İMANIN ONTOLOJİSİ

İmanın Ontolojisi

İmana güven diyorsak, ve bu güven, inanana güven vermiyorsa, orada ciddi bir problem vardır. O iman, ya eksik, ya yanlış yerde, ya da sadece dilde kalmıştır.

İman, neden itmi’nan/güven üretmeli?!.

Kur’an’ın dili çok nettir : İman, sadece doğruyu kabul etmek değil; kalbin sükûnete ermesidir.

“elâ bi zikrillâhi tatmeinnul kulûb.” = Kalpler ancak Allah’ı anmakla itmi’nan bulur.

İman, korkuyu azaltmıyorsa, paniği söndürmüyorsa, insanı biraz olsun “yerine oturtmuyorsa” orada iman işlevini yapmıyor demektir.

Tıpkı, ilacın şifa vermemesi, pusulanın yön göstermemesi gibi.

İman var, ama huzur yoksa ...

Burada çok ince bir ayrım var; ve bu ayrım dört çeşit.

1. Bilgi imanı (Zihinsel kabul)

Bu iman, inanıyorum, Kitâb böyle yazıyor, der; ama onda kalp henüz tam teslim olmamış, kontrolü bırakmamış, hâlâ “ben kendim, kendi başıma ayakta durmalıyım” der.

Bu iman doğrudur ama güven üretmez. Çünkü güven, bilgiyle değil tevekkülle gelir.

2. Şartlı iman

Allah’a inanıyorum ama işler yolunda giderse!.

Bu “ama”, itmi’nanı yer. Çünkü kalp hâlâ alternatif dayanaklar arıyordur.

3. Sonuç odaklı iman

İnanıyorum; karşılığında huzur, kolaylık, başarı bekliyorum.

Bu da ince bir tuzak.

Huzur hedef olunca iman araç olur.

O zaman iman bozulur; huzur da gelmez.

4. Gerçek iman

Gerçek iman şunu der : Ben sonucu garanti etmiyorum; ama emâneti doğru yerde tutuyorum.

Yani, sonuç benim lehime de olabilir, aleyhime de; sonunda acı da gelebilir, sevinç de ama ben yalnız ve sahipsiz değilim.

İtmi’nan buradan doğar; rahatlıktan değil, yerini bilmekten.

O zaman şu cümle doğru mu?!. Huzur yoksa iman yoktur.

Hayır; bu, acele hüküm olur.

Ama şu doğru : Huzur üretmeyen iman, henüz tamamlanmamış imandır.

Kur’an’da iman artar, derinleşir, yerleşir; yerleşmeyen iman, geçicidir; yerleşen iman, kalbi sakinleştirir.

İman, kişideki korkuyu sıfırlamaz, acıyı iptal etmez, soruları yok etmez; ama şunu yapar : insanı, korkusuyla da yaşayabilir hâle getirir.

Eğer iman, insana en azından ben dayanabilirim duygusu vermiyorsa, orada iman henüz kalbe inmemiştir.

İtmi’nan (= güven) imanın meyvesidir, şartı değil.

Burası çok ince bir kapı. İman gelince endişe susar.

Endişe konuşuyorsa, iman henüz oturmamıştır.

Bu, “imanlı insan hiç kaygılanmaz” demek değildir.

Şudur : Kaygı/endişe yöneticilik koltuğunda oturuyorsa, iman henüz orada değildir.

İman var ama endişe hâkimse, iman sözdedir; iman var ve endişe yerine çekilmişse, iman kalptedir.

İtmi’nan, endişenin yokluğu değil; endişenin haddini bilmesidir.

İman, akla “sus” demez, ama ona şunu der : Sen hesapla, ben dayanırım.

Endişe ise şunu fısıldar : Dayanamazsın; kontrolü bırakma.

“Tatmainn-ül Kulûb” ne demek?!.

İfade : تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

Kök: ط م ن

Bu kök : Sakinleşmek, yerli yerine oturmak, sallantının bitmesi, korkudan emin hâle gelmek demektir; “mutlu olmak” değildir.

Heyecanın geçmesi, fırtınanın durması değil. Daha çok şu : Kalbin artık savrulmaması.

Türkçedeki “tatmin” kelimesi bizi yanıltıyor. Tatmin : Bir ihtiyacın karşılanması ve doyuma ulaşılmasıdır.

Kur’an : “Kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin olur” demez “tatmain/mutmain olur” der. Yani kişi kendini kurtarmak zorunda hissetmez.

Kalp neden huzursuzdur, tatmin olmaz?!.

Kur’an’a göre kalbin huzursuzluğu şuradan gelir :

  • Sonucu üstlenmek.
  • Yükü sahiplenmek.
  • Olmazsa ben biterim, demek.

Oysa kalp, fıtrat olarak emânetçidir; sahiplik ona ağır gelir.

Tatmainn, kalbin tekrar emanetçi rolüne dönmesidir.

Bi zikrillâh” kısmı çok kritik.

“Zikir” burada tesbih çekmekle sınırlı değil, dil değil, hatırlama.

Hatırlanan şey şu : Ben mutlak fail değilim, her şey bana bağlı değil, kontrol bende olmak zorunda değil.

Kalp bunu hatırladığı anda gevşer.

İman-Endişe-İtmi’nân Hattı

  • Endişe : Kontrol bende olmalı.
  • İman: Kontrol bende olmak zorunda değil.
  • İtmi’nân : Bunu kalbin de kabul etmesi.

O yüzden itmi’nân, imanın delili değil; imanın kalpteki yankısıdır.

Neden imanlı bir kalp sarsılır?!

Çünkü itmi’nân, sürekli bir hâl değildir, gelir-gider, beslenmezse çekilir.

Peygamberler bile “Rabbim, kalbimi sabit kıl” demişlerdir.

Demek ki mesele hiç sarsılmamak değil sarsıldığında nereye tutunacağını bilmektir.

Tatmainn-ül kulûb : Kalbin, bu yük benim omzumda ama sonuca ben hâkim değilim, diyebilmesidir.

Tam teslimiyet, tam güven, niye dâimî olmaz?!.

Çünkü insan sabit değil, hâl varlığıdır.

Kalp, daralır-genişler, unutur-hatırlar.

Kur’an bile bunu kabul eder. “İman ettiler, sonra inkâr ettiler, sonra yine iman ettiler…”

Bu bir karakter bozukluğu değil; insanın dalgalı yaratılışıdır.

İslâm (= teslimiyet), bir hâl mi, bir kimlik mi?!.

Burada kritik bir ayrım var. İslâm (teslimiyet), hâl; Mü’minlik, yönelim = istikâmet.

Teslimiyet yaşanır, ama sabitlenmez. Sabitlenen şey, yön ve niyettir

Peygamberler neden, “sabit kıl” der?!

Eğer teslimiyet dâimî olsaydı, duâ anlamsız olurdu, zikir = hatırlatma gereksiz ve boş olurdu.

Bu yüzden teslimiyet korunması gereken bir hâl. Tıpkı denge, ayakta durma, nefes alma-verme gibi.

Kimse nefesi bir kerede alıp-vermez.

Dâimî olmayan şey değersiz midir?!.

Hayır, tam tersi.

Değer, geri dönülebilirliktedir.

Düşüp-kalkabilen yürür.

Kaybolup yön bulan yolcudur.

Teslimiyeti kaçırıp yeniden isteyen insandır.

Duânız ve tövbeniz olmasa Rabbim sizi ne yapsın!... (Bknz. 25/77.)

Tehlikeli olan ne?!.

Tehlike, teslimiyetin gitmesi değil, gitmediğini sanmaktır.

Bu, kalbi kapatır.

“Ben oldum, ben buldum” diyen artık dönemez.

Teslimiyet, sürekli bir zirve hâli değil, tekrar tekrar çıkılan bir yokuştur.

İman, sabit bir “sahiplik” değil, canlı bir ilişkidir.

İtmi’nân, kalıcı huzur değil, kalbin ara ara yerine oturmasıdır.

Tam teslimiyet dâimî olmaz ama şu olur : Teslimiyete dönme refleksi dâimî olabilir.

İslâm tam da burasıdır.

Hucurât 14 : “Bedevîler ‘iman ettik’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz; ‘teslim olduk’ deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi.”

Burada üç şey çok bilinçli ayrılıyor : Söz. Hâl ve İmanın kalpte yerleşmesi.

Sözde, teslimiyet var, ama iman yok. Bu bir çelişki değil; farklı bir kırılma noktası.

Bu âyetteki islâm (teslim olduk), dıştan uyum, siyasî / toplumsal biat, çatışmayı bırakma, düzenin içine girme; yani fiilî teslimiyet, kalbî güven henüz yok.

Bunlar, namaz kılıyor olabilir, savaşmıyor olabilir, Müslüman kimliğini benimsemiş olabilir ama kalp hâlâ emin değil, hâlâ temkinli, hâlâ “gerekirse dönerim” pozisyonunda.

Asıl “teslimiyet” (= islâm), kalbin evet demesi, içsel kontrol = itmi’nan; buna batınî teslimiyet diyebiliriz.

Hucurât’taki bedevîlerin yaşadığı ise zâhirî teslimiyet.

Bunlar aynı kelimeyle anılıyor ama aynı şey değiller.

O zaman tabloyu çizelim; dört ihtimal var :

  • Ne teslimiyet ne iman = açık inkâr.
  • Teslimiyet var, iman yok = Hucurât’taki bedevîler.
  • İman var, teslimiyet hâli dalgalı = çoğumuzun hâli.
  • İman ile teslimiyet uyumlu = nadir, geçici ama sahih itmi’nan anları.

Âyet bedevîlere, münafıksınız demiyor, yalancısınız demiyor; sadece şunu söylüyor : Kelimeyi yerli yerine koyun. İman ettik demeniz için henüz erken; şimdilik teslim olduk demeniz daha doğru.

Bu bir azarlama değil; kavramsal temizlik.

Kur’an diyor ki : Kalbine iman girmeden ‘inandım’ deme.”

İman, ne sadece söz, ne sadece uyum, ne de geçici bir hâl.

İman, hâli kaybettim diye yok olmaz; ama kalbe hiç uğramadıysa da yoktur.

Evet, iman, güce teslimiyettir ama ...

Bedevîler de Mü’minler de güce teslimiyet olmuştur.

Ama iki teslimiyet aynı değil.

Mesele, hangi gücün karşısında eğildiğimiz = teslim / islâm / Müslüman olduğumuz.

Fark, gücün kaynağında.

Bedevî, görünür, yakın, hesaplanabilir güce (= ordu, siyaset, çoğunluk, para-pul : yaptırım, yaptırım); Mü’min, görünmeyen, aşkın, hesaplanamaz Güce (= Allah’a) teslim olur.

Ama bu tek başına yetmez. Çünkü Allah’a inanıp hâlâ dünyaya teslim yaşayan çok insan var.

Asıl fark, gücün taşıyıcılığı.

Kilit burası.

Dünyevî güç, taşıyıcıdır, sana yük bindirir, sürekli teyakkuz ister ama ayakta kalmak için sen güçlü olmalısın.

Bu yüzden bedevînin teslimiyeti, stratejiktir, geri alınabilirdir, koşulludur; güç giderse, teslimiyet de gider.

İlâhî güç, taşıyıcı değildir, taşır, yük alır, dayanak olur. Güç sende olmak zorunda değil.

Mü’minin teslimiyeti, ilişkiseldir, kalıcı olmaya adaydır, sonuçtan bağımsızdır; sonuç aleyhe de olsa ilişki bozulmaz.

Bedevînin iç dünyası, temkin, tedirginlik, yanlış tarafta kalmayayım; Mü’minin iç dünyası, korku olabilir, acı olabilir ama yurtsuzluk yoktur.

İşte “itmi’nan” tam burada çıkar ortaya. Güç sende değil ama yalnız da değilsin.

Dünyevî güce teslimiyette ahlâk, duruma göre değişir, gücün rengine boyanır.

İman ve Ahlâk

İlâhî güce teslimiyette ahlâk değişmez; çünkü Güç değişmez.

Bu yüzden Bu Güç kişiye kazanınca azmamayı, kaybedince küsmemeyi sağlayan tek zemindir.

Bedevîler şunu yaptı : Bu güç kazandı, biz de uyduk.

Mü’min şuna inanır : Kazansam da kaybetsem de her şey kontrol altında.

İkisi de eğilir; ama biri kazanmak için, diğeri kaybolmamak için.

Dünyevî güce teslim olan, güç kimdeyse oradayım; İlâhî güce teslim olan, Hak neredeyse oradayım, der; güç değiştiğinde yer değiştirmez.

Evet, teslimiyet, her zaman bir güce olur. Mü’min zeval bulmayan = yok olmayan = Bâkî Bir Güce; bedevî tipler, fânî güce/güçlere inanır (= güvenir), teslim olurlar. (= islâm) Bu durum, ahlâka da yansır. İlk grubun ahlâkı sağlam ve tutarlı; ikinci grubun ahlâkı çürük, tutarsız ve göreceli/değişken olur.

Güç değişmiyorsa ahlâk değişmez; değişiyorsa değişir.

Bugün ahlâk, ilkeye değil, sonuca ve değişken güce bağlanmıştır.

Oysa, dünyevî güç bugün var, yarın yok; bugün ödüllendirir, yarın cezalandırır. Bu güce yaslanan ahlâk, ister istemez esner, pazarlık yapar, yalpa yapar, “şartlar ve gerekçeler” üretir. Bu yüzden güç değişince de dün günah dediğine bugün “zaruret” der.

Ama İlâhî Güç, ahlâkı sabitler. Çünkü değişmez, şaşmaz, kayırmaz ve unutmaz.

Kur’an bunu çok yalın bir dille söyler : “Allah’ın Sünnetinde değişme bulamazsın.

Kişi böyle Bir Güce/Dayanağa “tutunduğunda”, doğru her zaman doğru, yanlış her zaman yanlış olur; zaman, mekân ve çoğunluk bunu eğemez.

Bu yüzden iman, “ahlâkî istikrar” üretir.

Bu yüzden Mü’min, güçlü iken de âdil ve ahlâklı; zayıfken de dürüst olmak zorunda olur.

Hucurât’taki bedevîlerin problemi, gücü görünce yön değiştirmekti.

O yüzden Kur’an onlara : İman kalbinize henüz girmedi, der. İman kalbe girseydi, yön, güçle değişmez; ahlâk, rüzgârla savrulmazdı.

İman, insanı, kazandığında da kaybettiğinde de aynı insan olarak tutar.

Bu yüzden iman, güç değil; şeytanî güce/güçlere karşı çook güçlü bir sigortadır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP