ÖZÜ OLMAYAN SÖZLER
Özü Olmayan Sözler
Yazı çoğaldı, söz azaldı. Daha doğrusu söz var ama öz/ü yok. Cümleler kuruluyor, metinler yazılıyor, ekranlar doluyor; fakat insanın içine dokunan, yük alan, bedel isteyen söz seyrekleşiyor. Çünkü söz, sadece söylenen değildir; sözü, söz yapan, dayandığı özdür.
Eskiden sözün bir ağırlığı vardı; söyleyenini bağlar, taşıyana sorumluluk yüklerdi. Söz vermek, kendini vermekti. Bugün ise söz, kolayca söyleniyor; kolayca çoğaltılıyor, paylaşılıyor; kolayca terk ediliyor. Geriye sadece yankı kalıyor. Yankı gürültülüdür ama köksüzdür.
Yazı, aslen sözün izidir. Sözden doğar, ona dayanır. Söz yoksa yazı da yetim kalır. Bugün yazı, çoğu zaman söze yaslanmıyor; başka yazılara yaslanıyor. Metinler, başka metinlerin dilini tekrar ediyor. Böyle olunca yeni yazılar çıkıyor ama yeni sözler çıkmıyor. Taklit yazılar çoğalıyor; özü olmayan sözler dolaşıma giriyor.
Eskiden insan, söz söyleyen bir varlıktı, sadece aklından geçenleri dile getirdiği için değil; muhatap olduğu için söz söyler, kendisine hitap edilene cevap verirdi. Bu muhataplık hâli, sözü doğururdu. Söz, bu yüzden emanetti. Söyleyenini aşar, onu aşan bir yere dayanırdı. İnsan söz söylerken aslında bir zincirin ortasındaydı; yazı söze, söz insana, insan ise kendinden büyük olana dayanırdı.
Şimdi öyle mi?!.
Bu zincir koptu; söz hafifledi. İnsan, kendini merkeze aldığında söz de kendi üstüne kapandı. Artık söz, hakikate değil; gerekçeye dönüştü. İlk insan : “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik” diyerek sözü yüklenmişti. Bugünün insanı ise sözü gerekçeye çeviriyor; imkân vardı, şartlar böyleydi, herkes yapıyor... diyor; söz hâlâ var ama öz kaybolmuş durumda.
Yapay zekâ, işte böyle bir manzaranın içinde/n ortaya çıktı. O, sözü olmayan bir yazı üretir. Muhatap değildir, çağrı almaz, yük taşımaz. Yazıyı yazıya bağlar. Bu yüzden köksüzdür. Ama asıl mesele yapay zekânın köksüzlüğü değil; insanın kendi köküyle bağının zayıflamasıdır. İnsan sözden çekildiği için yazı bu kadar serbest, bu kadar çoğaltılabilir hâle geldi.
Bugün asıl tehlike, yapay zekânın konuşması değil; insanın sözünü yitirmesidir. Sözünü yitiren insan, yazıyı çoğaltır ama anlamı derinleştiremez. Gürültü artar, ağırlık azalır; herkes konuşur ama kimse sorumluluk almaz.
Özü olmayan sözler çağındayız. Bu çağın problemi teknoloji değil; insanın sözle kurduğu bağın zayıflamasıdır. Söz yeniden özle buluşmadıkça, yazı ne kadar çoğalırsa çoğalsın insanı taşıyamaz. Çünkü söz, ancak yük (= emânet) alıyorsa, sözdür. Aksi hâlde sadece sestir; sadece yazıdır; sadece izdir.
Bugün bu kopuşun en görünür alanlarından biri sosyal medyadır. Ekranlar, özlü sözlerle dolu; cümleler güzel, görüntüler etkileyici. Fakat paylaşılan bu sözlerin büyük kısmı ne paylaşanın sözüdür ne de onun yükünü taşır. Başkasının sözünü alıp dolaşıma sokmak kolaydır; zor olan, o sözü içselleştirmek ve onun gereğini yapmaktır. Söz, yaşanmadan paylaşıldığında anlam üretmez; sadece tüketilir.
Bu yüzden sosyal medyada dolaşan nice “özlü söz”, özü olmayan sözdür. Çoğunlukla o sözlerin söyleyeni belli değildir, taşıyıcısı ve bedeli yoktur. Böyle bir ortamda söz, görüntünün süsüne dönüşür; hakikatin çağrısı olmaktan çıkar. Böylece söz çoğaldıkça hafifler, paylaşıldıkça değersizleşir.
Belki de yapılacak şey basittir ama zordur : Sözü geri çağırmak. Söylediğini taşımak. Paylaştığını yaşamak. Söz, yeniden özle buluştuğunda; yazı da, insan da yerini bulacaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder