DÖNÜŞÜM MODELİ
Dönüşüm Modeli
Tebliğ, hayatın içinden (ve) fiilen yapılmalıdır; söz ve teori ancak rehber olabilir. Hayat her zaman öndedir. Ancak bu, hayatın kendiliğinden ideal olduğu anlamına gelmez. Hayat çoğu zaman dağınık, çelişkili ve yaralıdır. İşte Metin/Mushaf, tam da bu hayatı ideal kılmak için indirilmiştir. Rasûlullah (sav) ise bu ideali hayatta mümkün kılan canlı örnek olarak gönderilmiştir.
Kur’an, hayattan kopuk bir teori kitabı değildir; Rasûl de metni hayata dışarıdan dayatan bir uygulayıcı değildir. O, hayatın içinden yürüyerek metni hayata tercüme eden köprüdür. Bu yüzden Kur’an’ı Rasûl’den, Rasûl’ü hayattan, hayatı da Kur’an’dan koparan her yaklaşım zorunlu olarak eksik ve sakattır.
Mûsâ-Hızır kıssası bu dönüşüm modelinin özlü bir anlatımıdır. Hızır, Mûsâ’ya : “otur da sana anlatayım” dememiştir. Bilgiyi sınıf ortamında değil, yolun içinde, yaşanan olayların tam ortasında öğretmiştir. Çünkü hakiki bilgi, önce yaşanır; anlam, sonradan açılır. Hayat, bir yolculuktur; öğrenme de bu yolculuğun kendisidir.
Modern çağda bu yaklaşım, Brezilyalı eğitimci Paulo Freire tarafından sistematik bir dile kavuşmuştur. Ezilenlerin Pedagojisi’nde Freire, ezberci, yukarıdan aşağıya bilgi aktaran “bankacı eğitim modeli”ni eleştirir; bilgiyi hayatla, sorunla ve eylemle buluşturan dönüştürücü bir pedagojiyi savunur. Bu yönüyle Freire’in yaptığı şey, aslında kadim bir hakikatin modern bir dille yeniden ifadesidir.
Bizim eğitim sistemimizde ise bunun tam tersi hâkimdir:
- Önce teori, sonra (belki) hayat.
- Önce bilgi, sonra (olursa) amel.
Kullanmadığımız, kullanmayacağımız bilgilerle dolduruluruz. Bilgi, hayata temas etmez; insanı dönüştürmez. Bu hâl, Kur’an’ın 62. sûresinin 5. âyetinde eleştirilen duruma benzer : “Sırtına kitaplar yüklenmiş merkebin durumu.”
Bu problem sadece modern eğitimle sınırlı değildir; bu, dinî alanda daha derin ve daha ağır bir biçimde karşımıza çıkar. Hâfızlarımız Kur’an’ı anlamaz; ilâhiyatlarımızda Kur’an çoğu zaman hayattan kopuk biçimde ele alınır; camilerde ve ders halkalarında Kur’an, çoğunlukla “sevap kazanma nesnesi”ne indirgenir. Hayatın içindeki gerçek sorunlara dönüp şu sorular sorulmaz :
- Kur’an, yaşadığım bu sıkıntı hakkında ne söylüyor?!.
- Efendimiz benzer bir durumda nasıl davrandı?!.
- Bu ilke, bugün nasıl hayata taşınabilir?!.
Bunun yerine iki uç yaklaşım ortaya çıkar :
Birincisi, gelenekselci yaklaşımdır. Bu yaklaşımda Rasûlullah’ın dün, kendi bağlamında çözdüğü sorunlar, aynen bugüne taşınır. Bağlam kaybolur, yöntem donar, şekil kutsallaşır. Hayat değişir, cevaplar sabitlenir. Sonuç: şekilcilik.
İkincisi, modernist yaklaşımdır. Bu yaklaşım, Rasûlullah’ın hayatını devre dışı bırakır; Kur’an, doğrudan bugünün sorunlarına muhatap kılınır. Yöntem kaybolur, tarihsel yürüyüş silinir, metin soyut ilkeler kitabına dönüşür. Sonuç : Köksüzlük.
Her iki yaklaşımın ortak hatası aynıdır : Metin- Rasûl-Hayat zincirini (Rasûl köprüsünü) koparmak.
İki yaklaşımı da debisi yüksek bir nehre bodoslama dalar; köprüyü görmezden gelirler.
Oysa Rasûlullah, ne aşılması gereken tarihsel bir yük ne de tekrar edilmesi gereken donmuş bir modeldir. O, Metni hayata nasıl taşıyacağımızı öğreten canlı usuldür.
Bu yüzden sağlıklı dönüşüm modeli şudur :
- Metin, nihai referanstır.
- Rasûl, yöntemin somutlaşmış hâlidir.
- Hayat, imtihan ve uygulama alanıdır.
Ne Metin hayattan koparılır, ne hayat Metinsiz bırakılır, ne de Rasûl aradan çıkarılır.
Tebliğ de eğitim de bu bütünlüğün adıdır.
Bugün ihtiyacımız olan şey yeni sloganlar değil; yeniden yürümeyi öğrenmektir.
Metni koltuğunun altına alıp hayattan kaçmak değil; hayatın ortasına Metinle, Rasûl’ün yöntemiyle girebilmektir.
Özetle, hayat yoldur, Kur’an haritadır, Rasûl, yürüyüş biçimidir.
Biri eksikse yol şaşar, insan yorulur, hakikat temsil edilemez.
Yorumlar
Yorum Gönder