İHÂTA

Kavrayış. Vukûfiyet. Vüs’at. Kuşatma. Sarma.

Düşüncedeki kavramlar, şeylerin kavranması ve dile dökülmesidir. Kavranan, tam olarak dile gelmez; ayrıca, tam kavranamaz = eksik kavranır.

Kavrayışımız, bizim meselelere vukûfiyetimizi de gösterir; bu da bir vü’sat meselesidir.

Yaratılan hiçbir varlık, varlığı tam ihâta edemez = kavrayamaz.

Varlık, dışarıda hiçbir şey kalmayacak şekilde her şeyi kapsayan (= saran, kuşatan, ihâta eden) “bütünün” adıdır. Elbette bu bütün varlığın içinde, tek tek (= tekil, tikel) varlıklar da vardır; ve bunlar, birbirleri ile etkileşim (= iletişim) hâlindedirler.

İlmî disiplinler, küçük varlık kümeleri ile ilgilenirler. İnter-disipliner ilim, bir kaç kümenin etkileşimi (= iletişimi) ile meşguldür. Din, varlığın "dışından"! konuşur. 

Kâinatta (= büyük Varlıkta), neredeyse sonsuz küme vardır. 

Mesele biraz daha anlaşılsın diye, bunu vücudumuza (= bize, beden ve ruh olan bize) benzetebiliriz. Beden, deri ile kaplı bir bütün; onun içinde bi çok organ var ve her birinin de bir görevi var. Herbir organ milyarlarca hücreden oluşuyor ve bunların sistemik bütünlüğü vücudumuzu oluşturuyor. Organların çalışması (= bedene can verilmesi) ve bu canlılığın devam etmesi, bedenin kendi “işi” değil. Bu bedene can Veren, günü gelince o canı geri alıyor...

Hiçbir can, varlığın bütününü “dışarıdan” kuşatamıyor. “Dışarıdan” kastım, içeriyi ihmâl etmek değil, içeride olup-bitenleri de en ince ayrıntısına kadar bilmek, onlara da hâkim olmak. Bunu sadece âlemlerin Rabbi olan Allah “yapabiliyor”!; ve buna “istivâ” (kuşatma?!) adını veriyor. Bizler, böyle bir kuşatma (= ihâta) sahibi olamadığımız için, olayları (= içeride olup-bitenleri) çook sınırlı ve çook dar bir şekilde kavrıyoruz. 

Bu ön girişten sonra asıl söylemek istediğim konuya Kur’ân’ın 18. Sûresinin (= Kehf), 60 ilâ 82. âyetleri arasında anlatılan Hızır-Mûsâ kıssasına gelebilirim. Aslında Onun adı Hızır değil, kendisine rahmet ve ilim verilen ve ismi bilinmeyen bir kul. (65. âyet). Bu kul ile Mûsâ, uzun bir yolculuğa çıkarlar. Kul, masum bir çocuğu öldürür. (Gemi ve duvar hâdisesi de var; onlar bu yazının konusu değil.) Mûsâ, kulun masum bir çocuğu öldürmesine hayret eder (= şaşırır)!; bu işe (üç işe de) bir anlam veremez = olayların özünü/mâhiyetini kavrayamaz = ihâta edemez. Çünkü Mûsâ, meselelere “zamanın ve mekânın içinden ve ânlık” bakmaktadır. 

Pekiî O kul (= Hızır), olup-bitene “zamanın ve mekânın dışından” bakabilmekte, her şeyi tam olarak kuşatabilmekte, ihâta edebilmekte midir?!.

Hayır. Yukarıda söyledim. Böyle bir ihâtayı hiç bir kul yapamaz. Nitekim O kul (= Hızır) da bunu itiraf etmiş, “ve mâ fealtühû ân emrî” = bunları kendiliğimden (kendim?!) yapmadım, demiştir. (82. âyet)

Hümanist ve vitalist bir pencereden (mantıkla) bakarsak, öldürülen çocuk da can taşıyordu; bizim gibi canlıydı. İleride büyüyecekti. Onun da yaşamaya hakkı vardı, vs. denebilir.

Kritik soru şu : Tüm varlığı “dışardan ve içerden tam olarak” Kuşatan (= ihâta Eden, istivâ Eden), o çocuğu ve o çocuk üzerinden böyle bir olayı bize neden anlatıyor, neden aktarıyor olabilir?!. 

Benim bir “tahminim”!!! var : Tüm varlığı “dışardan ve içerden tam olarak” Kuşatan (= ihâta Eden, istivâ Eden) Rab, o çocuğun yaşadığı gibi (bize göre yaşayacağı gibi!) bir hayatı, hayat olarak görmüyor; onun yaşaması (= var olması), yaşamamasından (= var olmamasından) daha iyidir, diyerek, kuluna (= Hızır’a) onu (= o çocuğu) öldürtüyor.

Canları veren de O, alan da. Bu olay bize, “bence”!!! hayatınızı o çocuğun hayatına benzetmeyin!, şeklinde bir mesaj veriyor. Yanılıyor olabilirim. Doğrusunu Allah bilir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP