Kayıtlar

RÜ’YET, NAZAR VE İDRÂK

RÜ’YET, NAZAR VE İDRÂK : ALLAH’I GÖRMEK DEĞİL, ALLAH’A DOĞRU AÇILMAK İnsanın Allah ile ilişkisini düşünürken en büyük yanılgılardan biri, Allah’ı insan idrakinin karşısına konulmuş bir “nesne” gibi tasavvur etmektir. Oysa Allah, idrakimizin içine sığdırabileceğimiz, bakışımızın karşısına yerleştirip kuşatabileceğimiz bir varlık değildir. Allah, bütün varlığın Rabbidir; dolayısıyla insanın görmesinin, düşünmesinin, anlamasının ve O’na yönelmesinin de nihâî kaynağı ve imkânıdır. Bu nedenle Kur’an’daki rü’yet, basar, nazar ve idrâk kavramlarını sıradan bir “gözün bir şeyi görmesi” modeli içinde okumak meseleyi daraltır. 1. Basar Görmekten Fazlasıdır En'âm sûresi 103. âyet : لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ “Basarlar O’nu idrak edemez; O ise basarları idrak eder.” Burada dikkat çekici olan yalnızca “göz” değildir. Basar, görme ve görüş alanına ait bir kavramdır. Dolayısıyla âyet, insanın görme ve kavrama kapasitesinin Allah’ı kuşatamayacağını bildirir. Buradaki ...

MAKT

MAKT: İNSAN NEDEN KENDİ İÇİNDE İKİYE BÖLÜNÜR?!. Kur’ân’da insanın kendi içinde bölünmesini en sarsıcı biçimde gösteren ifadelerden biri Saff sûresinin 2-3. âyetleridir : يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyi niçin söylüyorsunuz?!. Yapmadığınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir makttır.” Buradaki مَقْت = makt sıradan bir hoşnutsuzluk değildir. Şiddetli nefret, tiksinti ve ahlâkî bakımdan son derece çirkin bulmayı ifade eden ağır bir kelimedir. Fakat âyetin asıl sarsıcılığı kelimenin şiddetinde değil, insanın kendi içinde bölünmesini hedef almasındadır. Çünkü âyette iki fiil karşı karşıya getirilir : تَقُولُونَ = söylüyorsunuz. تَفْعَلُون = yapıyorsunuz. Mesele yalnızca “sözünü tutmamak” değil, söz ile fiilin aynı insanı temsil etmemesidir. SÖZ DE AMELDİR Söz, amelin karşıtı değildir. Söz de ameldir; dilin amelidir. Dilimizle söylediğimiz her söz, insanı...

TEVHÎD

İÇERİDEKİ TEVHÎDİ BULMADAN DIŞARIDAKİ TEVHÎDİ BULMAK MÜMKÜN MÜ?!. Tevhîd denildiğinde çoğu zaman önce dışarıya bakarız. Gökyüzüne, yeryüzüne, insanlara, tabiata, tarihe ve bütün varlığa bakar; bunların arkasındaki tek ilâhî kudreti düşünürüz. Allah’ın bir olduğunu söyler, O’na ortak koşmamamız gerektiğini kabul ederiz. Fakat burada daha zor bir soru vardır : Ben, kendi varlığımın içinde gerçekten tevhîd üzere miyim?!. Çünkü insan dışarıdaki çokluğu görüp, içeride kendi çokluğunu fark etmeyebilir. Dili Allah’ı birlerken kalbi başka güçlere bağlanabilir. Aklı Allah’ın mutlak hâkimiyetini kabul ederken iradesi insanların, korkuların, çıkarların, alışkanlıkların ve arzuların önünde eğilebilir. İnsan Allah’ın tek Rab olduğunu söylerken hayatının farklı alanlarında farklı “rabler” edinebilir. Öyleyse tevhîd, önce insanın kendi içinde çözmesi gereken bir meseledir. Fakat burada “iç ve dış” kelimelerini bir mekân gibi anlamamak gerekir. İçerisi bedenimizin içinde, dışarısı bedenimizin dışında ...

KÜLLÎ VE CÜZ’Î İRADE

Küllî ve Cüz’î İrade İnsan, seçen bir varlıktır . Hayatı boyunca ihtiyaçları, arzuları, beklentileri, imkânları ve karşılaştığı zorunluluklar arasında tercihler yapmak durumundadır. İnsan, devletin yasaları, toplumun beklentileri, doğanın düzeni ve kendi nefsinin talepleri arasında gidip gelir; sonunda bir tercihte bulunur. Hatta çoğu zaman tercih etmemek bile bir tercihtir. Bu sebeple insanın hayatı, baştan sona bir seçimler/tercihler dizisidir. Her insanın içinde bulunduğu şartlar, sahip olduğu bilgi, tecrübe, imkân ve karşısındaki seçenekler birbirinden farklı olduğundan, her insanın seçimi de kendine özgüdür. Bu anlamda : Her insanın seçimi özeldir; çünkü her insanın karşı karşıya bulunduğu seçim alanı özeldir. Bu aynı zamanda insan olmanın zorluğudur. Çünkü insan yalnızca seçmekle değil, doğruyu seçmekle de karşı karşıyadır. 1. İrade : Seçimin Gücü İrade, en temel anlamıyla seçebilme ve tercihini eyleme dönüştürebilme gücüdür . Fakat irade, kendi başına doğruyu garanti etmez. İnsa...

GÖRÜNME VE OLMA

Görünmenin Eşiğinden Olmanın Şâhitliğine : Namaz, Yüz ve Kalbin Sarsıntısı Namaz, ma’bedin ve seccadenin sınırlarına hapsedilmiş, belirli fiziksel hareketlerin sırasıyla icrasıyla tamamlanıp selamla nihayete eren biçimsel bir ritüel değildir. Eğer ibâdet seccade üzerinde başlayıp orada bitiyorsa, varlığın nesnel ve görünür katmanından öteye geçememiş demektir. Kur’an-ı Kerim’in “ şüphesiz namaz/salât, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 45) beyanı, namazın aslî mahiyetinin insan eylemini ve karakterini dönüştüren pratik bir etik zemin olduğunu ilan eder. Bu dönüşümün hayattaki somut karşılığı ise Fetih Sûresi 29. âyette ifadesini bulur : “ Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir.” 1. Varlığın Katmanları : Gösteri, Görünme ve Olma İnsan varoluşunu ve eylemlerini üç temel katmanda ele almak mümkündür : 1. Gösteri (Teşhir ve Riyâ / Yurâûn ) : Varlığın en tahrif olmuş seviyesidir. İbâdetin veya eylemin Var Eden’e yahut Öteki ’ne değil; doğrudan “ seyirciye ” sunula...

KADER VE SORUMLULUK

KADER VE SORUMLULUK Verili İmkândan Âhiret Hesabına Kader meselesini yalnızca “Allah gelecekte ne olacağını önceden belirlemiştir” sorusuna indirgediğimizde, insanın iradesi ve sorumluluğu ile kader arasında aşılması güç bir gerilim ortaya çıkar. Oysa meseleye insanın hayat tecrübesinden hareketle baktığımızda daha farklı bir yapı görülebilir : İnsan bir dünyanın içine doğar; o dünyanın bütün şartlarını kendisi belirlemez. Kendisine verilmiş bir takım imkânlarla karşılaşır. Bu imkânlar içinde seçimler yapar. Seçimleri sonuçlar doğurur. Bu sonuçların bir kısmı kendi hayatında kalırken, bir kısmı başkalarının hayatına ve hatta kendisinden sonra gelecek insanların şartlarına intikal eder. Böylece insan yalnızca kaderini yaşayan değil, aynı zamanda kendi seçimleriyle başkalarının karşılaşacağı şartların bir kısmını oluşturan bir varlık hâline gelir. Fakat insan hiçbir zaman bu bütünün hâkimi değildir. Çünkü şartların bütünü hiçbir insanın kontrolünde değildir. Buradan kader ile sorumluluk ...

HANGİ MUHAMMED?!.

HANGİ MUHAMMED?!.  Bugün Müslüman zihni, tarihin en derin algı kırılmalarından birini yaşıyor. Yeryüzüne bir insan olarak gelen; yetimliğiyle, acılarıyla, yorgunluklarıyla, yalnızlığıyla, arayışıyla ve adâlet mücadelesiyle hayatın tam ortasında duran Hz. Muhammed (s.a.v.), bugün iki farklı ve birbirini tamamlayan illüzyonun arasında kaybolmaktadır. Bir yanda Onu insanlığın dışına çıkarıp göklere hapseden bir anlayış; diğer yanda Onu vahyin taşıyıcılığından soyup yalnızca tarihsel bir şahsiyet hâline getiren bir anlayış... Biri Onu ulaşılamaz kılarak örnekliğini elimizden alıyor. Diğeri Onu tarihe gömerek rehberliğini elimizden alıyor. Oysa asıl soru bütün yakıcılığıyla önümüzde duruyor: Biz hangi Muhammed’e inanıyoruz ve hangisinin peşinden gidiyoruz?!. 1. GÖKLERE HAPSETTİĞİMİZ MUHAMMED : İFRATIN İLLÜZYONU İlk sapma, Onu sevmek adına yapılan fakat sonunda Onu hayatın dışına iten ütopikleştirmedir . Hz. Muhammed’i etten, kemikten, acıdan, yorgunluktan, korkudan, kaygıdan ve insanî...

O DOĞDU, YA BİZ?!.

O DOĞDU, YA BİZ?!. Mevlîd... Bir doğumu hatırlıyoruz ve kutluyoruz. Tarihin içine bir Peygamberin gelişini... Bir annenin evlâdını dünyaya getirişini... Bir çocuğun Mekke’de gözlerini açışını... Muhammed milâdî 571’de doğdu.  Bugün, yalnızca Onun doğumunu konuşmakla yetinmeyelim. Onun doğumunun bizdeki karşılığını da konuşalım : O DOĞDU, YA BİZ?!. 1. ÖNCE BİR İNSAN DOĞDU Onun biyolojik doğumunu yok saymıyoruz. Tam tersine, Mevlîdin tarihsel zemini budur. • Bir insan doğdu. • Bir beden doğdu. • Bir çocuk doğdu. • Bir yetim doğdu. İnsan, tarihin belirli bir zamanında, belirli bir toplumun içine doğar fakat insanın dünyaya gelmesiyle hakikate doğması aynı şey değildir. Her insan bedenen doğar ama her insan, hakikate göre yaşayan bir insan olarak doğmaz. Çünkü insan önce bir dünyanın içine doğar : • Bir aileye... • Bir kültüre... • Bir dile... • Bir geleneğe... • Bir ekonomik düzene... • Bir siyasal yapıya... Ve çoğu zaman kendisine hazır olarak verilen bütün bu anlamları hakikat zanne...

KİM, KİMİN KULU?!.

KİM, KİMİN KULU?!. Rabbini Kim Seçiyor?!. İnsan özgür olmak ister. Kendi kararlarını vermek, kendi hayatını kurmak, kendi yolunu çizmek, kimseye boyun eğmemek ister. Bu istek, insanın fıtratında bulunan güçlü bir yöneliştir. Fakat insanın önünde, çoğu zaman fark etmediği bir soru vardır : İnsan gerçekten kulluktan kurtulabilir mi?!.  Daha doğrusu insan kimin kulu olduğunu seçebilir mi?!. Çünkü insan, Allah’ın kulu olmayı reddettiğinde kulluktan kurtulmaz. Sadece kimin kulu olduğunu değiştirmiş olur. İşte asıl mesele budur : KİM, KİMİN KULUDUR?!. 1. KULLUKTAN KURTULMAK MÜMKÜN MÜDÜR?!. İnsan, dünyaya gelirken şu sorular kendisine sorulmaz. • Ne zaman doğmak istersin?!. • Hangi beden ve cinsiyetle doğmak istersin!. • Hangi anne-babayı seçmek istersin?!. • Dünyanın hangi döneminde yaşamak istersin?!. İnsan : • Bedenini kendisi yapmaz. • Nefesini kendisi yaratmaz. • Kalbinin çalışmasını kendisi başlatmaz. • Uykuya muhtaç oluşunu kendisi belirlemez. • Yaşlanmayı durduramaz. • Ölümü engel...