İLMİN İTİBARI
İlmin İtibarı
(Haşyet ve İnsan Olmanın Temeli)
İlme itibar verirseniz, ilim de size itibar verir ve sizi ahlâklı kılar. Bugün ilimle uğraşanların çoğu, ilmin itibarını sosyal itibara dönüştürmeye çalışıyor. Üç-beş tırı-vırı makale, bir toplama-çakma (çalma = copy-paste) kitapla profesör oluyor; ardından dekan, rektör, genel müdür, bakan gibi mevkilere ulaşmaya bakıyor. Oysa ilmin itibarı, toplumsal itibardan yüksektir. İlmi, ilimden daha düşük bir itibar seviyesine transfer edenlerin kendi itibarları da doğal olarak düşüşe geçer.
İlmin Ahlâk Ölçüsü ve Sapma
İlmin ahlâk ölçüsü, bilginin niyet ve sorumluluk ekseninde kullanılmasıdır. İlim, kişinin kendisini ve toplumu doğruya yönlendirmesine hizmet ediyorsa ahlâkî olarak değer taşır. İlmi sosyal itibara devşirenlerde ise bir ahlâk kayması ortaya çıkar. Bilgi artık haşyet ve sorumluluk ekseninde değil, kişisel prestij ve çıkar ekseninde işlev görmeye başlar. Haşyet kaybı ve amaç sapması, ilmin dönüştürücü gücünü zayıflatır ve ilmi topluma faydalı olmaktan uzaklaştırır.
“İnnema yahşâllâha min ibâdihil-ulemâ” = Allah’tan korkanlar yalnızca O’nun kullarından olan âlimlerdir. Buradaki korku (haşyet), sıradan bir korku değildir; o, içsel bir güçtür. Haşyet, kulun nefsini disipline eden, davranışlarını hakikate ve ahlâka göre yönlendiren, bilgiyi toplumsal ve ahlâkî sorumlulukla birleştiren bir bilinçtir. İlmi sosyal itibara devşirenler ise bu gücü, yalnızca görünürlüğe, prestije ve unvana transfer ederler; haşyet’in dönüştürücü özünü kaybederler.
İlme haşyetle yaklaşan kişi, önce kendini dönüştürür; sonra da bilgisi ve ahlâkî sorumluluğunu topluma taşır. Makam ve unvan onun için bir araçtır; bilgi ve ahlâk ile birleşen haşyet, hem kişisel itibar hem toplumsal iyilik üretir. İlmin ışığı, haşyetin içsel gücüyle birleştiğinde kişi, prestij ve çıkar kaygılarına teslim olmaz; bilgi ve ahlâk, toplumun ruhunu aydınlatır, yozlaşmayı engeller ve hakikati yüceltir.
Unutulmamalıdır ki, ahlâkın temeli, ilmin öğretilmesine (= isimlerin ve hakikatlerin bilinmesine) dayanır. Ahlâk, “görünmeyen ilimler” yoluyla hayatı dönüştürür; vicdan, iman, sabır, merhamet, sanat ve estetik gibi “görünmeyen ilimler”, birey ve toplum üzerinde somut etkiler üretir. Ancak bu güçler, ilimle beslenip yönlendirilmediği sürece tam anlamıyla dönüştürücü olamaz.
İnsanı insan yapan, bilgiye ve ilme dayalı bilinçli karar alma kapasitesidir. İlmin olmadığı yerde, tercihler ve kararlar yalnızca içgüdüsel ve tepkiseldir; yani hayvanîdir. Haşyet ve ahlâk ile birleşen ilim, insanı salt bilgi sahibi olmaktan çıkarır; onu bilinçli ve toplumu dönüştürme kapasitesine sahip sorumlu bir varlık hâline getirir.
Herkes yaratılmadan önce kâlû : belâda isimleri öğrenmiştir; yani tüm hakikatler ve varlıkların bilgisi potansiyel olarak insanın içinde yer alır. Burada önemli olan nokta şudur : İsimlerin öğretilmesi fiîlen değil, öğrenme kabiliyetinin verilmesiyledir. İnsan, dünyaya fiilen boş bir levha (= tabula rasa) olarak gelir, ama kendisine verilen öğrenme kapasitesi ile öğrenir ve hatırlayabilir. Zikir (= hatırlama), bu potansiyel bilgiyi eyleme dönüştürmenin pratiğidir; insanın kendi yaratılışını, sorumluluklarını ve hakikati fark etmesidir.
Bu bilinç ve sorumluluk aynı zamanda bilgiye dayalı hesap verebilirliği de içerir. Modern hukukta bilmemek mazeret sayılmaz; ama ilim-temelli büyük mahkemede (veya ahiret perspektifinde Alah-u A’lem) “bilmeme” durumu, kişinin bilgi edinme imkânına sahip olup olmadığı, niyeti ve çabası açısından değerlendirilir. Bilgiye ulaşma imkânı varken öğrenmemiş veya ilgisiz davranmış kişi, sorumluluktan kaçamaz. Dolayısıyla insan, bilgi ve haşyet ekseninde kendi eylemlerinin hesabını veren bir varlıktır; bilinçsiz veya bilgiye dayanmayan kararlar ise yalnızca hayvanî tepkiler olarak kalır.
Anafikir Merkez Olmalıdır
Metnin (= Mushaf’ın) tüm yorumları ve detayları bir merkeze bağlanmalıdır, buna anafikir demek de mümkün. Anafikri de, insanın Allah’a bağlı olarak yaratılmış bilinçli ve sorumlu bir varlık olması; bilgi, haşyet ve hatırlama ile kendisini ve toplumu dönüştürmesi şeklinde ifade edebiliriz. Bu merkezî düşünce, aşırı yorum riskini engeller ve Metnin tüm öğelerini/âyetlerini bu eksende birleştirir.
Ahlâklı İlim, İmandır
İlim, haşyet ve sorumluluk ile birleştiğinde yalnızca epistemik bir yetenek olmaktan çıkar; ilmi ahlâka; ahlâkı ilme ve imanı da pratiğe dönüştürür. Bilgi, kişinin kalbini ve fiillerini Allah’a yöneltir; bu sayede insan, hem kendisi hem de toplumu için bilinçli ve sorumlu bir varlık hâline gelir. Dolayısıyla ahlâklı ilim, iman demektir.
Émenû ve Amilu-s-Sâlihât
Son olarak, klasik Kur’ânî formülle, “émenû ve amilu-s-sâlihât”, imana = ilim + ahlâka tekâbül eder. Émenû, bilinçli ve haşyetli bir iman; amilu-s-sâlihât ise, bu bilginin ve imanın fiile dönüşmüş hâli olur. Böylece insan, ilim ve ahlâk ekseninde hem kendisini hem toplumu dönüştüren sorumlu bir varlığa dönüşür.
Böylece görünür ve görünmez (= haşyet, zikir, ahlâk) ilimler, tabula rasa ile kâlû : belâ perspektifi, anafikir merkezinde birleşerek insanı, hem kendisini hem de toplumunu gerçek anlamda dönüştürebilecek bilinçli, sorumlu ve ahlâklı bir varlık yapar.
Yorumlar
Yorum Gönder