Allah, Mü’min der mi?!. Ya yaramaz adam derse!.

SÖZÜN TE'SİRİ

Sözün te'siri ya da te'sirli söz. Sözde bir te'sir veya güç varsa, bu te'sir/bu güç ona nereden gelir?!. Bu güç/te'sir, o sözü söyleyende mi, sözün kendisinde mi, yoksa o sözü dinleyende mi?!. Hepsinde, der gibisiniz. Haklısınız. Ben de size yeni bir soru sorayım.  Pekiî, en te'sirli Söz olan Kur'ân, niye herkeste aynı te'siri göstermiyor?!. O Kur'ân’ın Söyleyeni = Sahibi Allah; O Söz, Allah’ın Sözü = Kelâm’ı değil mi; Onun hem Söyleyeni Güçlü, hem de Sözün kendi/si Güçlü değil mi?!... ... Söze olan ihtiyaç da biyere kadar yemeye-içmeye olan ihtiyaç gibidir. Tok veya iştahsız olanlara dünyanın en güzel (= leziz) yemeklerini de getirseniz, yemezler; oburlar (ve obezler) hariç. Oburluk (ve obezlik), yenileni yakmama, enerjiyi depolamadır.  Kişinin söze ihtiyacı yoksa, veyahutta o kişi söz oburu (obezi) ise, o sözün onda bir te'siri olmaz ya da o söz, ondaki dış görünüşü değiştirir, onun kalbine/ruhuna inmez/işlemez. İş, bizde başlamasa da bizde bit...

YETKİ DEVRİ

Hemen akla, devlet yönetiminde ve bürokraside üstün asta, belli sınırlar/sınırlılıklar çerçevesinde, elindeki yetkiyi vermesi/devretmesi gelir; oysa kavram (= yetki devri kavramı), hem aşağıdan yukarıya hem de yukarıdan aşağıya hiyerarşiktir. Oy verme, yetki verme, yetki devretmedir. Herkes yönetici olamayacağına göre, yöneticiler, oyla seçilir. Seçim (= ıstıfâ), seçilene, “seçilmişlik”! özelliği kazandırır. Allah da kullarından (meleklerden ve insanlardan) dilediğini seçer. (22/75) Seçtiğimiz kişilere verdiğimiz veya devrettiğimiz yetki, onlar tarafından kötüye kullanılmamalı. Bunun için, etkili bir denge-denetim mekanizması oluşturulmalı; buna dış denetim deniyor. İç denetim (= vicdan, ahlâk, ilâhî sorumluluk) olmayınca dış denetim etkili sonuçlar vermiyor. Herkesin başına polis dikemiyorsunuz; polisler de hırsız ve işbirlikçi olabiliyor. ... Yaratılan her insan, “seçilmiştir”!. Yaratan, her yarattığı varlığa belli oranlarda yetkilerini devrediyor; bu yüzden onlar : görüyor, işitiyor...

KULLUK, KÖLELİK MİDİR?!.

Hayır. Köleye emir veren, kendi yararını/menfaatini düşünerek emir verir; kula emir Veren, kendi yararını/menfaatini düşünmez, çünkü O’nun hiçbir menfaate ihtiyacı yoktur, O, Es-Samed’dir. Veya, Köle, efendisinin yararını düşünerek; kul da, kendi yararını düşünerek verilen emre itaat eder. Bu yüzden, kul, köle değildir. Bu durum, anne-babasının emrine itaat eden çocuğun durumuna benzer. Anne-babaların çocuklarına verdiği emirler de çocuklarının yararı içindir. Eğer çocuk akıllıysa ve anne-babası tarafından kullandığını düşünüyorsa, ilk fırsatta anne-babasının emirlere isyan eder.  Anne-babalar, çocuklarına kendi menfaatleri için emirler veriyorlarsa, bu emirler de hegemoniktir, çocukları köleleştirmeye yöneliktir. Rab, abdlarına (= kullarına) Kendi menfaati için emirler vermez, O’nun emirleri kullarının menfaati içindir; Rabbin, abdlarından herhangi bir menfaati yoktur; o abdlar, O’na itaat etmeseler bile O, bu itaatsizlikten en ufak bir zarar dahî görmez.

İSİMLERİN ÖĞRETİLMESİ

“ve alleme âdem-el esmâe küllehâ... Âdem’e tüm isimler öğretildi ve meleklere Âdem’e secde edin, dendi.” (2/31) Tüm isimler öğretildi.  Ama Âdem, tüm bu isimleri bilmiyor; çok azını biliyor.  İsimler, varlığın zihnî/zihindeki karşılıkları ama bu, sadece zihinde kalır da eyleme dönüşmezse, buna tam öğrenme denmiyor. İlim/öğrenme, iman etmeyi ve o imanın gereğini yapmayı gerekli kılar. Âdem’e tüm isimler öğretildiği hâlde, Âdem yine de yanlış yaptı; yaklaşmaması gereken yasak ağaca yaklaştı. Tüm isimlerin öğrenilmesi ve onlarla amel edilmesi mümkün mü?!. Mümkün. Öğretilmiş; bize düşen hatırlama ve gereğini yapma. Ne kadar çok isim öğrenilirse, o kadar çok melek bize secde eder. “fetelaqqâ âdemü min rabbihî kelimâtin fetâbe aleyh... Âdem, Rabbinden (yeni)! kelimeler aldı ve onlarla tövbe etti.” (2/37) Demek ki önceden öğrendiği kelimeleri hatırlamak için Âdem Rabbinden yardım istedi; o kelimeleri tam hatırlayabilse ve onların gereğini yapabilseydi, Rabbine muhtaç olmaz!, o ağaca ...

GÜÇ MÜCADELESİ

Diyalektik materyalizm. Tez-Antitez-Sentez. Sonucu baştan söyleyeyim : Allah’a inanılmazsa, bu mücadele (= güç mücadelesi) bitmez. Bu mücadelenin siyasî ayağı, iktidar-muhalefet; ekonomik ayağı, zengin-fakir; fikrî ayağı, akıl-Vahiy. Ben burada bu mücadelenin akıl-Vahiy ilişkisine değineceğim. Bunun kaynağı, kökü/kökeni (= arketipi/archetype), tâ kâlû-belâ’ya; orada, şeytanın Âdem’e secde etmemesindeki çatışmaya = mücadeleye dayanır. Ne oldu orada?!. Âdem’e bütün isimler öğretildi; meleklere : Âdem’e secde (= itaat) edin!, dendi; İblis, secde etmedi. = İblis, Allah’ın otoritesine karşı geldi; gerekçe olarak da : ben ondan üstümüm; beni ateşten, onu topraktan yarattın, dedi. (Bknz. 2/30-39) Bu, bir akıl yürütmeydi. İblis (= şeytan), Rabbinin otoritesine (= Aklına!; aklı, Rab için kullanmayı sevmiyorum ama mecburum) değil de, kendi aklına güvendi. Ara bir hüküm cümlesi kurayım. Akıl, Vahye (= Allah’a, İlâhî Akla!) güvenmezse, O Akıl’la! çatışır = mücadele eder. Batı aklı, İlâhî Akıl! ile...

C.C. NE DEMEK?!.

Bu kısaltma, Allah için kullanılır. Celle CelâlüHû = O, Ulu’dur, O’nun şânı yücedir, demek. “Allah varken (= Allah ile beraber) başka bir ilâha (ilâhlara) yalvarma!. (Zaten) Allah’tan başka ilâh yok (ki)!. O’ndan (= O’nun Vechinden) başka her şey helâk olacak. Hüküm O’nun, (= Gerçek Otorite, O.) O’na döneceksiniz.” (28/88). Sizin ilâh sandıklarınız (da) helâk = yok olacak ve O’na dönecek!. “... innâ lillah-i ve innâ ileyhi râciûn.” (2/156) Hepimiz O’ndan geldik, O’na döneceğiz. O’nda helâk (= yok)! olacağız. Her şey yok olunca, O kalacak. Zaten, hiçbir şey yokken de sadece O vardı. Ama, bu “yok oluş”!, aslâ bir kayboluş değil. O, yok olmaz. Öyleyse, iyiler, O’nda iyi; kötüler, O’nda ‘kötü’! olacak, olarak kalacak. Bu ‘kötü’, bize göre kötü; O, aslâ kötü değil. Bu kötü, iyinin iyiliğinin bilinmesi için gerekli olan kötü. Tam, mükemmel ve iyi olmayan kötüdür. O, Zât olarak TAM, MÜKEMMEL, MAHZÂ İYİ’dir; O’nun Zâtında aslâ zerre kötülük yoktur. O’nun sıfat olarak, Celâl’i ve Cemâl’i vardır...

HARF-İ TARİF = El (ال)

İngilizce karşılığı The.  El, İbranicede güç demek; ilâh anlamında da kullanılır. Arapçada el, belirlilik takısıdır, belirtgeçtir. Tarifin kökü, ARF (عرف); anlamı, tarif etme, bildirme, tanıtma, yol gösterme, belirgin kılma... Kimi, neyi?!. İlâh’ı. Allah’ı = El-İlâh’ı.  Allah, El ile Hû/O’nun (هو/Hüve’nin) şedde ile = şiddetli bir birleşiminden oluşur, İsm-i A’zam/Özel İsimdir. O, El-Hû’dur; El ile Hû, şedde ile pekişirse, lâm iki kere okunur ve son harfte (He’de) durulur, böylece Allah İsmi elde edilir. Her nefes alış-verişte “Hû’ denir. Theo da, The ile O’nun birleşimidir; Theo, Tanrı demektir. Allah = El-İlâh, Güçlü ve Belirgin, Tek İlâh’tır. Başka ilâh yoktur; öbürleri, ilâh-milah değildir, ama onlar, kendilerini ilâh sanırlar. = “Lâ ilâhe illâ-l Allah.” Kendilerini ilâh sananlarda, kendilerinden bir güç ve kuvvet yoktur. “Lâ Havle ve lâ Quvvete illâ Billah.” onlara güç-kuvvet ve kudreti Allah vermektedir. Böyle bir Güce (= otoriteye) itaat edilmez mi?!. Etmeyen, etmiyor; ...

OTORİTE

Emir verme yetkisinde olan, emreden, âmir. Âmirde/otoritede güç olmazsa, emre isyan edene (cezâi) yaptırım uygulayamaz. Emir, itaatle tamamlanır. Otoriteye itaat eden kimse olmazsa o, kendi çalar kendi oynar; kendi kendinin otoritesidir. Tebaası/milleti olmayan devlet bulunmaz; devlet, tebaa/millet ile ayaktadır, vardır. Millet, devletten desteğini çekerse, devlet göçer. Bunun tek istisnası Tanrı = Tanrısal otorite. Tanrı’ya kimse itaat etmese, O yine Tanrı’dır; O’na itaatsizlik O’nun Tanrılığına zarar vermez, itaat etmeyenlere verir.  Ailede aile reisi (baba), otoritedir. Devlette devlet başkanı otoritedir. Devlet başkanı, hiyerarşik olarak otoritesini paylaştırır. Yazar (İngilizcesi author), otoritedir. Yazarın bizdeki karşılığı muharrirdir; muharrir, hür/özgür, istediğini söyleyen veya yazan adam, demek. İçimizdeki kötülük (= şeytan) de iyilik de birer otoritedir. İnananlar için en büyük otorite de Tanrı’dır. Tanrı, şeytana emretti, Âdem’e secde et!, dedi; şeytan O’nun otoritesi...

İSLÂMÎ BİR DEVLET MÜMKÜN MÜ?!.

Mümkün. Bu devletin şekli önemli değil; yeter ki dayandığı değerler (= ilkeler) İslâmî olsun. Wael B. Hallaq, bunu mümkün görmez, imkânsız görür. Dediğim gibi o, devleti modern devlet olarak, o devleti yönetenleri de “sıradan insanlar”! olarak görür. İslâmî devleti yöneten Müslümanlar, “sıradan insanlar” değildir. Onlar, diğer “sıradan insanlar” gibi sadece yönettiklerine değil, Allah’a da hesap vereceklerini bilirler ve yönettikleri devleti kişisel çıkarları için kullanmazlar.   *** Hadid, 25. “Biz, Elçilerimizi açık kanıtlarla gönderdik; Onlarla Kitâb ve Mîzanı indirdik, demiri de. İnsanlar adâleti (= qıst) yerine getirsinler diye...” Kitâb’ta hüküm/yasa; mîzanda fiilî ölçü (terazi); demirde de güç var. Güç, demirle (silahla ve devletle) uygulanır, silah devletin  (= askerin ve polisin) elindedir. Devletteki yasa âdil değilse veya devletin terazisi âdil tartmıyorsa, o devlet Kitâbî = İslâmî değildir. *** Modern dünyada (modern-ulus) devlet, Tanrı’nın yerini almış, ...

KUR'ÂN'IN KONULARI

Kur'ân konularının Kur'ân’da konu edilişinin sırası çok mu çok önemli; buna Kur'ân’nın nüzul sırası deniyor. Kur'ân, öncelikle şahsiyetli/kişilikli bir kişi (birey) inşâ eder. Bu kişileri inşâ ettikten sonra da onların oluşturduğu toplumu ve siyasal yapıyı (devleti) bu şahsiyetli kişilere emânet eder. Mekkî Sûrelerin tamamı, şahsiyetli/kişilikli bir kişi (birey) inşâ etmeye ma’tuftur/yöneliktir. Bu da Allah’tan başka hiç kimseye (= zâlimlere) kulluk (ibâdet = itaat) etmemek = “lâ ilâhe illâ-l Allah.” demektir. Bu ilkeden taviz verenler, sağlıklı bir toplum ve âdil bir devlet inşâ edemezler. Günümüz siyasal islâmının tüm dünyadaki başarısızlığı, siyasal islâmcılarının başarısızlığıdır. Bireysel ve malî ibâdetler (= namaz, oruç ve zekât/sadaka) bu bireyi inşâ etmek ve yaşatmak içindir; hac ise, toplumsal ve siyasaldır.  Medenî Sûreler ise, toplumsal ve siyasal yasa/lar koyarlar; bu da bir cemaatin ve devletin varlığını gerektirir. Artık, bu cemaatle ve devletle, zâlimlerl...

POLİTİK TEOLOJİ

Başlığın politik kısmı devlete; teoloji/k kısmı dine ait; politik teoloji, aynı zamanda din devleti (= dînî devlet) demek. Din devleti, dine yaslanan/dayanan bir devlet olur mu; bu, mümkün mü?!. Din de devlet de (öyle ya da böyle) düzen kurucu yapılarsa/kurumlarsa, olur; ama devlet, kendini dinden (Tanrı’dan) bağımsız tek egemen güç olarak görürse, devlet de kendi kafasına göre bir din (= düzen) kurmuş olur. Modern ulus devletler böyle yapılardır/kurumlardır, bu yüzden laiktirler ama onların laikliği de bir dindir. Eğer vatandaş, böyle bir devlet için kendini fedâ ediyorsa (= bu devleti kutsuyorsa), o vatandaş, o devletin “şehididir”!. Gerçek din (= İslâm), Allah’ın dini İslâm için kendini fedâ edene şehîd der. Allah’ın dininde, işler bireysel ve toplumsal (siyasal, vb.) olarak ayrılmaz. O din, hayatın tüm alanlarına dair ahlâkî (âdil, hakkâniyetli) ilkeler koyar; hayatı bölmez.

DİN ve DEVLET

Düzen (= Din) Kurucu bir Organizasyon olarak Devlet. Devlet tanımı üzerinde, düşünürler anlaşma sağlasalar da devlete yaklaşımları (bakışları) farklılaşır. Hegel, devleti mutlak güçle; Hobbes, devleti, doğal yasa koyuculukla ve karmaşayı/kargaşayı önleyicilikle; Marx, devleti, belli bir sınıfın ekonomik çıkarlarının garantörlüğü ile; Schmitt, devleti, politik kararlar verici/alıcı olmakla; Foucault, kültürel hegemonya kurmakla özdeş görür... Modern devlet, her alana sirayet eder; bu devletin demokratik bir özelliği de varsa, bunu çok rafine ve çok sofistike bir şekilde (hissettirmeden) yapar. Son dönemde, devletin gücünü azaltmak için sivil topluma (STK’lara) ağırlık verme eğilimi var ama STK’larda görev alanlar, kendilerine devlette bir yer edinmek (= tanınıp seçilmek) için bu kurumları kullanılıyorlar; dolayısıyla STK’lar, devlet üzerinde herhangi bir sivil baskı uygulayamıyor.  Thomas Hobbes haklı, bugün devletler bir leviathan. Hepsi değil tabiî, egemen olanları, küresel çapta ...

MUHAFAZAKÂR-LIK

Kavram, siyasî. Dindar siyaseti benimsemiş kişiler (siyasetçiler) için kullanılıyor. Kelimenin kökü, hıfz; hâfız, hıfzın ism-i fâili; muhafaza, koruma, saklama; kâr, Farsça kimse anlamı veren ek; muhafaza eden, koruyan kimse.  Korunan, korunması gereken ne?!. “Millî ve manevî” değerler mi, yoksa eski olan her şey mi?!. Millî olan, millete (kavme) ait olan; manevî olan, herkese (her millete) ait, evrensel olan. Millî olanın, dindeki karşılığı “sünnet”!; manevî olanın dindeki karşılığı Kitâb. Her millî, korunmaz ama her manevî, korunur. Millî olan çoğu şey, maddîdir; manevî olan her şey, manevîdir. Millî olan çoğu şey, eskir, yıpranır, ölür ama manevî olan her şey, hiç ölmez. Eskiyen, yıpranan, ölüme mahkûm olan şeyleri korumaya kalkarsak, çöplüğe döneriz. Efendimizin Sünnetinin, millî (kendi kavmine ait) olan yanı ile manevî (evrensel) olan yanını ayıramazsak, bu dini günümüze taşıyamaz, Kitâb ile Sünnet’i sağlıklı bir şekilde buluşturamayız. Muhafazakârlık, eski olan her şeyi korum...

PROGRESS = İLERLEME

Modern bilim ve modernist paradigma, ilerlemecidir; dünü, ileri gitmek/ilerlemek (kalkınmak, büyümek, vb.) için bir sıçrama/atlama tahtası olarak kullanır ama nereye ilerlediğini bilmez. Bunun ekonomideki karşılığı, daha çok zenginleşme; biyolojideki karşılığı, evrim/leşme; siyasetteki karşılığı da özerkleşmedir. Değersiz ilerlemenin insanı nereye götüreceği meçhuldür; nitekim modernitenin bu ilerleme fikri bizi “buraya” (!) getirmiştir. Burası neresi?!. Çook ciddî bir ‘rekâbetin’!, adâletsizliğin, tabiî ve fikrî kirliliğin, nükleer tehdidin, terör, şiddet ve nefretin... olduğu bir dünya. İnanın, geçmişte yaşamış Âd ve Semûd kavimleri, bizden ileriydi. Bakın dünyanın harikalarına!. UNESCO’nun korumaya aldığı yapı veya yapıtlara. Bu kavimlerin hepsi de helâk oldu. “Onlar (= bizler), kendilerinden öncekilerin aqıbetlerinin (sonlarının) nasıl olduğunu hâlâ görmüyorlar mı?!... (35/44.) Yoksa, Avrupa-Amerika ortaklığından oluşan bu çağdaş kavim de, onları taklit edenler de helâk olmayı mı b...

ÖZLEM

Bugün Müslümanlar, geçmişte (en azından Asr-ı Saadet’te) yaşanan İslâm’a özlem duyuyorlar. Ben buna “nostaljik/özlenen İslâm”! diyorum. Geçmişte yaşanan İslâm, bugüne taşınamaz; çünkü o günün şartları ile bu günün şartları aynı değil. Pekiî, taşınması gereken ne?!.  O İslâm’ın ahlâkî değerleri, sabiteleri.  Onlar neler?!. Tek İlâh’a (= Allah’a) kulluk ve buna bağlı olarak,  Adâlet. Liyâkat. Merhamet. Meşveret (= Şûrâ). İhsan... gibi evrensel değerler. ... Her ümmetin bir şeriatı (= hukuk sistemi) var. Mûsâ şeriatı = Şeriat-ı Mûsaviyye, İsâ şeriatı = Şeriat-ı Îseviyye. Şeriat-ı Muhammediyye/Ahmediyye gibi. Maide, 48; Şûra, 13 ve 21; Casiye, 18’de, bu şeriatların dayandığı temel ilkelerin aynı ve değişmez olduğu söylenir. Şeriatlarda özler (= değerler) sabittir, değişken olanlar ise şekillerdir. (Şekil, o gün yaşanan hayatın şekli/biçimi.) Şeriat, hukuk sistemi demektir. Hukuk, yaşanan hayatı hem düzene sokmak, hem de ahlâkî kılmak içindir. Hukukun yaptırımı maddîdir ama bu...

IS and OUGHT

Olan ve Olması gereken. Olgu ve Değer. Gerçek/lik (= Realite) ve Hakikat (= Truth). Olanlar, olması gerekenler değil; ama modern paradigma, olanları, olması gerekenler olarak görüyor. Sizler, bizler (= hepimiz = çoğumuz) olanlardan (= yaşananlardan) memnun muyuz?!. Hayır. Kim memnun?!. Mutlu/şımarık azınlık. (= Mele’-Mütref.) Adâlet, gerçek/lik (= realite) ile hakikatin (= truth’un) uyumudur.  Dünyada, her alanda adâlet yok, zulüm var; çünkü zâlimler hâkim; ‘âlimler’! de (= ilim adamları da) bu zâlimlere danışman. Olması gereken, önce bu ‘âlimlerin’ (= ilim adamlarının) bu danışmanlık (= fikrî destek) işini bırakması, objektif olması ve halkı (ahâliyi) doğru bilgilendirmesi, bilinçlendirmesi; sonra da bu halkın/ahâlinin ‘kendi kaderini kendinin tayin’ etmesi. Buna demokrasi deniyor, ama reel (uygulanan) demokrasi, elitlerin demokrasisi. Bu demokrasi, 5 yılda bir, manipüle ettiği halkın aklına göstermelik olarak baş vuruyor; gerçekte, kendi çalıyor, kendi oynuyor.

İHRÂCÂT-İDHÂLÂT

Dış alış-veriş.  Aldığımız, verdiğimizden çok; verdiklerimiz de ikâme = ithal ikâmesi. Aldığımız her mal ve fikir (düşünce), doğrudan bizim hayat tarzımıza (= yaşam biçimimize) yansıyor.  Zaten her malın (veya ürünün) arkasında bir fikir (= düşünce = know how = khowledge) var.  Düşünceler, kavramlarla üretilir. Her kavram (demokrasi, özgürlük, insan hakları, akıl/cılık, bilim, vs.) gibi, namaz kavramı da ithal, aslı/orijinali salât. Namazı, salât kavramı yerine kullanmak amacıyla Farsçadan (= Farslardan = Perslerden) ithal etmişiz; dolayısıyla da her “ürün gibi”! onun da anlam kaymasına uğraması, anlamının bozulması kaçınılmaz olmuş. Salâtın anlamı, namaz olarak bozulunca, salâtın içi/içeriği (= kaplamı ve kapsamı) boşalmış; belirli bir “ritüele”! dönmüş/dönüşmüş. Oysa, salâtta bu ritüeli (namazı) karşılayan anlamın yanında, çook daha zengin ve derin anlamlar da var. Bu zengin ve derin anlamlar kaybolunca, namaz bizi fahşâdan ve münkerden alıkoyamaz hâle gelmiş; çünkü esa...

PARÇA-BÜTÜN İLİŞKİSİ

Tersinden Tam/Tüm ve Eksik ilişkisi. Mantıkta Tümevarım ve Tümdengelim. Akıl, Küllî Tüm’ü kavrayamaz, parçalarla iş görür. Parçalar da tümdür ama eksik tümdür. Eksik tümler, kendi kendilerine yeterli değildirler. Her eksik tüm, Es-SAMED olan MUTLAK TÜM’e muhtaçtır. Parçalar arasındaki en düzenli ilişkiyi kuran, Es-SAMED olan MUTLAK TÜM’dür. Bu düzen ve ilişkiye  ed-Dîn denir. Başka dinler, bu ilişkiyi düzenli kuramazlar; bu yüzden çatışma kaçınılmazdır. Akıl, MUTLAK TÜM’ü kavrayamaz ama bir MUTLAK TÜM’ün varlığına inanır. Ayrıca, O Merhametli MUTLAK TÜM, bizim aklımıza yardımcı olan Elçiler (= Rasuller) ve Nebîler (= Nebeler/Haberler) gönderir. Bu Elçilere ve Vahye = İlâhî Habere kulak tıkayan akıl, batı aklı gibi serseri akıldır; bu akıl, neyi, nasıl ve neden/niçin yapacağını bilemez, doğru yolunu (istikâmetini) tayin edemez. Paradigma değişimleri aslında bir arayıştır. Elçilere ve Vahye kulak tıkayan her alandaki paradigma değişimlerinin = arayışlarının sonu hüsrandır. ... MUTLAK...

PARADİGMA DEĞİŞİMİ

Küllî (evrensel) paradigma değişmez; Onu ancak ve ancak Allah değiştirebilir. Allah, koyduğu paradigmaya Sünnetullah der. Küçük ölçekte paradigma değişimleri mümkün. 21. yüzyılda bilimde bu denendi; daha önce de. Daha önceki deneyim, dinle çatışmıyordu, din-bilim ortaklığı (= işbirliği) vardı; 17. yüzyıldan itibaren bilim dinden koptu. 21. Yüzyılda da bilim sorgulanmaya başlandı; yanlışlanabilirlik ve izâfiyet/görelilik ilkesi, bilimin tahtını salladı ama hâlâ eski paradigma geçerli. Siyasette de paradigma değişti. Krallıktan (Sultanlıktan) demokrasiye geçiş, bir paradigma değişimidir. Önemli olan, bu değişimlerin BÜYÜK PARADİGMA’ya uyumlu olması. Bu da büyük paradigmanın “temel ilkelerini” bilmekle mümkün. En temel ilke, bu paradigmanın “Kurucusunun Kendi içinde bir çatışmasının olmaması ve kimseyi Kendine ortak kabul etmemesi.” = TEVHÎD. = “Lâ ilâhe illâ-l Allah.” Aşağıdaki = küçük ölçekli paradigma değişimleri, --- ki burası insanın denendiği alandır ---, aslâ ve aslâ büyük ölçekli ...

PARADİGMA

Bu kavramla üniversite 2. sınıfta Thomas Kuhn’un ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ adlı kitabıyla tanıştım. Paradigmanın bir çok tarifi var. Düzen kurucu düşünce. Çevresindeki her şeyi bütünleyen ve kendine çeken/bağlayan merkezî çekim gücü, gibi. Bu güç, nükleer güç/kuvvet gibi bişey. Zerreden kürreye her şeyde buna benzer bir güç var. Şeyler (atomlar), kendi içlerinde birbirlerine ve her şeye bağlılar. Bir şey her şeye; her şey bir şeye bağlı. İşte bu bağı (fizîkî ve fikrî) paradigma sağlıyor. ... Sistemde o kadar çooook şey var ki, Allah dışında, sisteme giren her şeyi kimse bilemez. Sisteme giren bişey, sistemi öyle ya da böyle etkiler. Somut ya da soyut tek tek şeylerin (= tikellerin, her şeyin) ve toplam bir bütün olarak her şeyin (= tümellerin ve tüm tümelin/tümün) birbirleri ile düzenli uyumluluğuna din (= düzen) denir. Böyle bir din (dînen qıyemen), sadece Allah’a mahsustur. Allah’tan başka hiç kimse böyle bir din (= düzen) kuramaz. ... “Lâ ilâhe illâ-l Allah” İslâm’ın paradigması...

ÖZ ve YÜZ

Yüz, görünen, dokunulan, dış yüzey. Öz, yüzün içinde saklı ve derinde olan. Öz, yüzden; yüz, özden ayrılamaz; ayrılırsa, ‘o şey’ ortadan kalkar. Buna zâhir ve bâtın da denir; ikisi bir bütünün “parçalarıdır”!. Kelime ve mânâ/anlam arasındaki ilişki de böyle. Kelime, somut ve soyut “şeylerin” yüzeyine/yüzüne; anlam da özüne karşılık gelir. ... Müslümanlar, İslâm’ın özünü kavrayamadan yüzü ile idare ediyorlar. Böyle olunca da İslâm’ı, ya ütopik bir şekilde ya da anakronik bir şekilde algılıyor = anlıyor, İslâm’ı “güne” taşımakta zorlanıyorlar.  ... Herkesin yüzü, özünü göstermez. Yüzü ile özü ‘bir ve aynı’ olan insan sayısı çoook azdır. ... Âyetler, özü gösteren yüzlerdir. ... Allah’ın Yüzü’nü (= Vechullah) görsek de Özü’nü göremeyiz. Allah da, Yüz’ün ve Öz’ün bütünlüğüdür. 

KOPUŞ ve BAĞLANMA

Modern/ist Müslümanlar, gelenekten kopmuş ama modernliğe bağlanmış!; Geleneksel (Selefî) Müslümanlar da geleneğe bağlı kalmış ama modernlikten kopmuş, hiçbir “yenilik/özgünlük ve çözüm” üretememişlerdir. Modernliği, Batı tipi düşünme ve yaşama, ve de yenilik üretme olarak iki anlamda kullanıyorum. Modern/ist Müslümanlarda da Geleneksel Müslümanlarda da yenilik/özgünlük üretme yok, taklit var; Geleneksel Müslümanlar geçmişi/geçmişte yaşamış insanları; Modern/ist Müslümanlar ise, gayr-i müslimleri taklit ediyorlar; bu yüzden iki tip Müslümanlık da “özgün” değil. İslâm’ın özgünlüğü, “çağdaşlığı = çağa dair oluşu”!. İslâm son dinse, ki öyledir, çağa konuşmalı ve çağda yaşanmalı. Geçmişte yaşanan İslâm, o çağın İslâm'ı idi, o çağla (o çağda) çağdaştı ve o çağın sorunlarını çözüyordu. Geleneksel İslâm, bugünün sorunlarını çözemiyor; çözemediği için de modern/ist Müslümanlar, batılı çözümlerden (batıdan) medet umuyor!. Çözüm bu değil. Çözüm, İslâm’ın çağa özgü, çağın ihtiyaçlarına cevap v...

DÂL (ضال)

Dalâlet. Sapıklık. Şaşkınlık. Doğru yoldan (= sırât-ı müsteqîmden) sapmışlık. Dâl’lin anlamı kademeli, Fâtihâ’daki dâllîn de. Daha önce (30 Nisan tarihli ‘Bu Gidiş Nereye?’ adlı yazımda) ‘sapma açısı’ hakkında yazacağım demiştim. Dâl, işte bu sapma açısı. Kimi, doğru yoldan (= sırât-ı müsteqîmden) 1; kimi 2, 3, 5... 45, 90, 180° lik açılarla sapar. Açı ne kadar dar (küçük) olursa, o kadar iyi. Kimi de şaşkındır, “kavşakta” bekler. Efendimize Risâlet gelmeden önce Efendimiz de şaşkındı, “kavşakta” bekliyordu!. Bu durum Duhâ Sûresi 7. âyette ifâde edilir. “ve vecedeke dâllen fehedâ”. Buradaki, dalâlet değil, şaşkınlık, ne yapacağını bilememe, bi karar verememe. ... Bugünün Müslümanları da şaşkın. Günde 40 kere Fâtihâ okurlar, bizi doğru yoldan ayırma = doğru yola hidâyet eyle; dâllînden kılma diye Allah’a duâ ederler ama, ya ne yapacaklarını = nasıl yaşayacaklarını bilmezler ya da dâllînde (= sapıklıkta, sapık) olanlar gibi yaşarlar. Günde beş vakit kıldığımız namaz, bizi bu şaşkınlıktan...

ĞINÂ = غنى

 Bu kelimeyi (kavramı), bizim açımızdan “zenginlik” olarak çevirmek veya anlamak sakıncalı. Gınâ, kendini kendine yeterli, müstağnî görmek (= hiçbir şeye ve hiçkimseye muhtaç görmemek) demek; bu açıdan Mutlak Ğanî, Cenâb-ı Hak’tır. Kişi, zenginleşmeyi böyle bişey (böyle bir amaç/hedef) için arzuluyorsa bu, aslâ mümkün değildir. Kitâb, böyle bir duygu durumunu ve hâli kınar, şirkin baş aktörü/faktörü sayar. Bırakın burada, ötede dahî Cenâb-ı Hakk’a muhtacız; El-Ğaniyy O’dur. Bu, O’nun tüm sıfatlarının insana bakan yüzü için de geçerlidir. Yani, O, Mutlak Alîm’dir (= El-Alîm’dir); insan, ilimde de O’na muhtaçtır. O, El-Basîr’dir; insan, görmede de O’na muhtaçtır... Kim ki, kendini kendine yeterli (= müstağni) görür, sapıtır = doğru yoldan sapar. (Bknz. Leyl, 8. Alak, 7. Abese, 5.)

YAPAY ZEKÂ

Konuyu pek bilmem ama şunu söyleyebilirim : Yapay zekâ, insanın araçsal aklının = insandaki araçsal aklın makinelere intikali. Hâl böyle olunca, “makinalar da insanlar gibi akıllı”! oluyorlar; akıllı telefonlar ve bilgisayarlar gibi. Gerçek akıl, bu değil. Gerçek akıl, ahlâklı olan = ahlâkî davranabilen = ahlâkî kararlar verebilen akıldır.  Yapay zekâdaki akıl, ahlâkî karar veremez = ahlâklı davranamaz. Meseleye böyle bakarsak, yapay zekâdaki akıl, mekânik ve hayvansal bir akıldır. Hayvanlarda da ahlâk yoktur; hayvanlar da ihtiyaçlarını “akıllarını”! kullanarak  giderirler. Yapay zekâ, insanın dünyevî ihtiyaçlarını gidermek, onun dünyada daha rahat yaşamasını sağlamak, insanın insana ve insanın Rabbine muhtaçlığını ortadan kaldırmak içindir.  Yapay zekâ, batının araçsal aklı gibi dünyevîdir. Bize, uhrevî hayatı da hatırlatacak ve insanı ahlâkî davranmaya sevk edecek akıl lâzım; bu akıl da İslâmî (= fıtrî) akıldır.  Batı aklı terk edilmeden, bu akılla tanışılmaz.

FİDYE

Her hangi bir özür sebebiyle tutulamayan oruç bedeli. Tutsağın, tutsaklıktan kurtuluş için verdiği akçe (= para veya para karşılığı olan mal). İkinci fidye, hayatın anlamı ile doğrudan bağlantılı.  Herkes, bişey (elde etmek) için yaşar ve elde ettiği şeyleri rahat etmek için elde eder. Bunlar, dünyevî de olabilir, uhrevî de. Elde edilen dünyevî şeyler (mal-mülk, makam, ün-nam vb.), bizatihî amaç olursa (bunlar için yaşanırsa), gün gelir geçersizleşir. O gün, onların hepsi, karşılaşılan âqıbetten (sondan) kurtulmak için gözden çıkarılır (= fidye olarak verilmek istenir) ama, bu fidyenin o gün geçersiz olduğu anlaşılır. “Eğer yeryüzünde olanların tamamı veya bir o kadarı daha, o zulmedenlerin (zâlimlerin) olsaydı, Kıyamet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için kesinlikle hepsini fidye olarak verirlerdi. Ayrıca hiç hesaba katmadıkları şeyler de Allah tarafından onların karşılarına çıkarılacaktır.” (39/47.) Hayatın anlamını şaşıranların şaşkınlığı, işte esas o zaman belli olacak; onla...

DİLİN MANTIĞI

Siz buna söylemin mantığı da diyebilirsiniz. Mantıkta, öncül doğru ise, sonuç (çıkarım) da doğrudur; yanlışsa, yanlış. Aynı şey, dil için de geçerlidir. Dili mantıklı kullanmak, budur. Dil, doğru söz dizim (sentaks) ile başlar; doğru sentaksı da doğru konteks (= conteks = bağlam) belirler. Bağlam, hem geçmiş hem gelecektir. Kimileri bağlamı sadece geçmişe (sözün mâkabline) indirger; bu yanlış değilse, eksiktir. Doğru bir sözde hem mâkabl, hem mâb’ad bulunmalı. Mâbad, devam demek; devam etmeyen, bir amaç/hedef gözetmeyen söz, havada kalan bir sözdür. Denilebilir ki söze değer (güç, etki, vb.) veren, söylenen sözün hedefidir. Hedefin değeri = Sözün değeri. Dünyaya değer veren (= dünyalık) bir sözün “dünya kadar”! değeri olur. Âlem söz konusu olunca dünya, çoook değersizdir. Bu âlem, astronominin âlemi değil; öte dünyayı da kapsayan bir âlem. Hele de söz, Rabb-ül Âlemîn’i hedefliyorsa, o sözün değeri çoooook büyüktür. Kur'ân, böyle bir SÖZ’dür. O, dünyayı da, âhireti de düzenler. Onun...

SÖYLEM, ANLAM ve EYLEM

Arapça karşılıkları : Kelâm, Mâ’nâ ve Amel. Aslında söylem (söz) de bir eylemdir ama eksik eylemdir. Söz (söylem), olumlu-olumsuz mâ’nâ taşır ve insanı (söyleyeni ve söyleneni) eyleme sevk eder. Kişiyi eyleme taşımayan söylem, ölüdür. Eylemi de söylemdeki anlam belirler. Anlam, maksattır; maksat da eylem. Hayatın anlamı, eylemdir. Anlam, doğru sözle taşınırsa, doğru eyleme; yanlış sözle taşınırsa, yanlış eyleme yol açar.  Söylemin doğruluğunu da ilim (علم) belirler. İlim ile amel/eylem (عمل) arasında başlangıç-sonuç ilişkisi vardır. Bazen, ilim; bazen amel, başlangıcı (veya sonu) oluşturur. Arapçada bu kelimeler aynı harflerle yazılırlar; ayn sabit kalır; mim ve lam yer değiştirirler. İlim bozuksa, amel; amel bozuksa, ilim bozuk olur; tersi de doğrudur; her ikisi birbiri ile uyumludur. Yine de ben, sâlih amelin başlangıç ve daha öğretici olduğuna inanırım. Efendimiz, ‘siz bildiklerinizle amel ederseniz, Allah size bilmediklerinizi öğretir.’ buyurur. Olumlu-olumsuz amel (= deneyim/t...

YAZI

Yazı : Düşüncenin metne dönüşmesi; işitilen seslerin (= sözlerin) görünen harflere bürünmesi; harflerin içindeki hareketliliğin (ruhun) ölmesi ve düşüncenin donması, donuklaşması. Yazı, ölü bir metindir; yazarı tarafından “öldürülür.”; okurdur o ölü metne “can veren”!. Bu ölü metnin mezarı, sahifelerdir, kitaplardır. Bunlar, toplu bir şekilde kütüphanelerde (= kitap mezarlıklarında) bulunurlar. 10 yıl kütüphanecilik yaptım; bunu “fiilen ve ma’nen”! gördüm. Bu ölüm, şeklî bir ölüm. Ölü bir kitabı diriltmek istiyorsak, onu alıp okumalıyız. Her okurun her kitaba verdiği “can” da farklıdır. Her okur, her kitaptan aynı şeyi anlamaz; o kitabı yazanın ne demek istediğine “tam” (%100) vakıf olamaz. Kitap, 150-200 yıl önce yazılmışsa, okurla arasında 150-200 yıllık bir mesafe vardır. O gün o kitabı yazanın (= yazarın) yazdığı dünya ile bugün o kitabı okuyanın dünyası farklıdır. Dil de bu değişimden etkilenmiştir... Bu konular hermeneutiğin ilgi alanına giriyor. Bu bilim, bizde yorum bilim olara...