TANRI ve ALLAH

Tanrı ve Allah

Tanrı, bir kavramdır. Kavramlar düşünceyle kurulur, tanımlanır, kavramın sınırlarını insan aklı çizer.

Bu yüzden Tanrı (kavramı), felsefede başka, mitolojide başka, kilisede başka, bireyin zihninde başkadır.

İnsan, Tanrı Nasıl Biri Olmalı?! diye sorar.

Bu soru masum görünür ama aynı zamanda tehlikelidir de. Çünkü beklenti üretir.

Allah ise, Özel Bir İsimdir. Bu İsim, kurulmaz, kurgulanmaz, tasarlanmaz, bildirilir.

Müslüman, Tanrı nasıl olmalı?! diye sorar ama Allah nasıl olmalı?! diye sormaz; şunu duyar : “Ben buyum. = innenî Ene-Allah.” (20/14.) Bu, ilişkiyi bambaşka bir düzeye/boyuta taşır.

Tanrı’ya kırgınlık olur ama Allah’a kırgınlık olmaz. Bu kırgınlık, insanın kurduğu Tanrı tasavvurunadır.

Nietzsche’nin hikâyesi buraya oturur; ona Tanrı’yı kilise anlattı ve onun yaşadığı hayat, ona anlatılan o Tanrı’yı doğrulamadı. Nietzsche Tanrı’yı değil, o anlatıyı öldürdü.

İslâm Böyle Bir Tuzağı Nasıl Kapatır?!.

İslâm bu konuda üç önemli hamle yapar :

1. Allah, Kendi Kendini tarif eder, Rahmân der, Rahîm der, Hakîm der…

Müslümana hangi durumda ne yapacağını söyler; kul da bunu bilir.

  • Acı varsa imtihan vardır.
  • Gecikme varsa hikmet vardır.
  • Sessizlik terk ediş değildir.

Bunlar, “beklenti balonunu” söndürür.

2. Allah adına konuşma yetkisine sınır koyar.

İslâm’da Peygamberler bile “Ben de sizin gibi bir insanım” der; âlim sözünü “Allah-u A’lem” ile bitirir.

İslâm’da kimse, kilise gibi Tanrı adına kesin hüküm vermez = veremez. Bu, kırgınlığı doğmadan boğar.

3. Allah’la ilişki, bir ahlâk ilişkisi değil, kulluktur.

Tanrı tasavvurunda ilişki genelde ahlâk borcu, günah muhasebesi, suç-ceza dengesi üzerine kurulur.

İslâm’da ise merkezde, kulluk = itaat vardır.

Kulluk, kırılmaya ve sızlamaya izin verir ama küsmeye izin vermez.

Çünkü kul bilir ki benim Rabbim, benimle aynı terazide değildir.

4. Allah kelimesi neden kişiyi psikolojik olarak da korur?!.

Çünkü “Allah”, kimse tarafından

  • Temsil edilemez.
  • Resmedilemez.
  • Kurumsallaştırılamaz.

Bu yüzden kiliseleşemez, ideolojiye dönüşemez, bir grubun malı olamaz.

İnsan Allah’a kırılabilir ama Allah’ı bir kuruma yükleyip sonra o kuruma kızamaz.

Bu çok büyük bir sigortadır.

İslâm kişiye şunu öğretir : “Yanılan Allah değil, O’nu anlayan benim.”

Bu cümle, Rabbe kırgınlığı baştan keser. Çünkü kırgınlık şuradan beslenir : Ben doğru bildim, O yanlış yaptı. İslâm buna alan bırakmaz.

Tanrı, insanın sınadığı bir fikirdir. Allah, kulun sınandığı bir hakikattir.

İslâm’da isyan olur, ama Tanrı öldürme olmaz. Yani Allah sözüyle bilinir ama Onun sözcüsü kimse olmaz. Bu yüzden Allah’a kırgınlık, bir temsilciye yönelip yanlış yere sabitlenemez.

Bu yüzden İslâm’da ruhban ve ruhbanlık yok, günah bağışlama, Allah adına “son söz” söyleme yetkisi yok. Biri zulmederse, “Allah böyle istedi” deme hakkı ve imkânı da yok.

Bu, Nietzsche’nin yaşadığı kırılmayı yapısal olarak imkânsız kılar.

...

Akıllar O’nu kuşatamaz. Bu cümle, aklı aşağılamak değil; aklı yerine koymaktır.

Aklın görevi hükmetmek de değil, teslim olmak da değil, anlamaya çalışmak. Bu denge kurulunca iman fanatizme gitmez, kırgınlık inkâra dönüşmez.

Akılla kurulan Tanrı yıkılır. Bu yüzden bildirilen Allah’a küsmek zor iştir.

Bu yüzden İslâm, Nietzsche gibileri doğurmaz.

Nietzsche’nin “Tanrı öldü” cümlesi, felsefî bir önermeden önce varoluşsal bir kırgınlığın çığlığıdır.

Bu, metafizik bir ispat değil; Tanrı’ya, dolayısıyla kiliseye küsmüş bir ruh hâlinin ilanıdır.

Nietzsche’nin Tanrı’sı, Hristiyanlığın ahlâkçı, suçlayıcı, zayıflığı kutsayan, hayatı bastıran, acıyı anlamlandıramayan, insanı sürekli borçlu ve günahkâr tutan bir Tanrı’dır.

Yani bu Tanrı, yasasıyla ezen, engizisyonda öç alan bir Tanrı tasavvurudur. Bu Tanrı’ya kırgınlık, anlaşılır bir kırgınlıktır.

“Tanrı öldü” ne demek?!.

Nietzsche : Tanrı yoktur, demiyor; daha çok şunu diyor : Benim içimde yaşatılan Tanrı tasavvuru çöktü.

Bu bir iman inkârı değil, bir iman yıkıntısıdır. Bir anlamda, ben bu Tanrı’yla yaşayamıyorum, diyor.

Nietzsche’nin yaptığı şey, Tanrı’yla kavga etmek değil Tanrı’yı sahnenin dışına itmek.

Çünkü Tanrı’yla konuşmak, O’nunla hâlâ bağ kurmaktır. O’nu öldürmek, bu bağı koparmaktır.

Müslüman her hâl ve kârda O’nunla bağını koparmaz.

  • Yakup ağladı ama Rabbine küsmedi.
  • Eyyub sızlandı ama isyan etmedi.
  • Davut yalvardı ama O’na yüz çevirmedi.

Onlar, acılarını Tanrı’ya arz ettiler; Nietzsche ise acıyı Tanrı’dan kopardı. Bu yüzden onun çığlığı güçlü ama yetimdir.

Nietzsche Tanrı’yı öldürmedi; kırıldığı Tanrı tasavvurunu toprağa gömdü.

Gömülen şeyle birlikte duâ ihtimali, umut da gömüldü.

Bu yüzden Nietzsche’de isyan var ama umut yok; yüksek ses var ama çare yok; onun yeni Tanrısı üst-insan = üstün-insan = Ubermensch; onu da yaratamadı; yaratsaydı, sanırım o da bir frenkenştayn olurdu; çünkü o, merhamete düşmandı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP