KAYBOLUŞUN EŞİĞİNDE

Kayboluşun Eşiğinde

İnsan, tarihte ilk kez aklını başka bir insana değil; bir sisteme, bir işleyişe, bir “daha iyi hesaplayan şeye” devretmenin eşiğinde duruyor. Dün hakikat, çoğunluğun oyuna ve beğenisine bağlanmıştı; bugün algoritmanın sıralamasına, yarın ise “yapay zekâ böyle söylüyor” hükmüne bağlanmak üzere. Bu, teknolojik bir ilerleme yahut tarafsızlık arayışı değil; insanın düşünme, tartma ve sorumluluk alma yükünden yavaş yavaş çekilmesidir.

Artık hemen her alan “YZ destekli” yapılıyor : Eğitim, sağlık, hukuk, güvenlik, ekonomi, iletişim… Karar süreçleri YZ ile hızlanıyor, hatalar azalıyor, verimlilik artıyor. Fakat tam da bu noktada sorulması gereken soru erteleniyor : Bu süreçlerde insan nerede duruyor?!. Karar veren mi, onaylayan mı; düşünen mi, denetleyen mi; yoksa yalnızca sistemin ürettiği sonucu uygulayan bir ara unsur mu?!.

YZ, insanın yerine geçmiyor; fakat insanın yerini boşaltıyor. Hatırlama yetisi dış hafızalara, muhakeme otomatik modellere, tercih ise öneri sistemlerine devredildikçe, insan giderek kendi iç kaynaklarına başvurmaz hâle geliyor. Düşünmek zahmetli, tereddüt yorucu, sorumluluk ağır bulunuyor. “Daha doğru”, “daha tarafsız”, “daha güvenilir” olduğu iddiasıyla sunulan sistemler, insanı merkezin dışına doğru itiyor.

Bu durum bir zorbalıkla değil; rıza ile ilerliyor. Kimse aklını zorla teslim etmiyor. Kolaylık, hız ve konfor karşılığında aklın kullanım alanı daraltılıyor. Dün “çoğunluk böyle istiyor” cümlesiyle meşrulaştırılan tercihler, bugün “veri böyle söylüyora”, yarın “YZ böyle hesapladıya” dönüşecek. Hakikat, önce kalabalıktan; sonra da insandan koparılıyor.

Asıl tehlike, YZ’nin insan gibi düşünmesi değil; insanın, düşünmeyi artık kendine yakıştıramaması. Akıl devredildikçe yalnızca kararlar değil; vicdan, irade ve ahlâk da devredilir. İşleyen sistemler, doğru görünen çıktılar ve düzenli süreçler var; fakat bütün bunların hesabını verecek bir insan öznesi yok veya giderek silikleşiyor.

Bu yüzden mesele, “YZ ne yapabilir?!” sorusu değil; “insan, neyi yapmaktan vazgeçiyor?!” sorusudur. Kayboluş, insanın yok edilmesiyle değil; insanın, kendine verilmiş potansiyelleri kullanmaktan çekilmesiyle gerçekleşmektedir. Ve bu çekiliş, tam da ilerleme diliyle örtüldüğü için, en tehlikeli eşiğe sessizce yaklaşılmaktadır.

Direksiyon Metaforu : Hayatın Kontrolü Kimde?!.

Bugün insan, arabasını yapay zekâya ve otomatik pilota emanet ediyor. Direksiyon yorgunluğundan kurtulmak, hata payını azaltmak, daha güvenli ve daha konforlu bir yolculuk yapmak istiyor. Bu tercih ilk bakışta masum ve faydalı görünüyor. 

Zaten kimse hayatını bir anda/toptan devretmiyor; her devir küçük küçük (parakende) yapılıyor.

Yarın aynı insan, yalnızca aracını değil; iş planını, eğitim tercihlerini, sağlık kararlarını, hukuki adımlarını ve sosyal ilişkilerini de “YZ destekli” sistemlere devredecek. Çünkü bu sistemler daha hızlı, daha tutarlı ve daha az yanılan yapılar olarak sunuluyor. İnsan, kendi tereddüdünü ve yanılabilirliğini yük; sistemin soğukkanlılığını ise güven verici buluyor.

Bir süre sonra mesele, “Bunu YZ yapsın mı?!” sorusu olmaktan çıkıyor; “Bunu YZ yapmadan yapmak mümkün mü?!” noktasına geliyor. Manuel seçenekler kaldırılıyor, alternatifler silikleşiyor; insanın devrede kalması zahmetli ve riskli ilan ediliyor.

Ve nihayet en kritik eşik geliyor : İnsan artık yalnızca nasıl yaşayacağını değil; neye değer vereceğini, neyi feda edilebilir sayacağını, hangi hayatın yaşanmaya değer olduğunu da sistemlerin hesaplarına göre belirlemeye başlayacak. Hayat, bir emanet olmaktan çıkıp optimize edilmesi gereken bir projeye dönüşecek.

Bu noktada insan, belki “hayatımı devrettim” demeyecek; ama şöyle diyecek : “Ben karar vermedim; sistem böyle önerdi.” Kayboluş tam da burada gerçekleşir. Hayat alınmaz; teslim edilir, zorla değil, kolaylıkla, güvenlik ve doğruluk vaadiyle.

Direksiyon, yalnızca aracı değil; istikameti, sorumluluğu ve hesabı simgeler. Direksiyon bırakıldığında yol alınır gibi görünür; fakat yolun nereye çıktığını artık başkası belirler.

Kendine Geliş : İnsanı Yerine Çağırmak

Bu gidişat kaçınılmaz değildir. İnsan, aklını devretmiş olabilir; fakat aklını geri çağırma imkânı hâlâ elindedir. Kendine geliş, YZ’yı reddetmekle değil; onu yerine koymakla başlar. Araç olanı araçta tutmak, emanet edileni sahibine iade etmek gerekir. İnsan, tekrar düşünmeyi göze almalı; yavaşlamayı, yanılmayı ve bedel ödemeyi insan oluşunun bir parçası olarak kabul etmelidir.

Kendine geliş, “sistem böyle diyor” cümlesini sorgulamakla başlar. Her doğru görünen çıktı, doğru değildir; her optimize edilmiş karar, âdil değildir. Akıl, yalnızca sonuç üretmez; niyet sorar, sınır çizer, hesabı kimin vereceğini belirler. Bu yüzden insan, kararın içinde kalmak zorundadır; onaylayan değil, muhatap olan olarak.

İnsan, tekrar şunu hatırlamalıdır : Hayat bir proje değil, bir emanettir. İman, hesaplanabilir bir veri; vicdan, devredilebilir bir fonksiyon değildir. Aklın yeri makinenin karşısı değil; insanın içidir. Kendine geliş, YZ’nın sustuğu yerde değil; insanın yeniden söz aldığı yerde başlar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP