USÛL ARAYIŞI

KUR’AN’I ÇAĞA TAŞIYACAK BİR USÛL ARAYIŞI

Giriş : Yanlış Soru Nerede Başlıyor?!.

İslâm düşüncesinde vucûb alellah (Allah’a bir şeyin vacip kılınması) tartışması, çoğu zaman Allah’ın fiillerini savunma niyetiyle ortaya çıkmış; fakat farkında olmadan yanlış bir aklî konumlandırmaya kapı aralamıştır. Sorun, Allah’ın adil, hikmetli ve abes iş yapmayan bir ilâh oluşunda değil; bu niteliklerin insan aklı tarafından bir zorunluluk rejimine dönüştürülmesindedir.

Kur’ân, Allah’ı savunmayı değil; kulu hizaya sokmayı hedefler. Bu nedenle mesele “Allah ne yapmak zorundadır sorusu değil, insan, Allah’ın koyduğu düzeni nasıl doğru bağlar.”, sorusudur.

Vucûb Alellah : İyi Niyetli Ama Yanlış Konumlanma

Mu‘tezile’nin aslah teorisi, Allah’ın kullar için en iyiyi yapmakla yükümlü olduğu fikrine dayanır. Bu yaklaşım, zulmü Allah’tan tenzih etme hassasiyeti taşır; ancak şu bedeli öder:

  • Allah, fiillerinde aklî ölçülere tâbi kılınır.
  • Hikmet, özgür bir irade tecellisi olmaktan çıkar.
  • İlâhî fiiller, kulun önceden belirlediği “iyi” tanımına göre değerlendirilir.

Böylece Allah, hâşâ kul gibi, “ahlâkî gerekçelerle hareket eden” bir fail konumuna itilir. Oysa Kur’ân’ın çizdiği çerçevede Allah:

  • Kimseye hesap vermez.
  • Keyfî de davranmaz.
  • Kendi sünnetini koyar ve ona sadık kalır.

Bu sadâkat, dışsal bir zorunluluk değil; ilâhî hikmetin iç tutarlılığıdır.

Allah keyfî mi “davranır”?!. Hayır, ama mecbur da değildir.

Kur’ân’da Allah’ın fiilleri için “abes” isnadı reddedilir. Ancak bu reddiye, Allah’a yükümlülük isnadıyla yapılmaz. Allah :

  • Kendi sünnetini koyar. (Sünnetullah)
  • Bu sünneti bozmaz.
  • Bunu bir “zorunluluk” altında değil, irade + hikmet birlikteliğiyle yapar.

Eğer Allah keyfî davransaydı, insan : “Ölçüyü değiştiriyorsun, sonra beni hesaba çekiyorsun” deme hakkına sahip olurdu.

İşte Sünnetullah, bu itirazın önünü kapatır. Ama bu, Allah’ın kendisine borçlanması değil; adâletin ilâhî düzende tutarlılık kazanmasıdır.

Asıl Soru : Kur’ân Aklı Nereye Koyar?!.

Kur’ân, akla hüküm koyma yetkisi vermez. Aklın Kur’ân’daki işlevi, yeni hüküm va’z etmek değil, mevcut olanı bağlamaktır.

Bu yüzden Kur’ân’da, hükmedin değil, akledin, tedebbür edin, tefekkür edin, denir.

Bunların tamamı bağ/bağlantı kurma fiilleridir.

Akıl, hâkim değildir; köprüdür. Köprü hüküm koymaz, geçişi mümkün kılar.

Metin-Rasûl-Hayat Zinciri

Kur’ân, hayata dair doğrudan detaylı hükümler indirmez. Bunun yerine bir yön tayin eder. Bu yön:

  • Rasûlde yaşanmış,
  • Sünnette tecessüm etmiş,
  • Ümmetin içtihadına emânet edilmiştir.

Sağlam zincir şudur : Metin → Rasûl → Hayat.

Bu zincir tek tek = birbirinden bağımsız ele alındığında :

  • Metin tek başına kalır.
  • Rasûl tarihe hapsedilir.
  • Hayat başıboş yorum alanına dönüşür.

İçtihadın işlevsizleşmesi, tam olarak bu kopuştan doğmuştur.

Ama bu zincir ters çevrilip, bütüncül bir yaklaşımla ele alındığında; hayat, önce Rasûlün hayatına, sonra da Metne uygun kılınmış olur.

Ebû Hanîfe’nin Maslahatı

Ebû Hanîfe’nin maslahat anlayışı :

  • Allah’a bir şey vacip kılmaz.
  • Aklı hüküm koyucu yapmaz.
  • Rasûl-hayat bağını koparmaz.

Onun maslahatı : Bu durumda Rasûl, hangi ilkeyi işletirdi?!, sorusudur.

Bu yüzden o, zayıf rivâyeti reddeder, sahih olsa bile, maksada aykırı uygulamayı dondurur.

Bu cesaret, Allah adına konuşmak değil; yanlış yapma riskini kul olarak üstlenmek, meseleleri doğru makâsıda (maksatlara) oturtmaktır.

Fıtrat Nerede Durur?!.

Fıtrat :

  • Hakem değildir.
  • Hüküm koymaz.
  • Son sözü söylemez ama tamamen sözü dışarıda da tutmaz.

Fıtratın rolü, hükmün yanlış yere oturduğunu haber veren bir alarm olmaktır. Alarm yangını söndürmez; ama yangını haber verir. Söndürme işi :

  • Metin’le,
  • Rasûlün pratiğiyle = sünnetle ve
  • Ümmetin kolektif aklıyla (= içtihadla) yapılır.

İlke, Şekil ve Aklın Vazifesi

Şekil, zamanla değişebilir; çünkü hayat değişir; ancak ilke değişmez; çünkü ilke, vahyin taşıyıcısıdır. Bu ayrım yapılmadığında ya şekil kutsanır ve hayat donar ya da hayat akarken ilke kaybolur.

Kur’ân, şekilleri değil ilkeleri va’z eder. Rasûl, bu ilkeleri kendi zamanının şartlarında yaşayarak somutlaştırır. Zaman değiştiğinde yapılması gereken, yeni şekiller icat etmek değil; değişen şekilleri değişmeyen ilkeyle yeniden irtibatlandırmak veya doldurmaktır.

İşte aklın ve kıyasın görevi tam olarak budur. Akıl :

  • Yeni bir ilke koymaz.
  • Yeni bir hüküm icat etmez.
  • Değişen şekli, doğru ilkeyle doldurur.

Bu bağ kurma işi başarılmadan Kur’ân’ın hayata taşınması mümkün değildir. Metin, tek başına bırakıldığında hayatla bağını kaybeder; hayat, tek başına bırakıldığında ölçüsüzleşir.

Bu nedenle Kur’ân’ın hayata taşınması, ancak şu ahlâkla mümkündür : Vahiy ilkeyi koyar, Rasûl ilkeyi yaşar, zaman şekli değiştirir, akıl ise değişen şekli değişmeyen ilkeye bağlar.

Sonuç : Vucûb Alellah’tan Bağ Kurucu Akla

Sorun, Allah’ın ne yapmak zorunda olduğu değildir; sorun, insanın neyi, neye bağlamakla sorumlu olduğudur.

Kur’ân’ın teklifi şudur :

  • Allah mutlak irade ve hüküm sahibidir.
  • Rasûl bu iradenin yaşayan örneğidir.
  • Akıl bu ikisini hayata bağlamakla mükelleftir.

Akıl yeni hüküm koymaz; kopmuş olanı bağlar.

İşte Ebû Hanîfe’nin maslahatı da, içtihadın can damarı da tam da burada hayat bulur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP