UMUT HAKKI

Umut Hakkı

Bu metin, herhangi bir kişi, dava veya yargı süreci hakkında hüküm vermek amacıyla değil; umut, adâlet ve vicdan arasındaki ahlâkî dengeye dair ilkesel bir muhasebe yapmak için kaleme alınmıştır.

Umut hakkı (right to hope), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarından doğan bir kavramdır. AİHM’in temel yaklaşımı şudur : İnsan, bütünüyle umutsuzluğa mahkûm edilirse, ceza ıslah edici olmaktan çıkar; bir noktadan sonra adâlete değil, yok etme aracına dönüşür.

Şunu baştan söylemek gerekir : Umut hakkı af değildir. Cezayı ortadan kaldırmaz; en fazla, şartlara bağlı olarak hafifletebilir. Umut hakkının asıl amacı, “kurtuluşu garanti etmek” değil; ıslah ihtimalinin hâlâ canlı olup olmadığını sınamaktır.

Ne var ki umut hakkı, adâlet duygusunu zayıflattığı ânda, ahlâk çöker. Birçok cana kıymış birinin, “umut hakkı” gerekçesiyle serbest bırakılması; eğer ma’şerî vicdanı tatmin etmiyorsa, toplumda onarılması zor yaralar açar. Vicdanın yaralandığı yerde kötülük sıradanlaşır; büyük suçlar zamanla “normal” görülmeye başlanır.

Bu sebeple, umut hakkını sadece hukukun değil, vicdanın terazisinde de tartmak zorundayız. Hukuk, sınırları ve ölçüleri olan bir sistemdir; fakat vicdan devre dışı bırakıldığında, en “iyi niyetli” kararlar bile toplumsal barışı zedeleyebilir. İyi niyetle atılan yanlış bir adım, barışı inşa etmez; aksine onu hançerler.

Eğer vicdanlar henüz ölmemişse, umut hakkını daha geniş bir çerçevede düşünmek gerekir. Ölü vicdan, umut hakkını affa açılan gizli bir kapıya çevirebilir. Canlı vicdan ise onu ağır bir sorumluluk, çetin bir imtihan olarak görür.

İnancımız bize şunu öğretir : Rabbimiz, şirk hariç, her günah için insana umut kapısı bırakmıştır. Bu yüzden Allah’tan umut kesilmez. Ancak bu ilâhî umut, sorumsuz bir bağışlama değildir. “Nasuh tövbesi” ile desteklenmeyen bir umut, kişiyi kurtuluşa değil, yeni ve daha ağır bir zulme sürükleyebilir. Elbette tövbenin hakikati sadece Allah ile kul arasındadır; biz niyetlere vakıf olamayız.

Tam da bu yüzden son derece dikkatli olmak zorundayız. Umut hakkından yararlanan için de, onu bu haktan yararlandıran için de ağır bir vebal söz konusudur. Mağdurların, toplumun ve ma’şerî vicdanın yükünü hesaba katmadan verilen hiçbir karar, gerçek anlamda âdil olamaz.

Âdetâ bir sırat köprüsünün üzerindeyiz. Bu köprünün bir tarafında merhamet, diğer tarafında adâlet var. Dengeden en küçük sapma, iyilik niyetiyle bile olsa büyük kötülüklere kapı aralayabilir. Bu yüzden umut hakkı, hafiflikle değil; titizlikle, muhasebeyle ve diri bir vicdanla ele alınmalıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

NEREYE?!.